MEDİTASYON NASIL YAPILIR? BEN DENEDİM OLDU 😊

Üniversite yıllarımda mistisizm, yoga, spritüal şeyler ya da meditasyon gibi konular, çok dikkatimi çekerdi. Senin de tahmin ettiğin gibi, en kolayı olan meditasyondu. Benim de onu uygulamak işime geldiğinden meditasyonla ister istemez, daha fazla ilgilendim. YouTube kanalımı daha kendi facebook sayfamda yayınlamadığım için arkadaşlarımın haberi yoktu. Ama instagram hesabımdan, çok sevdiğim bir dostum, meditasyondan bahsettiğimi, bir videomdan görünce hem kanalıma abone oldu hem de meditasyon hakkında bir video yapmamı istedi. Ben de fırsat bu fırsat, aklımda kalanları anlatmak istiyorum. Bir kere baştan söyleyeyim meditasyonun da her şeyin olduğu gibi bir sürü çeşidi var. En kolayı oturma meditasyonu olduğu için, ben sana onu anlatacağım.

Hadi başlayalım;

Meditasyon nedir?

Meditasyon kafayı dağıtmak, gerçek hayatın üstüme üstüme gönderdiği sorunlardan uzaklaşmak, ya da biraz ara verip, soluk almak için kaçtığım, sadece bana ait, benden başka kimsenin bilmediği bir yerdeki, sığınma mağaramdır. Bunu sen kendine göre hayal edersin. Nerede en huzurlu ve mutlu oluyorsan, kendini orada gibi düşünürsün.

Mantra nedir?

Benim mantram kocaman beyaz kanatları olan ve melek şeklinde hayal ettiğim, yarı saydam mükemmel bir varlık. Meditasyon yaparken, mağaramda olduğumu ve bu varlıkla kelimeleri kullanmadan, sohbet ettiğimi, onun da benim tüm acılarımı, kolayca pırıl pırıl parlayan bir suyla yıkadığını hayal ederim. Hatta ona bir isim bile verdim, onun adı benim için piyanodaki üçüncü nota olan “Mi” dir. Eğer sen de meditasyon yaparken zihnini kurcalayan, seni rahatsız eden duygulardan kurtulmak istiyorsan, kendine bir mantra bul. Düşünsene, başka kimsenin bilmediği, tanımadığı ve görmediği, sadece senin meditasyon dünyanda yaşayan, bir arkadaşın olacak.

Meditasyon yaparken şu dört meseleye dikkat ederim:

1-      Vücudumun duruşuna,

2-      Sevinçli miyim, üzgün müyüm, kızgın mıyım gibi duygularıma ve bacağım ağrıyor mu, kolum uyuştu mu gibi hislerime,

3-      Geçmişi mi yoksa geleceğimi düşünüyorum diye zihnime dikkat ederim

4-      Saydığım üç şeye dikkat ettikten sonraki ruh halime, buna da dhamma denir.

Yani burada kendimi gözlemlemiş oluyorum. Aslında bunları yaptıktan sonra gerisi, mağaramda geçirdiğim güzel bir 40 dakika oluyor. Ama yine de ben sana ayrıntılarını da anlatacağım.

Öncelikle oturma odamdaki iki metrekarelik krem rengi pamuk kilimin üzerine, bağdaş kurarak oturuyorum. Üzerime tayt gibi rahat, penye bir şeyler giymiş oluyorum. Bacaklarımı birbiri üstüne koymuyorum ama. Bağdaş dediğim bizim Türk usulü gibi değil, uzak doğu usulü. Ellerimi kucağımda açık avuçlar şeklinde tutarım. Biri öbürünün içine koyulacak. Sırtımı beni rahatsız etmeyecek kadar dik tutmaya çalışırım. Gözlerimi de kapatırım.

Kesinlikle hareket etmiyorum. Sadece nefes alışverişimi takip ediyorum. Tek hareket bu olabilir. Ay yüzüm kaşındı, aman ayağım uyuştu yok. Meditasyona başladıysam sabit duracağım.

Bu esnada nefesimi takip ederim, ama kontrol etmem. Sanki başka birinin nefes alışverişini seyrediyormuşum gibi, karnımın iniş çıkışını düşünürüm. İlk beş on dakika böyle geçer, çünkü olurda meditasyon sırasında moralimi bozan bir olay hatırlarsam, hemen bu nefesi izleme olayına geri dönerim. Bunu sana şöyle anlatayım. Kendi karnınla, arkadaşınmış gibi, içinden içinden konuşacaksın. Gülme öyle, ben meditasyonu böyle yaptım oldu. Diyelim ki aklıma akşama ne pişirsem diye bir soru geldi o esnada. Hemen nefes alınca karnımın dışarı doğru şiştiğini, verince de indiğini düşüneceğim. Aklımda sadece karnım nasıl inip yükseliyor bu olacak.

Ben bunu 10 dakika kadar yaparım. Bundan sonra sıra, fiziksel hislerime gelir. Diyelim ki bacağım ağrımaya başladı. İşte şimdi de ağrıyı düşünürüm. Ama şikâyet etmeden yapmam gerek. “Allah belasını versin bu acının, Allah’ım nedir bu çektiğim” diye değil. Sanki başka biri acı çekiyor, ben de yol yapım çalışmasını izleyen amcaymışım gibi bacağımdaki acıya öyle aval aval bakarım. Bakarım dediysem, gözlerim kapalı olacak açıp bakmak yok! İçimden “acı acı acı” diye tekrar ederim, ama bu arada, onun etkisi geçince, aklıma başka bir duygu ya da his gelir, mesela öfke o zaman da “öfke öfke öfke” diyerek, o duygu da bitip, artık çok saçma gelene kadar söylerim. Saçma hissedince de “saçma saçma saçma” diye içimden tekrar etmeyi sürdürürüm.

Bu arada meditasyonun sonuna doğru, eğer kendi kendime içimden “sevgi sevgi” diye ya da “sakin sakin” diye, tekrarlayan ses oluşmamışsa, o zaman mantramın yanına, mağarama hayalimde giderim. Mi’de beni pırıl pırıl parlayan ılık sularla yıkar, beni sevgi ve sakinlikle, huzur dolu bir hale getirir.

Bu hale gelince, gözlerimi yavaşça açarım. Ben meditasyonu 40 dakika kadar, haftada iki üç kere yapıyorum. Ama sen, ihtiyaç duyuyorsan, her gün 15 dakika yap, her gün yapınca daha çok işe yarıyor.

Ne işe mi yarıyor?

Daha sakin oluyorsun, sevmediğin insanlara bağırmaya, kavga etmeye gerek yokmuş gibi geliyor.  Çünkü içinde, konuşa konuşa meditasyon yaparken o duyguları etkisiz hale getiriyorsun. Bu, iyi bir şey mi bilmiyorum. Tamam, “sakin sakin” diye diye sakin biri oluyorsun sonuçta, ama bu seferde sinirlenmen gereken yerde, ebleh ebleh etrafına kalkarken bulma kendini. Her şey kararında güzel. Mesela biri sana vurursa ben meditasyon yapıyorum sakinliğimi bozamam deme, sen de aynı şiddetten bira fazla acıtacak şekilde vur.

Eskiden daha çok meditasyon yapardım, çünkü mühendislik okurken, çok stresli zamanlar geçirmiştim. Ama şimdi pek ihtiyacım olmuyor. En güzeli, seni rahatsız eden, huzurunu kaçıran kişileri, onların yerine daha iyi insanlarla değiştirmek. Hele bu patronsa, el altından yeni bir iş yeri aramak en iyisi. Hiç çekilmez, evlerden uzak olsun! Sonra herkes, nasıl meditasyon yapıp huzur bulurum diye kapı kapı dolaşıyor. Her gün tüm enerjini emen, bir iş ortamına hiçbir derin meditasyon yöntemi kar etmez.

Ha bu arada meditasyonu yıllarca aksatmadan yapanlar şu özelliklere sahip oluyorlar,

1- her şeye karşı atak oluyorlar, girişken, sosyal bir insana dönüşüyorlar

2- azimleri artıyor, her gün kendilerini öyle oturmaya, kıpırdamamaya alıştırınca, başladıkları bir işi kolay kolay bırakmayan insanlar oluyorlar, yani tuttuklarını koparıyorlar

3- yaşadıkları olayları en ince ayrıntısına kadar hatırlamaya başlıyorlar, diğer insanların duygularını, öfkelerini, korku ve sevinçlerini hissedebiliyorlar.

4- çalışırken ya da bir şeyler okurken tek seferde anlayabiliyorlar, iki üç kere tekrar etmelerine gerek kalmıyor.

5- hacı baba gibi bir şey oluyorlar, hani herkesin gidip ona danıştığı, “bizim aklımız ermez hacı baba sen bize yol göster” dediği bir kişiye dönüşüyorlar.

Ama, ben meditasyon yaptım, kaptım bu beş harika özelliği dersen, büyük yanılırsın. Beş tane de yasak var, onlara uyman gerekiyor. Ben uymadığım için bir türlü bu saydığım güzel özelliklere kavuşamadım. Şimdi de yasakları sayıyorum;

1- öldürmeyeceksin, düşünki Budist rahipler meditasyon yaparken, sivrisinek falan gelip vızıldayıp konsantrasyonlarını bozarsa, yeni Budistlerden biri de dayanamayıp şak diye öldürürse diye her yere tütsüler koyuyorlar. Bu yasak Sofi gelenekte de vardır. Öldürmek yok, “ama fareler” diye sorduğunu duyar gibiyim, cevabım şu, fareleri de öldürmek yok!

2- hırsızlık yapmayacaksın. Hatta bulduğun ne varsa öte beri başkalarına vereceksin. Kocan eve geç gelecek diye, onun hakkı olan, son dilim pizzayı da yemek dahil olmak üzere, başkasının mülkiyetine el uzatmayacaksın.

3- tek eşli ya da bekar olacaksın, öyle nerde akşam orada sabah, her çiçekten bal alırım olmaz. Yasak kardeşim! Neden dersen destan okurum sana ama eğer bu sebepten dolayı üçüncü bir kişinin kalbini kırarsan, hayatta Nirvana’ya ulaşamıyormuşsun, benden söylemesi.

4- yalan söylemeyeceksin. Ailecek film izliyor olabilirsiniz ama dış kapıya evde yokuz yazmak hem hırsızların dikkatini çeker hem de meditasyonla asla bağdaşmaz. Ayıp, yalan söylenmez.  Hem hayatının gerçeğini bulmak için meditasyon yapacaksın hem de yalan söyleyeceksin olmaz.

5- rakı, bira, şarap içip içip sarhoş olmak da yasak. Aklını senden alıp götüren hiçbir şeyi ne yiyeceksin ne de içeceksin. Bunlar kişinin doğal haline zarar verdiği için meditasyonun anlayışına ters. Meditasyon yapan delikanlıya votka içmek yakışmaz.

Söyle bakalım sen neden meditasyon yapmak istiyorsun?

SES GÖRÜNTÜDEN ÖNCE GELİYORSA! (MOVİE MAKER) 😱 BEN SİYAH BİR ASLANIM

Tütsü yakmak, metro durağında balık ekmek yemek videomun, tam ortasında bir yerde, sesin anlık bozulduğunu ve sonra tekrar düzeldiğini fark etmiş olabilirsin. O gün, videoyu telefonumla çektim ve montajını yapmak için bilgisayarıma aktardım. Konuşurken duraksadığım, beğenmeyip iki üç kere tekrarladığım yerleri, movie maker da kesip çıkarmaya başladım. Sonra tam yarısına gelmiştim ki bir de ne göreyim! Bir buçuk saniye kadar sesim görüntümden önce geliyor. Yani önce konuşuyorum, sonra elim kolum hareket ediyor. Videoyu tekrar çekeyim dedim, ama yayınlamaya söz verdiğim saatte yetişmesi mümkün değil. Mecbur araştırmaya başladım. Nasıl düzelteceğim, sesi ve görüntüyü birbirinden nasıl ayırabilirim, diye bir sürü makale okudum internette. Sesi videodan ayırsam, bir de görüntüyü tam o bozulan noktada, kesip, bir buçuk saniyelik kısmı çıkarsam, bu iş tamam. Ama Google’dan hep başka başka programların reklamları çıkıyor.

Sonuçta yeni bir programı bilgisayarıma kursam bile, hemen öğrenip hâkim olmam mümkün değil, bir saat kıvrandım nerdeyse, bu arada iyice strese girdim. Arada bir tekrar mı çeksem videoyu diyorum, ama saatin yelkovanı bir baktım, yayın saatine elli dakika gösteriyor. İyice panik olduğum anda, aklıma bir şey geldi:

Movie makerda kaydetme seçenekleri içinde, sadece ses olarak kaydet seçeneği var. Bende videoyu önce mp3 formatında, sadece ses olarak kaydettim. Sonra elimdeki videonun orijinal sesini tamamen sıfırladım, yani sessiz hale getirdim. Daha sonra müzik ekle tuşuna bastım ve sadece ses olarak kaydettiğim mp3 ses dosyasını, orijinal videonun üzerine ekledim.

Tam görüntü kaymasının olduğu yerde, hemen görüntüyü bir buçuk saniye kırptım ve videonun geri kalan kısmında, sesimi görüntümün tam üzerine oturacak şekilde senkronize ettim.

YouTube’a düzelttiğim videonun yüklemesi bittiğinde, yayına sadece 10 dakika kalmıştı.

Böyle teknik bir aksaklıkta ne yapacağımı biraz stresli bir yolla öğrenmiş olsam da, bu küçük meseleyi halletmenin verdiği başarı duygusunun benim üzerimde, karakterimde yaptığı değişiklikler anlatmakla bitmez.  Ama ben, yeni bir şey öğrenmeyi ve uygulamasını yapmayı tavsiye etmek adına, yine de birkaç temel noktayı anlatacağım. Sonuçta ben kendi kazandıklarımı anlatacağım, belki senin de işine yarar, belki sen de heveslenir, yeni bir şey öğrenirsin diye konuşacağım.

Öncelikle böyle bir sorunun üstesinden yardım almadan, tek başıma geldiğim için bana çok iyi geldi. Video YouTube’a yüklenirken, ben sanki kendimle bir barış anlaşması imzalıyor gibiydim.

İçim neşeyle doldu ve daha özgüvenli, bilgiç bir insana dönüştüm. Senin de görmüş olduğun gibi omuzlarım dikleşti ve daha emin adımlarla yürümeye başladım. Sabah, bir sihirli değnek olsa da şu kaymış video görüntüsü düzelse, diye düşünürken akşamüzeri pembe, sarı, simli büyü yıldızlarının, benim kendi ellerimdeki, sihirli değnekten geldiğini görmek, kendime olan saygımı artırdı.

Sonra dayanamayıp bu başarıyı kocama, babama ve ablama da anlattım. Bir de baktım onların da bana saygısı artmış, şimdi bana daha iyi davranıyorlar. Bazı YouTube videolarımla, dalga geçenler bile videolarımı daha dikkatli izleyip, bana saygılı mesajlar yazdılar.

Bir de baktım kocam bulaşıkları yıkıyor. Önceden ne bu mutfağın hali falan derdi. Şimdi sıvamış kolları bana yardım ediyor. Demek, bir iş başarınca, etrafımdaki insanlar, eksiklerimi de görmemeye hatta onları kendi üzerlerine almaya başlıyorlar.

“Aslan yelesinde bit aranmaz!” derler ya öyle bir şey, burada aslan ben oluyorum ama yelelerim siyah benim. Ben siyah bir aslanım. Demek ki ne kadar çok başarılı olursam, o kadar çok haklı olacağım 😊 bu da acımasız gerçeklerden biri.

Şimdi videoları daha korkusuz yapabilirim, yani bu alanda yaşam standardım yükseldi diye düşünebilirsin. Ses ve görüntü mü kaydı, hop düzelttim bile. Daha iyi videolar yapmak için yeni fırsatlar oluşuyor demektir.

Artık daha fazla seçeneğe ve seçme hakkına sahipmiş gibi hissettim.

İşte böyle, yeni bir şey öğrenmekten kazandığım bir şey varsa, o da daha iyi iş yapabilen ve aklı daha iyi çalışan biri olmak. Bazen yaşadığım aksiliklere bile şükrediyorum. Çünkü o zaman, aklım bir çözüm bulmak için, çalışmaya başlıyor. Düşünsene, böyle bir aksilik yaşamasaydım, nasıl düzelteceğimi de öğrenmeyecektim.

O yüzden kendime, tek başına bir iş yapmak özgürlüğünü ve hata yapma hakkını verdim. Çünkü okulda hep öğretmenin verdiği kitabı okuyorduk, ama yanlış yaptığımızda sınavdan düşük not alıyorduk. Ben yanlış cevapladığım her soruyu doğru cevaba giden bir yeşil merdiven gibi hayal ettim. Üstelikte korkuluklarına sarmaşıklar sarılmış, en tepesi bulutlara uzanan, her basamağında en sevdiğim abur cuburları bulduğum, çok eğlenceli bir merdivendir bu.

Kendim yapmayı öğrenince, her şeyi öğretmene sormama gerek kalmaz, kitabın kaçıncı sayfasındaydı bu, diye aramak zorunda da kalmam. Ben bilgisayarla ilgili, teknik makaleleri okumayı sevmesem de, sorunu çözmek için, yani bir amaçla okumak, bana yeni bir bilgi öğretti. Normalde hayatta gidip de merak etmem yani, sesi videodan nasıl ayırırım diye.

Doğal olarak, hayat bana bir anne gibi davranıyor. İhtiyaçlarım için çalışırken, zevkli de olsun istiyor. Eziyet çekmemi, çok yorulmamı değil. İşte bu yüzden, aklımdaki işle, istediğim işin aynı olmasına karar verdim diyelim. Yani sadece aklıma baksam, kesin doktor olmaya çalışırdım, çünkü iş bulamadım diye bir sorun yok, bütün doktorlar harıl harıl çalışıyorlar, ama sadece canımın istediğini yapsaydım da çalışmazdım, yan gelip yatardım. İşte, öyle bir iş buldum ki hem gece gündüz çalışıyorum, ama yorulmuyorum, hem de mutluyum. İşte bu, hem akla hem de isteklerime uygun.

Doğanın kurallarını bozmaya hakkım yok. Ben de başka her kişiye zor gelebilecek bu her gün video çekme işini yaparken, doğal ve yapay hareketlerimi, gerekli ve gereksiz mimiklerimi, akla uygun yeni bilgileri kullanmayı, videoyu yayınladıktan hemen sonra da, bir gün daha, görevimi yerine getirmiş olmaktan dolayı, duyduğum mutluluğu, bol bol tattığımı gördüm. O zor işleri ve yorucu fikir bulma aşamalarını, dinç bir yürekle, günlük hayatımın bir parçası haline getirdim. Böylece ruhum sağlamlaştı.

Artık teknik sorunları da çözmeyi öğrendiğime göre daha da çok çalışabilirim. Sen de bana yardım edersin, nasıl mı? Hakkında video yapmamı istediğin konular varsa yorum olarak yaz, bilgim olan ya da araştırıp öğreneceğim konuyu tabii ki kendi tarzımda seve seve anlatırım. Yeni şeyler öğrenmeye bayılırım. Bu aynı mağazadan yumuşacık bir pijama alıp, bebek şampuanıyla yıkandıktan sonra bu pijamayı giyip uyumaya benziyor. Video hazırladıktan sonra kendimi böyle hissediyorum.

Sevgili dostum kanalımı takip etmeyi hatırla ve yaşamdaki her zorluk, senin için avantaja dönüşsün.

FİLMİN SONUNU SÖYLEYEN ADAM! KABİLE YAŞAMINDA GÖZDAĞI VERMEK

Zengin mi zengin bir adam incire bayılırmış benim gibi. Hizmetçisi her sabah ona bir ahşap kâse dolusu taze, tatlımı tatlı mor renkli incirler getirirmiş. Bir gün bu zengin adamın malikanesinden beyaz önlüklü, tombul hizmetçisi, bir elinde mor incirlerle dolu ahşap kâse, diğer elinde önlüğünün ucu merdivenlerden çıkmış ve üzerinde hala bordo renkli robdöşambr olan, kahvaltısını edip, gazetelere göz gezdiriyor haldeki zengin adamın oturduğu oymalı kakmalı koltuğun sağ tarafındaki sehpanın üzerine bırakmış. Rahatsız etmemek içinde parmaklarının ucuna basa basa geldiği yoldan geri dönmüş. Adam iri mor incirleri görünce gazetesini katlamış ve dünyada sadece iki örneği bulunan Afgan halısının üzerine fırlatmış. Dolgun ve mor bir incir seçmiş kendisine, sonra tadını çıkarmak için küçük bir lokma ısırmış. Ama ne olmuş dersin?

Burnuna incirin enfes ferahlatıcı, serin kokusunu bastıran yabancı bir koku var. Hım neye benziyor, neye benziyor, hah bal kokusu bu, diye düşünmüş. Hemen bir araştırmadır başlamış zihninde. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. Neredeyse her gün incir yerim ve yabancı bir koku burnuma gelmez. Bu sefer neden böyle oldu acaba? Diye düşünmeye başlamış. Çok merak edince de aşağı inmiş ve incirlerin toplandığı bahçeye gitmek için hazırlanmaya başlamış. Mükemmel incirler üzerindeki bu yabancı kokunun sebebini, kaynağında aramaya kararlıymış. Fakat efendisinin hazırlık gürültülerini duyan hizmetçi, yine tek eliyle önlüğünün ucundan tutarak hızlı hızlı yukarı çıkmış ve giyinme odasında bahçe için uygun kıyafetler seçen efendisini oldukça telaşlı görmüş. “Efendim av tüfeğinizi hazırlamıştım ancak sizi ava gider gibi değil başka bir iş için hazırlanırken görüyorum.” Demiş. Zengin adam “bugün daha önemli bir işim var, incirler var ya onlarda bal kokusu hissettim. Bahçeye gidip sebebini araştıracağım.” Demiş. Beyaz önlüklü hizmetçi kadın buna gülmüş ve: “boşuna zaman kaybetmeyin efendim, bahçeden bizzat kendi ellerimle topluyorum, sizin için. Bu sefer kullandığım ahşap çanak bal için kullandığımız ahşap çanaktı. Koku buradan geliyordur efendim.” Demiş. Adamın canı çok sıkılmış, çünkü araştırıp kendisi bulmak istiyormuş, hizmetçi kadın işin tüm büyüsünü bozmuş. Araştırmanın dedektiflik yapmanın tadı kaçmış. Halbuki ne güzel tüm gününü doldurabileceği bir araştırma konusu bulmuştu. “Hadi be sende, araştırma keyfimi mahvettin, ama ben genelde araştıracağım” demiş ve üzerini giymeye devam etmiş. Gerçekten de bahçeye gitmiş, bütün meyve ağaçlarını kontrol etmiş ve her zaman yanında taşıdığı not defterine incir ağacına hangi tür koku salan böcek ve kuşlar konar, incirdeki bal kokusunun çiçeklere konmak isterken yanlışlıkla incirlere konan sarı siyah çizgili pijamalı arılarla bir ilgisi var mı, acaba hizmetçi önce bala dokunup sonra incirlere mi dokundu diye aklına gelen bütün ihtimalleri dolma kalemiyle ve en güzel el yazısıyla yazmış. Gerçeği hizmetli baştan söylemiş olmasına rağmen kendi çıkarttığı sonuçları daha inandırıcı bulmuş. İşte böyle ben de bu araştırmacı zengin adam gibi hiçbir şey kazandırmadığını düşündüğün işlerle ince ince uğraşıyorum. Çünkü ben kendimi bildim bileli her şeyi çok renkli düşünüyorum. Senin çok sıkıcı bulduğun bir metni aklımda adeta çizgi filme dönüştürüyorum.

Sana anlattığım bu hikâye beni seve seve bir şeylerin ardına düşüren kuvvetli mi kuvvetli tutkuyu gösteriyor. O yüzden okuyacağım kitabın ya da seyredeceğim filmin sonunu söylerse biri ona sinir olurum. Ama böyle en heyecanlı yeri başta söyleyip tadını çıkaranların bir bahanesi vardır aynı anlattığım hikayedeki gibi; “ama boşuna vakit kaybetme diye söyledim. “Derler. Daha fazla kızarsam da bu sefer: “senin bu yaptığın su içmek çok tatlı oluyor diye, su içince rahatlıyorsun diye sıtma tedavisi olmayı reddetmeye benziyor.” Derler.

Evet, öyle belki, ama tedaviyi reddetme hakkım da var değil mi? Var diye biliyorum. Ben bu zengin adamla aynı fikirdeyim. Ne gerek var bu kadar ince düşünmeye diyenler de var. Efendim öğrenmek, okumak, araştırmak en azından başlangıç aşamasında ne karın doyurur ne de seni daha sağlıklı yapar. Ama benim gibi insanları mutlu eder mi eder. O yüzden lütfen okuyacağım kitabın sonunu söyleme, izleyeceğim filmin en heyecanlı yerini anlatma.

Bir de senin iyiliğin için demezler mi ona kalırsa başlarında yelpaze gibi askeri şapkalarıyla İspanyollar da fethettikleri kıyılarda yaşayan yerli halka aynısını söylemişler. Olaylar şöyle gelişmiş;

İspanyol askerleri büyük büyük donanma gemilerinden soylu ve tüyleri parlayan atlarının üzerinde her birinin belinde güneş ışığını parıl parıl yansıtan çelik sivri uçlu kılıçları olduğu halde beyaz üniformalarıyla yerli kabilelerin yaşadığı karaya ayak basmışlar. Karşılarına çıkan herkese dillerini anlasa da anlamasa da kendilerini övmeye başlamışlar. İşte biz çok barışseveriz, uzak ve yorucu fırtınalı tufanlı denizleri cesaret ve koca yürekliliğimizle aştık da efendim bugüne bugün biz Kastilya kralı bu karaya gönderdi de Kastilya kralına da yetkiyi Papa verdiği için tüm kara parçalarına İspanyolların ayak basması Tanrının isteğiymiş de eğer buradaki yerli halk İspanyollara destek verip onları kabul ederlerse pek iyi davranacaklarmış da kimsenin burnu kanamayacakmış da. Neyse yerlilerde bunları boş gözlerle dinlemiş ve ne istediklerini sormuşlar.

Bir elleri hali hazırda kılıçlarında olan İspanyol askerlerinin başındaki komutan şunları söylemiş:

“Uzun ve zor bir yolculuktan geldiğimiz için karnımız aç, yiyecek istiyoruz, bir de kesinlikle zengin olmak için falan değil, bazı ilaçların içine kattığımız için altın istiyoruz. Hım unutmadan bir de tek tanrıya inanmanızı ve o tanrının da biz İspanyolların tanrısı olmasını istiyoruz, gerçekten bu sizi düşündüğümüz için, en doğru tanrı bizim tanrımız çünkü, hem bunları kabul etmezseniz işler iyice karışacak. Bunları istiyoruz işte, bakmayın öyle canım, çok mu şey istiyoruz?” demiş.

Yerli halkın kabile reisi ise şunları söylemiş, “siz beyaz adamlar, barış severiz biz diyorsunuz ama belinizdeki güneşi parıl parıl yansıtan, ucu sivri kılıçlarınızla savaşmaya hazır görünüyorsunuz, Kastilya kralına gelince, eğer bizden altın istiyorsa, bu onun fakir hatta yoksul olduğunu gösterir, Papa ise savaş çıkmasını istiyor olsa gerek, çünkü kendisinin olmayan toprakları Kastilya kralına vermek bu toprakların asıl sahibi olan bizim kabilemizle kavga etmek demek. Açsınız madem verdiğimiz yiyeceklerden yiyin, tanrı heykeli yapmakta kullandığımız altınlar dışında Kastilya kralının muhtaç olduğu altınları alabilirsiniz. Hiç çekinmeyin, çünkü altın yaşamak için gerekli bir malzeme değil, bütün isteğimiz rahatlıkla ve güzellikle yaşayabilmektir. Sizin Tanrınıza gelince, iyiliğimizi düşündüğünüz için teşekkür ederiz ama bunca zaman inandığımız kendi tanrılarımızdan vazgeçmeyiz. Ayrıca sadece dostlarımız ve tanıdıklarımızdan öğüt dinleriz. Bir de bizi korkutmaya çalışıyorsunuz ya, durumunu, gücünü bilmediğiniz yerli kabilelere meydan okumak hiç de akıl karı değildir. Velhasıl buralardan bir an önce çekip gitmeye bakın, biz silahlı ve yabancı kişilerin ne dürüstlüğüne ne de şaşaalı sözlerine inanmayız. Çekip gitmezseniz de işte şunlar gibi olursunuz.” Demiş ve sağ elinin işaret parmağıyla şehrin her yerinden görünebilen ve İspanyollardan önce bu karaya ayak basmış silahlı ve yabancı kişilerin kesilmiş başlarının asıldığı ağaç dallarını göstermiş.

İspanyollar geri dönmüş mü bilmiyorum. Ama birisi filmin en heyecanlı yerini anlattı diye bu kadar kızmaya gerek yok. Sen de anlattığım İspanyollarla ilgili olan bu sonu şiddet dolu hikâyeyi dinledin ve birinci hikayedeki zengin adamın sinirlenmesine gerek olmadığını benden daha iyi gördün. Seninle konuştukça kendi kendimi ikna ettim. Söz kızmayacağım, söyle kitabın sonunu ve filmin en heyecanlı yerini.

Şimdi de sen anlat bakalım,

Bir şeyi merak ettiğinde araştırarak kendin mi öğrenmek istersin yoksa hemen kolayca biri cevabı sana söylesin mi istersin? Eğer sen karaya basmış İspanyol askerlerinden biri olsaydın, yerlileri ikna etmek için onlara neler anlatırdın?

ROMA’DA TUVALET TAŞLARI VE KARAYİPLİ PUERTO RİCO

Bugün sana dün olan siyasi mi ekonomik mi anlamadığım ama benim için ilginç olan Puerto Rico ile ilgili bir haberi anlatacağım. Sonra da bugün hiçbir şeyi saklayamadığımız dünyaya göre eskiden nasılmış bir hikâye ile göstereceğim.

Karayip denizi var ya, canım bir de az ilerisinde Kuzey Atlas okyanusu olan Karayip denizi, masmavi böyle, görsen için açılır. İşte tam bu suların birleştiği yerde dış işlerinde Amerika Birleşik Devletleri’ne iç işlerinde ise özerk yani güya canı ne isterse onu yapan bir ada varmış, Adı da Puerto Rico. Zenginliği ve güzelliği başına bela olan bir küçük adaymış burası. Hep istila etmişler bu kıyıları. Kimler mi?

İspanyollar, efendime söyleyeyim Fransızlar, Almanlar en sonunda da Amerikalılar ele geçirmiş. Günler aylar yıllar geçmiş. Bu ağaçlarından yemişler sarkan sıcacık kumları ve kanı kaynayan insanlarıyla küçük adanın son valisinin skandal konuşmaları ortaya çıkmış.

Ama konu çok ayıp, söyleyemem. Neyse söyleyeyim yoksa tadı tuzu kalmayacak videonun. Valinin adı Ricardo Rossello. Valla baya da yakışıklı görünüyor. Yani yüzüz gözü düzgün ama ortaya çıkan konuşmalarında hem kadınlara hem de eşcinsellere ağza alınmayacak laflar etmiş.

Dün internete bir baktım, her yerde bu adamcağızın geriye taralı siyah saçları, derin mavi yeşil gözleriyle, şık takım elbiseli hâllerinin fotoğrafları hemen yanında da istifa etmesini isteyen delirmiş, çılgın gözleriyle protesto edenlerin oluşturduğu kocaman kalabalık.

Kalabalık diyor ki istifi et,

Ricardo diyor: olmaz

Politikacılar diyor ki: istifa et

Ricardo diyor: olmaz

Niye istifa etmiyorsun Ricardo? Diye soruyorlar.

Adam diyor ki:

Ben yasa dışı bir iş yapmadım ki, sadece uygunsuz bazı sözler söyledim. Hatta daha da üstüme gelirseniz, pişmanım derim olur biter. Ne alaka istifa yani.

Bunun üzerine kafaya koymuşlar. Adamı kesin istifa ettirecekler ya. Bak kardeş elimizde başka konuşmaların da var, onları da ortaya çıkarırız ha, diyorlar. O da diyor ki; çıkarın lan ne çıkaracaksanız ortaya, ben de size valiliği kaptıracak göz var mı! Elinizden geleni ardınıza koymayın diyor.

İşte bak bu da belediye başkanıyla yaptığın konuşma diye kahverengi maun ofis masasına, şak diye bir yığın kâğıdı bırakıyorlar. Ricardo kağıtları eviriyor, çeviriyor, bir de ne görsün! Bunu hayatta pişmanlıkla açıklayamaz. Belediye başkanı gıcık olduğu gazete muhabirlerini atıyorum XYZ medyadan Ahmet muhabire, VYZ medyadan Mehmet muhabire sinir olduğunu, onları bir eline geçirse bir kaşık suda boğacağını söylemiş. Ricardo‘da bir an bile düşünmeden “iyi olur, bana büyük iyilik yaparsın, bıktım bu muhabirlerden” demesin mi?

İşte bu bardağı taşıran son damla olmuş. Bu arada küçücük Puerto Rico adasındaki tüm insanların bir kısmı sokaklara dökülmüş mü? Hatta etraftaki diğer adalardan da gelip gelip protestoya katılmışlar mı?

Roberto, istifa! Roberto, istifa! Diye bağıra bağıra küçücük adanın her sokağını özelliklere valilik konağının olduğu caddeyi çınlatıyorlarmış. Son bir çare olarak Robertonun esmer güzeli, bal renkli saçlarıyla biricik karısı içinde Ahmet ve Mehmet’in de olduğu bir basın toplantısında medyanın karşısına geçmiş. Şunları söylemiş:

“Yapmayın, etmeyin! Benim kocamın yüreği temiz, vallahi çok pişman, o ailemize de bana da tanıdığımız tüm kadınlara da çok iyi davranır. Benim kocam yapmaz bir daha, söylemez öyle şeyler, bana söz verdi.” Demiş.

Tam ortalık biraz sakinleşmiş kalabalıklar dağılmaya başlayacak ama bizim Roberto rahat duramamış. Hemen karısının elinden mikrofonu kaptığı gibi, kendi konuşmasını yapmaya başlamış:

“İçerde de dışarıda da beni sevmeyen, sorun çıkaranlara karşı çalışmalarım devam edecek, eğitime, sağlığa ve alt yapıya önem vereceğim. Protesto edenler kadar beni sevenler de var canım. Ben zamanla onlarında beni sevgiyle kucaklayacaklarına inanıyorum. “Demiş ve kadıncağızın onu kurtarmak için son hamlesini de boşa çıkarmış.

İşte böyle, dün tüm dünya haberlerinin birinci sırasında bu olay vardı. Tıklanma oranları çok yüksekti. Dünya tarihinde belki milyon kere farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda olmuş olayları böyle anlatmaya bayılıyorum. Abarttığımın farkındayım, bile bile yapıyorum. Bu arada sinirlenince ağzından çıkanı duymaz insan, Ricardonunda hep en öfkeli zamanlarındaki konuşmalarının dökümünü ortaya çıkartmışlar.

Ne yalan söyleyeyim ben de biraz öyleyim. Sakinken aklı başında biri gibi konuşurum. Kimseyi kırmam üzmem ama damarıma basıldı mı üüüf! Peki senin damarın ne? Benim ki açığa çıkmasından en çok korktuğum özelliklerim, alışkanlıklarım. Roberto da valiliği böyle bir sebeple kaybetmeyi hem duygusal hem de psikolojik olarak istemiyor zahir. Yöneticilik yapmış, söz sahibi olmuş insanlarda böyle davranışlar çok olur. Mesela kutsal roma imparatorlarından Maximilian kendine göre sakladığı, hal bu ki hepimizde insani olarak var olan özelliklerini biri görecek diye ödü koparmış. Roberto gibi de yüzü gözü düzgün yakışıklı bir adammış. Ama o güne kadar gelmiş geçmiş, heykelleri yapılmış, porselen gibi ciltleriyle bir tarihe adını yazdırmış tüm roma hükümdarlarından büyük bir farkı varmış bizim Maximilian’ın. Roma da felsefi konuşmaların hatta önemli devlet işlerinin görüşüldüğü tuvaletlerin olduğu bilinir. İşte istisnasız tüm roma imparatorları, bu tuvaletlerde, bizim kullandığımız klozetlere çok benziyor zaten hem kakalarını yaparlarmış hem de yaverlerinin getirdikleri önemli evraklara imzalarını atarlarmış. Ya da danışmanlarıyla karşılıklı hem tuvaletlerini yapar hem de devlet işlerini görüşürlermiş. Neden peki? Tabii ki vakit kaybetmemek için. Onların bizim gibi tuvalette instagram görseli sürükleyecek vakitleri yokmuş zahir. İşte bizim bu Maximilian en yakında olan hizmetçisine bile asla tuvalete gittiğini bile belli etmezmiş. Çişi geldiği zaman bir bahane uydurur ortadan kaybolurmuş. Herkesten en uzaktaki tuvalete gider ve kapısını iki üç kere kilitledikten sonra da kontrol edermiş.

Banyo yaparken de durumu farklı değilmiş. Maximilian hamamın içinde kendisi için dört tarafı kapalı bir kutu yaptırmış. Hasta olsa bile, muayene olmak için vücudunu doktora hiç göstermemiş. Öyle bir ihtimal ortaya çıkarsa aynı kızlar gibi utanıyormuş.

Doğruya doğru, doktora gitmekten vazgeçtiğim sırf bu sebeple benim de çok olmuştur. Ama Maximilian işi öyle bir abartmış ki bir gün etrafındaki tüm danışman ve yaverlerini odasına çağırmış. Kendisi tahtında oturuyor, üzerindeki beyaz keten, kol ve yaka ağızları sırma işlemeli elbisesine elindeki bir salkım mor üzümden sular damlaya damlaya yerken şunları yazdırmış:

“Vasiyetime şunları eklemenizi emrediyorum. Ben öldüğüm zaman gözleri bağlı, beni asla görmeyecek bir adam bana pijama giydirsin! Yazın bunu vasiyetime.” Demiş.

Maalesef günümüzde hangi vasiyeti yazarsak yazalım, insanı kendi keyfine bırakmıyorlar. Roberto da Puerto Rico’daki arkadaşlarıyla yaptığı sohbeti saklayamamış. Maximilianın tuvalete girip kapıyı kilitlemeyi unutması kadar acıklı görünüyor.

Peki sevgili dostum, senin açığa çıkmasından rahatsız olduğun konular neler?

Porto Ricodaki protestolar hakkında sen ne düşünüyorsun?

Maximilian öldükten sonra gerçekten gözleri bağlı bir adam ona pijama giydirmiş midir?

NEDEN KİTAP YAZMAK İSTEMİYORUM? (ŞİMDİLİK) İTİRAF EDİYORUM

Ben öldükten sonra, insanlar benim hakkımda konuşmaya devam etsin, yani bu dünyaya bir iz bırakayım, ama beğenmediğim, görünmesinden utandığım tüm çirkinliklerim, kusurlarım ve zayıf yanlarım, toprağın derinliklerine gömülsün, onları kimse görmesin. Evet, evet, istediğim tam anlamıyla bu.

Yani bugün, kendi hayat hikayemi anlatan, bir kitap yazacak olsam, utandığım hiçbir şeyi anlatmayacağım. O da böylece, yalan bir kitap olacak, en azından eksik bir kitap olacak. Kitapta ne kadar mükemmel olduğumu anlatıp, kendimi pohpohlayacağım, kendimi sizlerin görmenizi istediği şekilde, iyi, mutlu, sevimli ve çok akıllı göstermeye çalışacağım. Kurnazlık yapacağım, iki yüzlü davranacağım, ama size dürüst olmaya söz vereceğim. İç dünyamda hissettiğim korkularımı, örtbas edeceğim, hakkınızdaki gerçek düşüncelerimi de sizin gözünüzden, saklayacağım ve kendimi tutamayıp, birkaç sayfaya karaladığım gerçek düşüncelerimi, yazdığım kağıtları, ne kadar katlayabiliyorsam, o kadar katlayıp, siyah bir cam şişeye koyup, bulabildiğim en ağır taşa bağlayıp, büyük okyanusun, en derin noktası olan Mariana çukuruna atacağım. 

İşte bu yüzden basitçe ve kaygısızca yapılabilecek, bu kitap yazma işi, benim için gururumun karıştığı bir mücadeleye dönüştü. Ben de vazgeçtim, en azından erteledim.

Eğer bir gün kendimi, bu duygularımın üzerinden gelebilecek kadar dikkatli ve uyanık hissedersem, içimdeki önlenemez, kendini olduğundan farklı gösterme duygusuna karşı, zırhlı bir asker gibi savunmada kalabilirsem, kendimden bahsettiğim bir kitabı da yazabilirim.

Bunun için çok cesur olmak gerekir. Diyelim ki kendime söz verdim ve ne olursa olsun, doğruları ama sadece doğruları yazmaya, yemin ettim diyelim. Aklım ne kadar, “bak, bu olay öyle olmamıştı” dese de kendini savunmaya geçen kişiliğim, hemen hayallerinde kendini yüce ve tertemiz gösterecek, bir kendine yalan söyleme makinesi olarak ortaya çıkar.

Kendime söylediğim yalanlar, aynı yılanlara benzer. Yılanlar nerede yasar? Taşların kayaların altında, karanlıkta, en koyu gölgeli yerlerde olur onlar. Yalanlar, daha çok görünüşte çok cesur olan, açıkça söylenen, çok büyük sansasyon yaratacak, itirafların arkasına gizlenirler. Öyle insanlar vardır. Hepimizin gözünü fal taşı gibi açan, kocaman itiraflar yaparlar.

İtiraf ediyorum, burnum, dudaklarım ve kirpiklerim estetik ama başka hiçbir şey yaptırmadım gibi.

Bu şekilde yapılan çok sert ve beklenmedik itiraflar, belki de çok daha büyük ve derin bir sırrın gizlenmeye çalışılmasından ortaya atılmıştır. İtiraf, her zaman arkasında, bir zayıflığı ve utancı saklar. O yüzden mümkün olduğunca, abartılı bir şekilde yapılır. Mesela rüşvet verdiğini, herkese itiraf eden biri, aslında verdiğinden, kat kat fazlasını rüşvet olarak aldığını, kimsenin duymasını istemiyor olabilir.

İtibarını kaybetmek, seninle dalga geçilmesi, herkesin üstüne gülmesi, öyle katlanılmazdır ki, bununla ilgili bir şeyin, duyulmasındansa, en çirkin ve korkunç kusurlarını itiraf edersin.

Mesela son derece saygın, edebiyat dünyasının zirvesinde, gayet yakışıklı ve şık giyimli Hasan Bey, hep gerçekleri söylemesiyle tanınmasına rağmen, çocuk sahibi olamadığını, herkesten saklamak ister. Bu onun için utanç vericidir. O yüzden, etrafındaki herkese, aslında bir zamanlar iki çocuğu olduğunu, fakat büyük bir aşkla sevdiği eşini kaybettikten sonra, onları maalesef bakım evine terk etmek zorunda kaldığını anlatır.

Çok cesaret isteyen bir itiraf değil mi? Hatta ne kadar çok tepki alır düşünsene. Ama Hasan Bey kısırmış, çocuğu olmuyormuş demelerinden, iyi geliyor bu adamcağıza. Hem de arkadaşları onu teselli etmeye çalıştıkça, ya da çocuklarını bulup, onlara tekrar kavuşması için destek olmaya çalıştıkça, asla çocuk sahibi olamayacağı gerçeğini gizlemiş oluyor.

Bir evin büyük gelini, küçük gelinine değer vermez mesela, ne demlediği çayı beğenir ne de yaptığı keki beğenir. Hatta ona kötü davranır. Ama bunu itiraf etmektense, kendisini beceriksizlikle, kendini beğenmişlikle ve aşırı titiz olmakla suçlamayı tercih eder. Böylece ustalıkla asıl itiraf etmesi gereken konuyu saklayabilir.

Bence bir insanın, gerçekten kendisi hakkında, hiç saptırmadan doğruları söylemesi, bu dünya da gerçek adaleti, hürriyeti ve kusursuzluğu bulmak kadar imkansız bir şey. Gerçeği ama sadece gerçeği, güvenebileceğimiz şekilde, bize söyleyen bir organımız yok çünkü. Beynimiz hayallerle, kalbimiz duygularla yaşayıp gidiyor.

Bunda hafızamın da etkisi var. Aynı olayı mavi bir elbisenin içindeyken hayal edip, sonra kırmızı bir elbiseyle düşününce, olay bambaşka yerlere gidiyor. Bir de hatıraları birbirine karıştırıyorum. Çünkü hafıza, kan akış hızımızdan bile etkilenen bir şey. Çocukluğumdan beri, olup biten her şey, sanki akıp giden zaman nehrinin, dibindeki çakıl taşları gibi. Zaman nehri aktıkça, bu taşlar birbirine sürtünüyor, yontuluyor ve cilalanıyor. İlk hallerinden çok farklılar. Artık hiçbir anı ilk olduğu haline benzemiyor. Kendi aralarında bir düzen kurmuşlar, böylece beni gün içinde rahatsız etmeyecek, ihtiyacım olduğu zamanda işime gelen şekilde ortaya çıkardığım malzemeler haline gelmişler.

Yani hepsi bozulmuş, üstelik her gün de yeni yeni olaylar olup, bunların üzerini kapatıyor. Eski anılar yenilerle değişiyor. Hatta bazen bir olayı, tam tersi olmuş gibi hatırladığım çok olur benim. İlkokul 3. Sınıftayken, arkadaşımın yeşil, ortasında beyaz çizgisi olan silgisini, onun haberi olmadan kullanmıştım, ama daha sonra, sanki o benim silgimi benden habersiz kullanmış gibi hatırlamaya başladım. Muhtemelen içimdeki soylu Pınar, kendisine öbür türlüsünü yakıştıramadı.

Genç bir film yıldızı, daha internet ve görsel medya çok yaygın olmadığı zamanlarda, güzelliğiyle dillere destan olmuş. İstanbul’da yaşıyormuş ve Türk sinemasının göz bebeğiymiş. Gel zaman git zaman, onun hakkında çok güzel, esmer bir kadın olduğu haberi, Moskova’da yaşayan zengin bir iş adamının da kulağına gitmiş. Adama şunu söylemişler “film yıldızı çok güzel, mavi tüllü elbisesi içinde tam bir peri kızına benziyor, kaşları ve kirpikleri çok belirgin, burnu küçük ve dudakları kalın, boyu kısa ama zarif bir kadın.” Demişler.

Adam günlerce, kadının nasıl göründüğünü hayal etmeye çalışmış, ama bilgiler çok yetersizmiş. Oldukça esmer bir yüz ve Arap kadınları gibi iri gözler hayal etmiş, zenci kadınların dudakları gibi kalın, ama gül rengi dudaklar düşünmüş, saçlarını bal rengi ve kadının başını kask gibi saracak biçimde kısa hayal etmiş. Eğer iş için tekrar Türkiye’ye giderse, mutlaka bu starın oynadığı filmi, görmeye gidecekmiş. Adam her gün, film yıldızını düşünmeye devam etmiş. Artık kadının, tam aklındaki gibi görüneceğine kendini inandırmış. Sonra gerçekten de bir iş için İstanbul’a gittiğinde, Süreyya sinemasında gösterilecek filme, starı yakından görebilmek için en önden biletini almış. Ama tamamen, farklı bir görüntüyle karşılaşmış, kadının esmerliği cilt renginden değil, beline kadar uzanan dalgalı siyah saçlarından geliyormuş, gözleri tahmin ettiğinden çok daha büyükmüş ve dudakları, kopkoyu kırmızı bir rujla boyalıymış.

Film bitmiş, adam Moskova’ya geri dönmüş, ama eski hayaliyle yeni hayali birbirine karışıyormuş şimdi. Kadın, saçları açık ve koyu kahverengi karışık, omuzlarına kadar uzunlukta, beyaz tenli, ama siyah gözlü bir kadına dönüşmüş.

Aradan yirmi yıl geçmiş ve bu, Moskovalı iş adamının, tekrar işleri sebebiyle İstanbul’a gelmesi gerekmiş. O da işlerini bitirdikten sonra, taksiye atlamış ve yine Süreyya sinemasına gidip, bir film izlemeye karar vermiş.

Ne olmuş dersin? Aynı kadın sinema yıldızının filmiymiş, ama aradan geçen yirmi yıl, kadını oldukça değiştirmiş. İş adamı onu tanıyamamış bile. O zaman hatıralarına güvenmemesi gerektiğini de öğrenmiş olmuş.

Sadece kendim hakkında, yazmaktan çekinen ben değilim bu arada. Kendi resmini yapan ressamların da çoğu, kendilerini oldukları gibi çizmemişler. Belki de o gördüğümüz milyar dolarlara satılan portrelerdeki insanların, gerçek halleri çok farklıdır. Belki adamın burnu kocaman, ama kendini yakışıklı çizmiştir falan.

O yüzden kendimi iyice tanıyınca, kendime dürüstçe bakınca, kendi en karanlık köşelerime, içimdeki tüm taşların altındaki, kıvrım kıvrım kıvrılan yılanları bulunca, kendi okyanusumun en derinlerine inince kendimle ilgili bir kitap yazacağım.

NEDEN YOUTUBE KANALI AÇTIM?

Hem okullara gideceksin dirsek çürüte çürüte hem de diplomana güvenmeyeceksin öyle. Hem bir işte çok iyi olacaksın, uzman dediklerinden, hem de her şey hakkında az da olsa bilgin olacak. Kendine çok güveneceksin, istediğin her şeyi başarabileceğine inanacaksın, ama diğer insanları aşağılamadan yapacaksın bunu. Her gün amacına doğru emin adımlarla yürüyeceksin, hırsla, azimle çalışacaksın, ama elindekilere de şükredeceksin. İşini çok ciddiye alacaksın, ama kendinle dalga geçebileceksin.

Ah bu hayat, her birimize ne oyunlar oynadı. Zor mu zor işin açıkçası, yine de güzel.

Geriye dönüp baktığımda, başarılarımın arkasında annem ve babam var. Hep yanımda oldular ve ne olursa olsun bir gün başaracağıma inandılar. Geriye dönüp baktığımda başarısızlıklarımın da arkasında annem ve babam var. Ne zaman yeni bir şey yapmaya karar versem, beni korumak için başıma gelecek zararları anlattılar, birçok güzel girişime izin vermediler. Onları bırakıp gitmemden korktukları için “ya evleneceğim adam kötü biriyse” diye bile korktular. Onlardan uzaklara gittim, ama evlendiğim adam, dünya tatlısı bir insan çıktı.

Youtube kanalı açmayı istediğimi söyleyince, önce etrafımdaki birkaç kişi destek oldu. Bazıları boş gözlerle baktı, çünkü onları hiç ilgilendirmiyordu, bazıları da sakın yapma dediler, ya kimse izlemezse. Bu son bahsettiğim insanların bazılarıyla, savaş boyalarımı sürüp, kamuflajımı giyip, büyük bir mücadeleye girdim. Ben barış ortamını çok severim, ama gerektiğinde de savaşmasını bilirim. Çünkü huzurlu yaşamak istiyorsam, huzursuz eden her faktörle mücadele etmek birinci görevim. O yüzden kanalımın kapak resmine zeytin dalı ve savaş okları resmi eklemeye karar verdim. Hem savaşırım hem de barışı severim.

Önce bundan iki yıl sonrasını hayal ettim. Birçok güzel videolar yaptığımı, yüzlerce kitap okuduğumu gözümde canlandırdım. Sonra bir sürü hazırlık yaptım, mesela bir yaka mikrofonu sipariş ettim, video çekimi ve düzenlemesiyle ilgili bir sürü yazı okudum, videolar izledim. Her gün video hazırlayabilecek miyim diye plan yapmaya başladım. Çünkü iki yıl önce aklıma bu fikir gelmesine rağmen, süreci devam ettiremediğim için kendimi geç kalmış hissediyordum. İki yıl önce videoları hazırlamamın önünde, kendi iç sesimden başka bir engel yoktu. O korkutan ses, kamera ve benim aramda oturmuş, geçit vermiyordu. “Olmaz! Ya izlenmezse ya saçmalarsan…” deyip duruyordu. O yüzden bir arpa boyu yol bile ilerleyemiyordum.

Sussam gönlüm razı değildi, söylesem içimdeki ses sözümü dinlemiyordu! Bir yandan kendi üstüme çok gitmeyeyim, insan kendi kendiyle savaşır mı?” diyordum, ama öbür yandan da zaman, akıp gidiyordu ve çok bilen bu iç ses, başka bir yol da göstermiyordu.

Dese ki “video çekme, ama diplomanın gerektirdiği mesleğini, mühendisliği yap” ona da tamam diyeceğim. Ama yok, onu da demiyor. İki arada bırakıyordu beni.

Böyle bir durumda ne yapmalıyım?

Nasıl kendimi ikna edebilirim?

İşte tam bu sorular artık gece gündüz aklımda dolaşmaya başlayınca, iç sesime şunu söyledim: gel bu işi seninle yapalım, yok mu diyorsun, öyleyse sen karışma, hiçbir işin ucundan da tutma, ben yaparım,” ama yok, ona da “hayır deyip engel olurum, video çekmemen için her şeyi yaparım” mı diyorsun, o zaman da sana rağmen yaparım.

Sonuçta benim hedefim, aklımı ve ruhumu geliştirirken keşfettiklerimi, tüm dünyayla paylaşmak, eğer bana yardım edersen, bu işin sonunda birlikte başarmış oluruz. Aslında bana yardım etmesen bile, ben tek başıma da yapabilirim. Daha da ötesi, seni bu işin tamamen dışında da tutabilirim. Duydun mu beni! Ben bunu yapacağım. İki yıl sonra yapmış olduğumu, bir sürü videolar hazırlamış olduğumu göreceksin. Şimdi, hemen tarafını seç! Benimle misin, yoksa sana benzeyen iç seslerle beraber, bana karşı savaşacak mısın?

Bu benim YouTube için hazırladığım on birinci video, her gün aynı şekilde kendime cesaret vermek, işime yarayacak mı göreceğim. Benimle birlikte her izleyen de görecek. Bazen gücüm tükenecek, her zaman istediğim gibi görünmeyeceğim, özgüvenimin düşük olduğu, yorgun ya da hasta olduğum günler de olacak. Bakalım bu işin sonu nereye varacak. Galiba en çok da bu bilinmezlik hoşuma gidiyor. O yüzden yüzme öğrenmeye çalışmak gibi. Havuzun kenarında tutuna tutuna ilerlemek, bırakırsan hemen boğulacağını zannetmek gibi. Olsun çok heyecan verici, o yüzden video çekmeye devam edeceğim. Her geçen gün, yeni bir şey öğreniyorsam, kendimi geliştiriyorsam neden işe yaramasın ki!

Kendi kendime evde kitap okuyup, bir sürü deftere özetler çıkarsam, bunları biriktirsem, ne işe yarar ki. Günlük hayatıma aktarmadıktan sonra! Her videoda yeni bir şehre gitmişim gibi ilginç, yeni bir meslek öğreniyormuşum gibi heyecanlı bu iş. Tam maceraperestlere göre. Şimdi o kadar defter, anlamlı hale gelmeye başladı.

Bir sürü hikâye var anlatılacak, bir sürü mekân var tasvir edilecek, bir sürü sosyal ve asosyal alan var gösterilecek. Evet kabul ediyorum, amatörüm. Ama her an hevesle yeni bir videonun hazırlığına girişmek için bundan daha iyisi var mı?

Geçen yıl durumum tam bir trajediydi. Mevsimler olabildiğince dışarıda güzeldi, ama ben evde kendi halimde ne yapacağım diye düşünüp duruyordum. Ne yazın uçuşan kelebeklerinin ne denizin ılık maviliğinin tadı vardı. Kış desen, tam bir felaketti, çünkü annem hasta olmuştu. Yıl içinde üç kere de ev değiştirince, adeta hayatım kabusa dönmüştü. Hal bu ki annemin hastalığını saymazsam diğerlerinin hepsinden milyon malzeme çıkacak anılar. Ama bunu görecek gözlerim ve hissedecek kalbim yoktu sanki. Mecbur olduğum için yapıyordum her şeyi. Hayat ödevler veriyordu, yapıyordum bende, görevlerin tutsağı olmuştum adeta. Çay demlenecek, demliyordum, kitap okunacak okuyordum, kahvaltı edilecek ediyordum, evi su basmış tahliye yapılacak yapıyordum. İyi iş çıkarıyordum ve yazdığım yazılar gerçekten güzeldi. Ama bu yazıları kullanabileceğim yer yoktu. Metin yazarı arayan ufak tefek içerik firmaları da sürekli reklam yazısı yazdırmak isterler, bilirsin. Benim yazılarım onların da kullanamayacağı türden, kişisel şeylerdi.

Ama sonra tüm boş vermişliğimle, bu seferde tam tersi bir durum oluştu. Olup biten her şeyden eğlenmeye başladım. Yazmayı bıraktım. Video hazırlayıp youtube da yayınlama fikrini falan unuttum. Hayat ne içindi? Tamamen eğlenmek! Yatağımı bile toplamadan, uyanır uyanmaz doğanın içine attım kendimi, güldüm eğlendim.

Bir süre sonra içimde derin bir huzursuzluk hissettim. Ben ne yapıyorum böyle? Onca emekten sonra hayatım böyle mi devam edecek? Hiç öğretici de değil, sanatsal da değil yaşamım. Böyle yaşlanıp ölecek miyim yani, dediğim bir zamanda, önceki karamsar halimin çalışkanlığıyla, bu eğlenmeyi birleştirmek geldi aklıma. Youtube videoları hazırlama fikri de böylece geri dönülemez bir şekilde başlamış oldu.

Sadece eğlenmeye odaklanınca şunlar oluyor:

1-      İnsan o anın içinde kayboluyor. Ne geçmiş var o anda ne de gelecek. Diyelim ki elinde bir bardak çay var. Tek gayen, o çaydan alabileceğin maksimum lezzet oluyor.

2-      Diyelim ki bir fıçı dolusu şarabın var, sırf eğlence olsun diye, ziyan etmek pahasına, içine atlarsın, kadeh yoksa sorun değildir, ellerinle de içersin.

3-      Bir sürü anı biriktirirsin. Kahkahalarla gülmenin ve uyku zamanı geldiğinde gözlerini kapar kapamaz uyumanın tadını çıkarırsın.

4-      Anlatmaya vakit bulamadığın heyecanlı bir hayat hikayen olur.

Buna karşılık ciddi ciddi yazı yazıp, hayatın sana verdiği görevleri mecbur olduğun için yapınca şunlar oluyor:

1-      Küçük şeylerin en ayrıntılı hallerini düşünürsün. Haftalık pazar alışverişini düzenlersin mesela, kaç tane domates kalmış buz dolabında ve pazar gününe kadar yetecek mi yetmeyecek mi diye hesap yaparsın.

2-      Tertemiz kadehlerin vitrinde durur, ama bir yudum şarap bulamazsın. O ciddiyet içinde şaraba ulaşmak için mücadele vermen gerekir. Bir gün bulacağın umuduyla her gün kadehleri parlatırsın.

3-      Yaşamadığın ama okuduğun şeyleri gerçekten olmuş gibi yazabilirsin. Bu yapamadığın şeylere özlem duymaktan dolayı oluyor.

4-      Bol bol hayallerinde olay uydurur, can sıkıntısından yeni icatlar yaparsın. Karton kutudan kalemlik yapmaya çalışırsın mesela.

İşte ben de böyle iki durum arasında bir sarkacın üzerindeydim sanki. İki koşulu bir araya getirince adeta aydınlandım. Şimdi hem yazabilirim hem anlatabilirim hem de eğlenebilirim. Her anın sonuna kadar tadını çıkarırım, akla hayale gelmez maceraları yaşayabilir, yaşayamazsam hayalini kurabilirim, vicdanımı rahatsız edecek olayları, içimde kurgularım, dışımda bambaşka bir insan olabilirim. Aynı zamanda da tüm hayatımı olduğu gibi de paylaşabilirim. Yaşlandığımda da bir restoranın dış mekânında, ağzımda meyve suyu pipetiyle, hayatımın macera dolu anlarının şerefine, bir ziyafet çekerken, kendimi girdiği tüm savaşları kazanmış, bir komutan gibi hissedebilirim.

Önceden olmasına inanmadığım şeyleri, denemeye karar verdim. Bir video çekersem, kimsenin izlemeyeceğiyle yüzleşmek, belki de tam tersine izlemesiyle yüzleşmek istedim. Galiba yapacak daha anlamlı bir uğraş da bulamadım.

Tüm olumsuzlukları, olabilecek felaketleri söyleyen iç sesimin karşısına, cesurca çıktım ve şunları söyledim: “videolarımı hor görebilirsin, tarih, başarılı olma umudumun tersini gösterdiğinde, ben sana demiştim diyebilirsin, tüm çalışmalarımı inkâr edip emeklerimi yok sayabilirsin. Yapamayacağın tek bir şey var: beni yeniden öldüremezsin.”

Bazen, o kadar çok plan yapıyorum ki, plan yapmaktan, düşünmekten, bir türlü harekete geçemiyorum. O zaman anlıyorum ki aslında hemen bir şeyler yapsam çok başarılı olacak, çünkü en büyük engellerimden biri de başarma korkusu.

Bugün Youtube’a bir video koyup, yarın başarılı olamayacağıma göre, yani arada geçen zaman beni başarısız göstereceğine göre, hiç başlamamak en iyisi gibi görünüyor. Ayrıca başarılı olacağımın da garantisi yok, o yüzden bu aşamada hem kendi içimden gelen destek hem de senden gelecek destek çok önemli. Devam edebilecek gücü istiyorum. Sonra o güçle, düşünmeyi ve planlamayı bir kenara bırakıp, yeni bir video daha hazırlamaya başlayabilirim. Çünkü yaşam, sadece ama sadece harekete geçenlere kupayı verir.

Bu arada çok gezen kahverengi bir tavşan, sürekli yatıp uyuklayan altın yeleli bir aslandan daha kısmetlidir.

Bir de eğer bir şeyi yapmak istiyorsam, kendimi zor tutarım. Bir kartalın yüksek yerlerde yaşayıp, bir tavuğun kümese ihtiyaç duyması gibi bir durum. Eğer kartala tavuk gibi davranırsak, onu uçamaz hale getiririz. İşte böyle bir kartal da nasıl olmuşsa olmuş, yaşlı bir kadının evinin önüne konmuş. Kadın da onu alıp bahçe çitine iple ayağından bağlamış. Sonra da “yazık şu zavallı kuşa, yabani yerlerde uça uça ser sefil olmuş, en iyisi mi bir güzel temizleyip, bakımını yapayım zavallı kuşun” demiş. Biraz kanatlarından kırpmış, iş pençelere gelince zorlanmış, ama nihayet onları da kesmiş. Böylece kartal, bundan sonra ne uçabilmiş ne de avlanabilmiş. İşte bu hikayedeki gibi beni de güya iyilik olsun diye, bir işe başlamaktan vazgeçirmeye çalışanlara mutlaka direnmeliyim. Maazallah kanatlarımızı kırpar, tırnaklarımızı keserler sonra.

Benim kuşağımda gördüğüm bazı yetiştirilme hataları var. Onları mutlaka kendi üzerimde düzeltmem gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi bağımlılık hissi, anneye babaya ya da eşe karşı, kendi isteklerinden vazgeçecek kadar itaatkâr olmak, kartalın sağ kanadını kırpıyor gibi düşün. Diğer bir konu da sanki sevdiğim herkes, güvendiğim herkes, hayatımın sonuna kadar benim yanımda olacaklarmış gibi davranmak. Bunu da benim yaşıtım insanlarda çok görüyorum, bu da kartalın sol kanadından biraz kırpmak demek. Hal bu ki bir gün sevdiğim ve güvendiğim insanların hiçbiri olmasa da ayakta kalabilecek, güç ve güvene zaten sahip olmalıyım. Fikir danışmak çok güzel, diğerlerinin aklından yararlanmak da ama diğerlerinin vereceği kararları, kesin doğru zannetmek! İşte bu da zannederim, kartalın pençelerini zorla kesmek oluyor!

Mesela elini keser diye çocuk, büyüyene kadar, yani artık çok geç olana kadar, eline bıçak vermezler, geç de olsa annemin bana yemek yapmasını, evimi toplamasını beklemek yerine, bunların hepsini doğal olarak, zaten kendim yapabiliyor olmalıyım. Yapamasam da aynı lezzette olmasa da nasıl yapamadığımı görmeliyim.

Videoları da eğer çekemezsem, nasıl çekemediğimi öğrenmiş olacağım, değil mi?

Sen neler yapmak isterdin?

Çok istediğin ama yapmaya cesaret edemediğin işler var mı?

APOLLO 11 VE YEŞİL UZAYLI

Bugün sana Apollo 11 projesinin, benim renklerle ve hayallerle dolu zihnimde ne demek olduğunu ve senin daha önce hiç duymadığın, ama zannederim aya ayak basanların şahit olduğu bir hikâyeyi kendi tarzımda anlatacağım.

Millet aya gitti biz hala yaya gidiyoruz sözü, Apollo 11 projesi yani, Neil ve Buzz’un aya ayak basması olayı ile hayatımıza girdi. Haklı bir söz mü? Bana kalırsa sonuna kadar haklı. Çünkü ben ne zaman Google Türkiye trendlerine baksam, dizi isimlerinden başka bir şey görmüyorum. Ama Amerika Birleşik Devletleri diye ayarları değiştirdiğimde bambaşka sonuçlar ortaya çıkıyor. Tamam onlarında Kim Kardashian gibi anlamsız konuları top yaptıkları oluyor ama en azından Apollo 11 de bol tıklama alan konulardan biri. Hal böyle olunca tabii ki millet aya gitti biz hala yaya gidiyoruz sözünü hala kullanıyoruz. 

Yaklaşık 22 saat boyunca ayda gezen Neil ve Buzz önce bir saat kadar beraber gezmişler ama sonra biri sağa öbürü sola doğru gitmeye karar vermiş. Neil etrafta gri, kahverengi toz topraktan başka bir şey bulamamış ama yine de yürümeye devam etmiş. Buzz ise sol tarafa yürüdükçe yürümüş ve bizim şu yeşil uzaylı fenomen dostumuzla karşılaşmış. Bakmış bu saçma sapan danslar yapıyor, bir gün bu çok izlenir trend olur diye düşünmüş ve tam bu yeşil uzaylı garip gurip, eğri büğrü dansını yaparken videoya çekmek istemiş. Ama astronot kıyafetinin cebine bir bakmış maalesef video kamerası yok, o zamanlar akıllı telefonda olmadığı için maalesef yıllarca hepimiz yeşil uzaylı dansından mahrum kaldık biliyorsun. Sonra ay yüzeyindeki turuncu kayaların arasından bizim bu yeşil uzaylı dostumuzun annesi çıkmasın mı? Gelmiş tuttuğu gibi kulağından bu çılgın dansçının “çocuğum ben sana öyle hareketler yapmayacaksın demedim mi, senin daha kemiklerin büyüme çağında, öyle yapa yapa eğri büğrü kalacaksın diyerek hırpalamış. Bunu gören Buzz hemen yanlarına gitmiş. Aman hanım efendi neden çocuğunuza böyle böyle davranıyorsunuz biz dünyadan, özgürlükler ülkesinden geliyoruz, bizim oralarda böyle gelecek vaat eden çocuklar hemen değerlendirilir, YouTube da fenomen olur vallahi demiş. Bunu duyan yemyeşil ama güzel uzaylı kadın:

“Aman sen de binlerce yıldır televizyonlarımızdan izliyoruz gezegeninizi, ayrıca daha YouTube falan yok, o zamana kadar benim küçük oğlum çoktan büyümüş olur, ben eğri büğrü evlat istemem, hem sizin gezegeninizdeki anneler de üç ile altı yaş arasındaki çocuklar kör, topal ya da şaşı taklidi yaparak oyun oynarlarsa, hemen onları azarlıyorsunuz. Çünkü iç güdüsel olarak bir şeyi taklit ede ede alışkanlık haline geleceğini, hatta gerçek olabilme ihtimalini biliyorsunuz. O yaşlarda beden çok esnektir ve eğer yanlış bir hareket çok tekrarlanırsa, büyüdüğünde yapısal hale gelir. Allah muhafaza bacakları çapraz kalır öyle. “Demiş. Vaktiniz varsa size bir kahve ısmarlayayım diye de eklemiş. Bizim Buzz hemen cebinden uzay telsizini çıkarmış, bir-ki üç merkez-merkez-bir ki üç Neil, Neil orda mısın ses ver dostum, bir ki üç merkez. Demiş ve küçük bir ziyarette bulunacağını, eğer canı sıkılırsa uzay aracına dönebileceğini, kendisi de bir saat sonra geleceğini söylemiş.

Uzaylı yeşil kadın son teknolojiyle donatılmış evinin kapılarını göz retinası okuma sistemiyle açmış ve kulağından tuttuğu küçük yeşil uzaylıyı içeri fırlattıktan sonra Buzz’u içeri davet etmiş. Kırmızı bir düğmeye basar basmaz bol köpüklü yanında sade lokumuyla Türk kahvesi ve birer küçük dolu su bardağı önlerinde belirivermiş. Kadın başlamış anlatmaya, “Ay, ne iyi oldu geldiğiniz, bir canım sıkılıyordu ki, arada bir başka galaksilerden gelenler olur ama pek vakitleri olmaz. Pek iyilerdir, sizden iyi olmasınlar.” Demiş. Hüüüp diye birer yudum aldıktan sonra devam etmiş;

“Ben oğlumun dans etmesine karşı değilim, sadece bale varken, tango varken niye böyle şeyler yapıyor anlamıyorum! Geçtiğimiz iki bin yılda televizyondan Roma da olan iki olay beni çok etkiledi, o zamandan beri çocuğum için çok endişeleniyorum.” Demiş, Buzz merakla ne görmüş olabilirsiniz ki, anlatın demiş ve hüüüp diye kahvesinden bir yudum daha almış ve lokumdan da ağzına bir tane atmış. Yeşil kadın devam etmiş.

“Celius büyük beyaz sütunlar arasında oturan, ellerinde mor üzüm salkımlarıyla felsefe konuşmaları yapan Roma soylularına dalkavukluk eden bir adamdı. Ama bir gün bu işten çok sıkıldığını biz ekranlarda izledik ve nasıl hem karnını doyurup hem de bu dalkavukluk işinden kurtulurum diye düşünmeye başladı gizli gizli, işte tam bu esnada aklına bir fikir geldi. Eğer kendisini sultanlara layık bir hastalığa tutulmuş gibi gösterirse, soylu Romalılar, onun bunca yıllık emeklerinin karşılığında karnını doyurmaya devam ederler ve böylece dalkavukluk etmesine de gerek kalmaz diye düşündü. Böylece kendisine nekris bugünkü bilinen adıyla gut hastalığını seçti. Biz de merakla bu işin sonunu izlemeye koyulduk.

Etrafındaki herkes ona inansın diye gittiği her yerde, bacaklarını ovdurdu, sonra da yalandan da olsa sargı bezleriyle sarınıp sarınıp gezdi. Nekrisli hasta nasıl olursa onu öyle gerçekmiş gibi taklit etti. En sonunda, bizim Celius, kendini nekrisli zannetmeye başladı mı? Bir süre sonra da gerçekten gut hastası oldu. Hasta görünme taklidini, o kadar iyi yaptı ki gerçekten hasta oldu.

Birkaç dünya yılı sonra da yine Roma’da adamın biri, o dönemin yönetiminin katı cezalarından kendisini koruyabilmek için, önce kılık değiştirdi, saçları uzun ve sapsarıydı, kısacık kestirdi ve rengini de değiştirmek için ceviz suyuyla yıkayıp, açık kahve, kızıl tonlarına döndürdü, beyaz keten Roma kıyafeti yerine, sıradan köylülerin giydiği, adi ketenden yapılmış kıyafetler giydi. Ama bu da ona yetmedi. İşi sağlama almak istedi, tek gözünü sardı ve sanki bir gözü körmüş gibi yaşamaya başladı. Sonra Roma yönetimi biraz kontrolleri gevşetince o da şehirden olabildiğince uzaklaştı ve artık gözünü açmanın sargıları çıkarmanın vaktinin geldiğine karar verdi. Ay dünyalı komşum, ne oldu dersin? Adamın gözü artık gerçekten görmüyor mu? Vallahi biz de çok şaşırdık, yani yakalansa da Roma mahkemelerinde yargılanıp aslanların önüne atılsa bu kadar şaşırmazdık. Görme duyusunu kullanmaya kullanmaya o göz görmeyi unutmuş, adamın vücudu tüm gününü diğer gözün daha sağlıklı olması için seferber etmiş. Açık kalan gözü, iyice büyümüş ve şişkin bir hale gelmişti. Tabi bu işin fiziksel kısmı, bir de psikolojik tarafı var. Sende de öyle olmuyor mu komşum, üzgünüm dersen üzgün, mutluyum dersen mutlu olmuyor musun?” demiş. Bizim Buzz biraz düşünmüş, sonra gözlerini kısıp şunları söylemiş:

“Aslında ben bir oyun oynarsam ve bu oyun gerçek olmasa bile iyi taklit yaparsam, gerçeğe dönüşebilir. Bu sadece nekris hastası taklidi yapmakla, tek gözün körmüş gibi bir tanesini sarmakla ya da çocukların hasta gibi davranmasıyla ilgili değil ki, senin de dediğin gibi, çok faydalı işler için de kullanılabilir. Ben kullanıyorum. Yaşamak istediğim bir olayı, yaşamışım gibi hem kendime hem de sana anlatabilirim. O duyguları öyle gerçek hissettirir ve hareketlerimi öyle gerçeğe uygun yaparım ki! Mesela biz uzaya geleli neredeyse dört gün oldu, canım bir çikolatalı pasta istedi anlatamam. Ben de bir yandan hem ayı keşfettim hem de her adımım da çikolatalı pastayı zaten yemişim gibi mutlu mutlu, kakaonun kokusunu hissede hissede yürürdüm. Yeseydim ne kadar mutlu olacaksam o kadar mutlu oldum.” Demiş. Tabii bu arada kahveler bitmiş, bizim Buzz misafirliğin kısası makbul bana müsaade deyip kalkınca uzaylı yeşil kadın buzdolabında çikolatalı pasta var, yedirmeden hayatta bırakmam demiş. Buzz saatine bakmış, çok geç kalmış, uzay gemisindeki arkadaşları onu bekliyormuş. Kalamayacağını söyleyince uzayı yeşil kadın “dur o zaman bir saklama kabına koyalım da yanına yolluk götür bari demiş.” Plastik iki yandan kitlemeli küçük bir saklama kabına küçük bir dilim çikolatalı pasta koyup alel acele Buzz’un eline tutuşturmuş. Buzz elindeki pastayı uzay gemisindeki diğer astronotlarla paylaşsa kendine bir lokma bile kalmayacak, ne cimri kadınmış diye düşünmüş, en iyisi mi gitmeden önce yolda yiyeyim demiş. Ama saklama kabının kapağını açar açmaz çikolatalı pasta yer çekimi olmadığı için boşlukta sabit hızla yol almaya başlamış. Bir iki el hareketiyle Buzz pastayı yakalamaya çalışmış ama nafile. Yorgun ve kaybolan pastanın üzüntüsüyle gemiye geri dönmüş. Dünyaya iner inmez gidip çikolatalı pasta yiyeceğim diye kendine söz vermiş. Ama ne çare ki, 22 saat boyunca ayda dolaştıkları, oradaki tozlara topraklara bulandıkları için geri döndüklerinde aydaki mikroplar dünyalılara bulaşır diye 21 gün karantina altında tutulmuşlar mı? Zavallı Buzz 21 gün daha çikolatalı pastanın hayaliyle yaşamış. Ama ondan sonra hayatının sonuna kadar hep buzdolabında çikolatalı pasta bulundurmuş.

Bu hikâye de burada bitmiş.

Şimdi sıra sende dostum, Apollo 11 senin dünyanda hangi renklere boyalı?

Ayda bir yaşam üssü kurulsaydı gidip yerleşmek ister miydin?

Yeşil uzaylı dansı yapmadığım için hayal kırıklığına uğradın mı?