İNGİLİZCE ÇEVİRİ YAPMANIN KURALLARI VARMIŞ, HİÇ BANA GÖRE DEĞİL!

Yaklaşık iki yıl önce İngilizce kitap okumak için İngilizce öğrenmek istedim. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Gerçi hala da öyle. Kimisi diyor kelime ezberle, kimisi diyor konuşma paketi al. Tabi benim amacım okuduğumu anlamak olunca, durum biraz daha farklı oldu. Çünkü bu durumda gramer ve kelime ağırlıklı çalışmak daha anlamlı hale geliyordu. Her işte olduğu gibi gramer çalışma işinde de canım çok sıkıldı ve tarzan gibi, kelimesi kelimesine çeviriler yaparak, bilmediğim bir kelimenin sözlükteki ilk anlamını altına yazarak iyi kötü basit hikaye kitaplarını anlıyor hale geldim. Ama bir sorun var. Ben nereden baksan günde bir kitap okuyorum, bu bloğa başladığımdan beri de her gün en az 1000 kelimelik bir makale yazmayı alışkanlık edindim. Sen de biliyorsun, özel bir konuya bağlı kalmadan her gün için yeni bir içerik oluşturuyorum. Hal böyle olunca da gramerce basit, İngilizce hikaye kitaplarına ayırdığım vakit azaldı. Her gün sadece bir paragraf kelimesi kelimesine çeviri yapmakla yetiniyorum. Ondan da verim aldığımı söyleyemem. Daha doğrusu pek ilerleme görmüyorum İngilizce seviyemde.

Dil de pek çok beceri gibi ancak bir insanın gerçekten ihtiyacı varsa edinebileceği bir yetenek. Düşün ki tüm Türk dilinde yazılmış kitapları sonrasında da Türki Dillerde yazılmış olanları bitireceğim de, okuyacak kitap kalmayınca ihtiyaçtan İngilizceyi öğrenmeye mecbur kalacağım. Ömrüm yeterse neden olmasın. Tabi ki ipin ucunu bırakmıyorum ama çok da üstüne düşecek vaktim olmuyor. Okumam gereken o kadar çok kitap var ki.

Çeviri yapmakla ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum: İyi bir çeviri yapmak için önce okuduğunu anlamak, sonra da anlaşılır şekilde yazmak gerek. Ne kadar orijinal metine sadık kalmaya çalışırsa çalışsın, çevirmen mutlaka anladıklarını kendine yakın kelimeleri kullanarak aktarıyor. Duygusal bir çevirmen “ak sancak” diye çevirirken, daha nesnel bir çevirmen “beyaz bayrak” diye çevirebiliyor. Aslına bakarsan iki söz öbeği bana farklı hissettiriyor. Bu sadece iki kelimenin yan yana gelmesinde böyleyse, kim bilir koskoca romanlarda, düşünce yazılarında ne değişik sonuçlar ortaya çıkarır.

Bu bir mecburiyet, tutup da çevirmene “burada beyaz bayrak dediğinden emin misin sanki ak sancak daha şık durdu” gibi bir şey söylemeye hakkımız yok. Hatta bunun bir tık ilerisi şu: Burada orijinal metin oldukça açık renkli kumaştan imal edilmiş bir çubuk üzerine asılmış tekstil parçasından bahsediyor denebilir. Bu ilk bakışta bana korkunç gelmişti. Biz birbirimizi anlamıyorduk. Aynı renkten, aynı eşyadan bahsetsek bile hepimizin dili, o nesneye yüklediğimiz anlam ve duygular farklıydı.

Ben de İngilizceyi ya da başka bir dili bilmediğim için kendimi kötü hissetmemeye ve olayı sabit gramer kurallarından çıkarıp, kelimelere, kelimelerin kökenlerine getirmeye karar verdim. Yaklaşık iki ay önce İngilizce öğrenmek diye bir yazı yazmıştım. O yazıdaki fikirlerim aradan bunca zaman geçip ben neredeyse 10 kitap daha okuduğum için oldukça değişti. Bilmediğin kelimeler ortaya çıktıkça, Türkçe kaynak yeterli gelmedikçe mecburen İngilizcesinden araştırıyorsun ve istesen de istemesen de 3-5 kelime daha öğreniyorsun.

Çevirmen olmanın en önemli şartlarından birinin kendi yorumunu katmamak olduğunu bir çok blog yazısında görüyorum. Özellikle de çevirmenlik firmalarının doğrudan kendi sitelerinde. Bunun çevirmenin ödevi olduğunu söylüyorlar. Bu kadar imkansız bir görevin yerine getirilemeyeceğini bile bile kendilerine böyle bir sınır koymuşlar. Aslında çok korktukları çeviri araçlarının yerlerini almasına böylece zemin oluşturmuş oluyorlar.

Kutsal kitapların Türkçeye çevrilmiş hallerinde bu farklar çok bariz görünür.

Bunu iyi bir şey olarak görüyorum çünkü edebi eserlerin tamamında hem çevirmenlerinin her birinin ayrı anlayışlara sahip olduğunu hem de okuyucuların, okuduklarından anladıklarının farklı olduğunu gösteriyor. Hepimiz kendi kafamızın içindeki renklerle, kendi dünyalarımızda yaşıyoruz.

Diyelim ki İngilizce bir makale çeviriyorsun, kuralları varmış;

  • Anlatımı basitleştirmek yok.
  • Diyelim ki orijinal cümle basit, o zaman da karmaşık hale getirmek yok.
  • Eğer makale akıcı bir dilde yazıldıysa sen de akıcı bir dilde çevireceksin.
  • Eğer makale ağır bir dille yazıldıysa, eski kelimeler varsa için de sen de eski Türkçe kullanacaksın gerekirse.
  • Eğer makalede ne söylendiğini anlamadıysan sen de anlaşılmaz bir cümle yazacaksın!

Bu son kural benim için bardağı taşıran son damla oldu. Yok artık dedim. Yani ben olsam oraya hemen kural mural tanımam “Sevgili okuyucu, ben bu cümlede ne demek istemiş yazar anlamadım, o yüzden orijinal cümleyi dipnot olarak düşeyim, belki sen bir yerden ne demek istediğini bulursun.” diye yazarım. Saydığım ilk dördüne zaten katılmıyorum, çünkü %100 uygulanmaları zaten mümkün değil. Son söylediğim kural da öncekilerle çok ters. Sen anlamadın diye o cümleyi neden anlaşılmaz hale getiresin ki!

Böylece sen de benim neden çevirmen olmadığımı anlamış oldun. Bu kuralları ya da benzerlerini bana öğretmeye çalışsalar bunları söyler kesin çeviri bürosundan kovulurdum.

Bir de filmlerin çevirileri var işte bu kurallara uymak zorunda bırakılmış zavallı çevirmenlerin yaptığı. Bakıyorsun filmin konuşma metinlerine sadık kalacağız diye Türkçedeki hiç bir ünlem kullanılmamış. Sürekli dostum hitabıyla konuşan oyuncular, aaa, ooo, diye verdiğimiz tepkileri, hey diyerek geçiştiriyorlar. Böylece zamanla kullanılmaya kullanılmaya “pekiyi” kelimesi ölüyor. Onun yerine her şeye okey diyoruz. Şimdi bir de like işareti var her yere uyuyor zaten.

Bir dilden başka bir dile yapılan her çeviri, mutlaka hem okuyanın hem çevirenin gözünde değişimden değişime uğrar. Bazen anlam daha yakın olur bazen de uzaktan yakından hiç ilgisi olmaz.

Sen beni bilirsin, her zaman yanılma payı bırakırım ki bunun çok faydasını gördüm. İşte böyle, çok kararlı konuştuğum konularda bile, sakinleştikten sonra bu kararlılığımın yerini derin bir şüpheye bıraktığını itiraf ediyorum.

Bugün sana ne kadar çok kitap okuduğumu söyleyip övündüm, çevirinin nasıl anlıyorsak öyle yapılmasının bir sakıncasının olmadığını söyledikten hemen sonra da belki teknik olarak öyle değildir diye görüşüne sundum, film çevirilerinde aşırı kuralcılığın kelimeleri yuttuğundan şikayet ettim, bu kuralların aşağı yukarı ne söylediğini de madde madde yazdım.

Eleştirilmemek için, böyle çeviri mi olur diye üstüme gülünmemesi için çeviri defterimi saklıyorum. Bir gün sadece seninle paylaşacağım.

SORGULAYICI, BABAM SAĞ OLSUN!

Bir konuya ne kadar önem verdiğimize göre fedakarlık gösteririz. Bugün verdiğin önemi nasıl artıracağını düşün. Tabi ki bir de neyin önemini artırmaya değer, onu da düşün.

Sorgulamakla ilgili sohbet etmek istiyorum. Etrafımdaki herkes çocuklarına sorgulayıcı düşünceyi öğretmeye çalışıyor. Evet, hatta soru soran çocuğun akıllı çocuk olduğunu düşünüyoruz. Hatta adeta bizim çocuğumuz genel eğitim ve öğretimin içinde kalıp tek tip olmasın diye, bir sürü farklı eğitimler aldırıyoruz. Piyano kursuna gönderiyoruz, resim kursuna gönderiyoruz, yüzme eğitimi aldırıyoruz. Bunları en beğenmediğimiz devlet okulu bile bir ebeveyn gelip sorsa salık veriyor, çocuk ne kadar çok yönlüyse o kadar iyi diye düşünülüyor. Ama öbür yandan da çocuk bir türlü kendi istediğini yapamıyor. Çünkü tüm bu çok yönlülük içinde bile çocuğa kendi fikrini soran yok. Büyükler onu nereye sürüklerse oraya gidiyor. Bunun en bariz örneği, hepimizin de başına gelen okulda kara tahtaya öğretmenin dersi kendi bildiği şekilde yazarak anlatması ve bizim de bunu aynen defterimize geçirmemizdir. Mecbur defterine yazacaksın çünkü sınavda bunun aynısını soracak, konuyu öğrensen bile, doğru anlasan bile kendi anladığın şekilde soruya cevap verirsen kabul edilmez. Aynı öğretmenin anlattığı gibi cevap vermen lazım. 2+3=5 yazmışsa tahtaya sen sınavda 3+2 diye rakamların yerini değiştirsen olmaz.

Abarttığımı düşünebilirsin ama benim aynen bu mantıkla puanlama yapan bir üniversite öğretmenim vardı. Kitapta ne yazıyorsa sınav kağıdında da onu görmek isterdi. Eğer böyle öğretmenlerin rüzgarına kendini bir kere kaptırırsan, hapı yuttun demektir. Çok önemsemeden geçecek kadar ezberlemek en doğrusu, tabi o okulu bitirmek zorunda hissediyorsan kendini.

Ben de zaten aynen dediğim gibi geçecek kadar ezberledim sınavı verdim ve kendimi kütüphaneye attım. Beni en çok etkileyen, hayal dünyamı en çok geliştiren kitapları üniversite yıllarımda okudum. Düşünce yapım her zaman arkadaşlarımdan farklı oldu. İşi abartıp, okulu tamamen boş veren arkadaşlarım da vardı. Okula fiziki olarak devam etmeyi tercih etmişsen, milletin sana öcü gibi bakacağı davranışlarda yapmaman gerekiyor. Derse gelmeyip kütüphanede sabahlayanlar vardı, hem sınıfta kaldılar hem de okul programına ayak uyduramadıkları için öğretmenlerle ve derslerine çok çalışan arkadaşlarıyla araları iyice bozuldu. Uyumsuz, asosyal bir şeye dönüştüler. Bana kalırsa bunun bir sakıncası yok, kesinlikle bu arkadaşlar tüm öğretmen ve derslerine çalışan arkadaşlara göre daha akıllılardı ama o zaman okulu bırakıp eve gitmek, hatta bir sahafta iş bulmak daha mantıklı.

Çocuklara ne kadar çok yönlülük aşılanmaya çalışılırsa çalışılsın, yine de okullarda kendi fikrini söylemek yasak denmez ama yasağa yakındır, kitaptakine yakın bir şey söylemek iyisi ama en iyisi susmaktır. Yoksa Allah muhafaza yanlış bir şey söyleriz.

O yüzden babama çok minnettar olduğum bir konuyu da seninle paylaşmak istiyorum. Babam daima kendine ait günlüğü olan ve tüm çocuklarına günlük tutmayı tavsiye eden bir adam. Öyle olunca daha yazmayı öğrenir öğrenmez aklımıza geleni kağıda dökmeye alışmış olduk. Bu da henüz okullarda tek yönlü bakış açısıyla aklımız doldurulmadan, kendimizi yazılı olarak ifade etmemize yardımcı oldu. Böylece okulda çok itiraz eden kendi istediğini, düşüncelerini söyleyemeyen bir çocukta olsam, eve geldiğimde istediğim gibi yazabileceğim defterlerim vardı. Zaman zaman bu günlükler okumaması gereken kişilerin eline geçerdi ama olsun, yine de yazmaktan kardeşlerimin hiç biri vazgeçmedi.

Bu benim için çok anlamlı, çünkü hemen hemen tüm akranlarımın aklı televizyonda gördükleriyle doluyken, ben de aynı dizileri, aynı reklamları görmeme rağmen olduğu gibi kabul etmek yerine en azından bu dizi ne anlatmak istiyor, bu reklamın sattığı gerçekten lazım mı gibi sorular benim aklımı meşgul ediyordu.

Tamam ama çocuklara böyle sorgulamayı salık versek, okulda düzen mi kalır, bunlar annelerini babalarını da dinlemezler diye de aklıma gelmiyor değil. Zaten son zamanlarda öğretmenine abla abi diye hitap eden o kadar çok genç görüyorum ki! Burada dikkatli olmak gerekiyor, bunun adı özgürlük değil mesela cahillik, çünkü bu çocuklar bırak sorgulamayı, okuma yazmayı bile tam sökemeden lise yıllarına gelmişler. O yüzden ailelerinden getirdikleri alışkanlıkları değiştirecek bir eğitimi almaktan çok uzaklar. Ben lisedeyken yavaş yavaş öğretmene “hocam” demek moda olmuştu, şimdi de erkek öğretmene “abi”, kadın öğretmene “abla” diyorlar. Eskiden beri okul gözüme yük görünürdü, şimdi iyice itici geliyor.

Neyse, yazılarımı düzenli okuyanlar bu konuda canımın çok sıkkın olduğunu biliyorlar, okul mevzusunu kapatmak istiyorum ama sorgulayıcı düşünce konusunu konuşurken çok mümkün olmuyor. Hazır sırası gelmişken sorgulayıcı düşünen insanların genel özelliklerini de söylemek istiyorum:

  • İzin verilemese de araştırır, kendini bile eleştirir, daima sorgular
  • Karmakarışık fikirleri vardır, ortalamadan daha niteliklidir, kolayca anlaşılmazdır
  • Huzursuzdur
  • Aklında “ben bu dünyaya neden geldim?” sorusu sürekli dönüp durur
  • Sadece yemek, içmek, para kazanmak, saygınlık edinmek, tuvalete gitmek için yaşıyor olamayız diye düşünür
  • Bu soruların cevabını bulamadıkça kıvranır, kıvrandıkça cevap arar

Hiç güzel bir şey değilmiş gibi görünüyor farkındayım ama durum hiç de göründüğü gibi değil. En yetenekli, en insanlığa faydalı bilim adamları, en kültürlü, yetenekli sanatçılar falan bu sorgulayan insanlardan çıkar. İçinde bulundukları bu huzursuzluk onları gergin bir yay gibi maksimum ileriye fırlatır. Bu ileri klasik dünya algısıyla aynı ileri olmayabilir, seni hayal kırıklığına uğratmak istemem sonra, ileri deyince parasal sistem içinde çok para kazanan, yatları katları olan insan akla geldiği için bu ilerlemeyi öyle zannetme diye anlatıyorum. Zaten böyle maddi zenginlikler bu sorgulayan insanı tatmin etse çoktan huzura kavuşurdu en azından para biriktirmek için kariyer yapmaya çalışırdı. Huzursuzluğunun sebebi de iş bulamamak falan olurdu. Ama hangi zenginlik hayatımın anlamı ne sorusunun cevabını verebilir ki?

Sorgulayıcı insanlar genellikle yalnız kaldıklarından onları bir tuzak bekler. Bu tuzak da kendi düşündüğünü kesin doğru zannetmektir. O yüzden en doğrusu kendisi gibi sorgulayıcı insanlarla özgürce fikir alışverişi yapabileceği ortamda bulunması. Ben bu konuda kendimi çok şanşlı hissediyorum. Şükür ki konuşabileceğim arkadaşlarım, sevdiğim ve beni seven insanlar var. Tartışsak bile geri dönüp sarılabileceğim insanlar. O yüzden herkese de emin olduğum için böyle bir çevre oluşturmasını tavsiye ediyorum. Yoksa insan kafayı yer. Muhtemelen 15-20 yıl bile beklememize gerek kalmadan bir çok mesleğin öleceğini bağırmak istiyorsun ama insanların sanki kulakları yok. Onları kurtaracak tek yolun aralarındaki iyi ilişkiler, sevgi falan gibi kariyerle edinemeyeceğimiz duygu ve davranışlar olduğunu anlatmaya çalışırsın ama hala patronun gözüne girmek için yapmadığını bırakmayanlarla sarılıdır etrafın. Eh bu çılgın çağda ben de diyorum ki sana, senin gibi sorgulayanlarla bir araya gelmeye çalışmaktan başka, hayatın anlamını beraber aramaktan başka ne ilaç ne çare var sana.

Bir sonraki aşama ise tüm dünyada herkesin, her şeyin birbirine bağlı olduğunu hissetmeye başlamamız olacak. Ben de kendimi bunu hissetmeye alıştırmaya çalışıyorum. Bu arada da seninle de paylaşıyorum ki yalnız olmadığımı fark edeyim.