SEVGİ SATIN ALINIR MI?

Neredeyse bir ayı bulan bu uzun zamanda anlatacaklarım iyice birikti. Bu sefer diğerlerinden daha uzun bir içerik olacağını düşünüyorum. Öncelikle https://pinarhanpolat.com/genel/issizlige-cozum-var-mi-her-sey-dusuncede-baslar makaleme cevap olarak uzun bir mail yazan Ahmet Helvacı’ya çok teşekkür ederim. Ayrıca sabırla bekleyen bir-iki okuyucuma karşı da yazı yazmadığım için sorumlu hissettiğimi görmek, benim için çok orijinal bir deneyim oldu.

Bu süreçte iki konu aklımı meşgul etti;

  1. Bu dünyada insanın hissedemeyeceği hiç bir duygu yok, onu anladım. Yani nefret, sevgi, şaşkınlık ve bunların karışımı olan her duyguyu yaşamak üzere programlanarak dünyaya gönderilmişiz. Sadece çaba harcayarak, hepsini yaşamadan bu dünyadan gitmemekte fayda var. Bunların her birinin içinde gizli hazineler, kendini tanımak için saklanmış sırlı kapılar var.
  2. Birinci maddeye bağlı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, tüm bu duyguların içinden geçmenin tek yolu, bir şekilde tüm dünya ile bağlantıda olmamdan geçiyor. Hem bağlantıda olmalıyım hem de bağlantıda olmayanları bağlamalıyım.

3-4 gün kadar aralıksız kendimi düşündüm, aman ne ızdırap anlatamam. Çünkü her şey gözüme batıyor. Sürekli konfor arıyorum, yok efendim oturduğum sandalye sert, yok efendim akşam yemeği güzel pişmemiş, ayran tuzsuz olmuş, ev darmadağınık toplamak istemiyorum, kolumu kaldıracak halim yok, zaten dünya niye böyle ki, aman tanrım yaşamak ne kadar zor ve meşakkatli…

Ama kendimi düşünmeyi bırakıp, arkadaşlarımla iletişime geçince işler değişti. Onların da aynı sıkıntıyı yaşadıklarını fark ettim. Beraber yemek yeyince yemeğin tuzsuz olduğunu fark etmiyorduk. Arkadaşlarımdan biri kek yapmış, kabarmamış, olsun, şekeri de fazla kaçmış ne fark eder, nezaket icabı bile olsa, “ne güzel olmuş, yediğim en güzel kekti.” demek ve arkadaşımın gözlerinde gördüğüm o pırıl pırıl gülümsemeyi ve memnuniyeti hissetmek kelimelere sığmayan bir anlayış. Ben bu yaşımda yeni keşfediyorum bunları. Taş yesen oluyor işte o saatten sonra. Ama maalesef her şey böyle kalmıyor, şimdi hala maalesef dediğim kötü hislerin de zamanla, en az nezaket, sevgi gösterisi ya da huzur kadar önemli olduğunu anlayacağım bir zamana gelebilmeyi istiyorum.

Biraz da doğaya baktım. Bildiğin kuşlara böceklere falan işte, onlar kendi aralarında anlaşmışlar, hepsi istisnasız birbirine yardım ediyor. Kendileri için değil, doğadaki diğer unsurlar için yaşamaya söz vermişler sanki, herkes ihtiyacı olan kadarını alıyor ve geriye kalan her şeyi hatta vakti geldiğinde aldığı her şeyi de doğaya iade ediyor. Sadece insan böyle değil. Ben de öyle değilim. Bunu anladıktan sonra nasıl doğanın bütünü gibi olabiliriz sorusu geldi aklıma. Onu taklit ederek dedim. Ama bunu tek başına yapamayız. Doğayı taklit etmek insan için çok zor. Çünkü bizlerin içinden geçmesi, deneyim etmesi gereken duygular var. Mesela nefret edip, sonra o nefret duygusundan uzaklaşmak için karşıtı olan sevgiye doğru çekilim hissediyoruz. Hep sevginin olduğu, kimsenin kimseyi kırıp üzmediği yerde iyilik ne, onu da anlamıyoruz.

Birlik duygusunun çok önemli olduğunu bir kez daha anladım. Bir bütünün parçası olduğumuzu, fiziksel olarak insanlar ve tüm doğa arasında bir mesafe olsa da aslında bunun bir göz yanılması olduğunu ve tekrar hepimizin bu birlik duygusunu uyandırmamız gerektiğini hissettim.

Hepimizin görevi de bu birlik duygusunu ne olursa olsun ayakta tutmak. Çünkü gidecek başka bir yerimiz de yok. Bu evrende, bu dünya üzerinde iyi geçinmekten ve birbirimizi sevmekten başka çaremiz yok.

Peki kötülükleri oldukları anda kabul edemesek bile onları kullanarak nasıl ilerleyebiliriz? Açıkça söylemem gerekirse, olay anında bunu yapamıyorum, o kadar öfkeleniyorum ki o anda karşımdaki insanı bir kaşık suda boğasım geliyor. Ama sakinleştikten sonra kötü diye bir şey olmadığını ve sadece doğa tarafından insana zıt bir yardım gönderildiğini anlıyorum. Aslında nasıl da doğal olana karşı geldiğimizi, asla doğa ile aynı fikirde olmadığımızı anlamak için bir işaret. İyiyi sevdiğimiz kadar kötüyü de sevdiğimiz zaman aynı doğa gibi davranabileceğiz.

Mesela bir kedi öldüğünde doğa onu alır ve bitkilerin köklerinden besin olarak tekrar bünyesinde değerlendirir. Kedinin ne şekilde öldüğüyle ilgilenmez. Kötü bir adam tarafından boğulup mu öldürüldü yoksa doğal ortamında yaşlanıp mı öldü bakmaz buna, onun için ikisi de bir. Ve bu benim için hala kabul etmesi çok zor olan bir konu. Eminim tüm dünyadaki duyarlı insanlar için de öyle. Yine de her türlü cezalandırma sistemine rağmen hatta öldükten sonra cehennemle korkutmalara rağmen gözüme kötü görünen olaylar devam ediyorsa, bunun bir sebebi olmalı. Kaldı ki insan unsurunun karışmadığı yerde kötü diye bir şey de görmüyoruz. Çünkü aslanın geyiği yakalayıp parçalaması bile doğal sistemin ürünü ve bir sorun değil kendi ortamlarında. Ama insan öyle değil. Gururu var, inadı var, nefreti var, hatta birini diğerinden daha çok sevdiği için iyi bir duygu olmasına rağmen dengesizlik yaratması var.

Bu duygulardan utanç ve kıskançlığın ise insan hayatında çok önemli yeri var. Utanç veya kıskançlık olmasaydı, hareket etmeme gerek kalmazdı. Diğerlerini benden daha başarılı gördüğüm zaman, içimde, “ben de onlar gibi olayım” diye bir his uyanır. O yüzden çevremizde nasıl insanlar varsa biz de çok geçmeden onlara benzemek için çaba harcarken buluruz kendimizi. Nasıl biri olmak istiyorsak, öyle insanların arasında yaşamaya çok dikkat etmeliyiz. Bunu yapmadığımız her saniye olmak istediğimizle olduğumuz kişi arasındaki mesafe açılır.

Aslında her sabah tıpkı bir hayvanın uyuduğu mağarasında uyandığı gibi güne başlıyoruz. Utanmasak akşama kadar yatarız. Ama etrafımızda rekabet etmemiz gereken, onların sahip olduğu özelliklere sahip olmamız gereken bir sürü insan var. O yüzden istesek de istemesek de uyanıp işe gidiyoruz ya da okula gidiyoruz. Bunlar hep eğer yapmazsak toplumda utanacağımız için yaptığımız işler. Bunu bilinçsizce yapmış olabiliriz ama artık biliyoruz ki sistemi akıllıca kullanabiliriz. Sabah mağarada uyanmış bir hayvan iken, gün içinde insana dönüşüyoruz madem bunun iki yolu var: ya olmak istediğimiz insanların yaşadığı çevreye hayatımızı taşıyacağız ya da bizim gibi kendini değiştirmek isteyen insanlar bulup, ki 5-7 kişi olması yeterli, tıpkı bir aktör gibi hep beraber olmak istediğimiz, yaşamak istediğimiz toplumu taklit edeceğiz.

Bu 5-7 kişi iyi bir çevrenin taklidini yapa yapa aynı bir hücre gibi çoğalarak tüm sistemi meydana getirebilir. Ancak çok iyi rol yapan 5-7 kişi bulmak son derece önemli, işin püf noktası da burada zaten. Bu arada doğru rol yapmak şart değil. Bu da işi kolaylaştırıyor. Sadece bir bebeğin yürümeyi öğrenmeye çalışması gibi. Bir bebek yürümeye çalışırken binlerce kez düşer ve sayısız hatalı hareketten sonra ancak iki ayağı üzerinde durabilir. Ayrıca biz yetişkinler bunu son derece sevimli buluruz. Kimse bebeğe yürümeye çalışırken düştü diye kızmaz. Doğa da bizim sadece kendisine benzememiz için çaba harcıyor olmamızı istiyor. İlk denemede başarılı olmamızı değil.

Kayıtsızlık da iyi değil benim için. Öfkelenmek de iyi, mutlu olmak da, ama tepkisiz olmak iyi değil. Bir şekilde doğanın bizim için hazırladığı deneyim kazanma oyunlarından birer birer geçmeye çalışacağımıza söz vermemiz gerekiyor. Ama tepki etrafa değil, kişinin içinde olacak. Yapabildiği kadar.

Bir şey mi eksik hayatında? Başlayacaksın onu nasıl tamamlarım diye düşünmeye. Her şey tamam mı, hiç bir ihtiyacın eksiğin yok mu? İşte o zaman da neyim eksik diye araştırmaya başlayacaksın.

Ben en büyük eksikliğimin arkadaşlarımı yeterince takdir edememekte olduğunu gördüm. Hal bu ki bir insanın ilerlemesinin sadece iki yolu var:

  1. Ya arkadaşlarını takdir edecek, onları kendisinden daha akıllı ve yetenekli görecek.
  2. Ya da arkadaşlarının hep iyi yanlarını görecek.

Böylece arkadaşlarından, yani oluşturdukları, rol yaptıkları sahneden, yapay da olsa iyi çevreden, olumlu bir şekilde etkilenerek ilerleyebilir. Dediğim gibi bunun için çok kişiye de ihtiyacın yok, 5-7 kişi olması yeterli. Bu kişiler birbirine söz verecek, iyi geçineceklerine, bir anlaşmazlık yaşarlarsa, ne olursa olsun bir arada kalacaklarına ve birbirlerini sevmeye çalışacaklarına söz verecekler.

Bunun önündeki en büyük engel ise benim kendi çıkarımı düşünmem. Bu duygudan çıkmak o kadar zor ki. Hatta tek başına bir insan asla bu kendi çıkarını düşünme durumundan ayrılamıyor. İçimdeki ses izin vermiyor. İşte bu sesten kaçmanın tek yolu da aktör arkadaşlarının yanına koşup rolünü yapay da olsa oynamaktan geçiyor.

Bunun sonun da ne mi olacak. Tahminim şu, muhtemelen sevmeye çalıştığın kişileri gerçekten sevmeye başlayacaksın, yalandan çıktığın yolda artık arkadaşlarının ihtiyaçları sanki kendi ihtiyaçlarınmış gibi sende sorumluluk oluşturacak. İki kişiyken tek bir sandalye varsa, oturması için ona vermek isteyeceksin. Onun dinlenmiş olmasından dolayı dinlenmiş hissedeceksin. Sonra bu dalga dalga yayılacak, sevgiyi böyle rol yapa yapa satın alacaksın.

Bugün anlattıklarım sandığım kadar uzun sürmedi. Yine de sabırla dinleyen ve çok sıkıcı bulan herkesin çok önemli bir yeri olduğunu, henüz hepsine eşit yaklaşamasam da hissediyorum. En kısa zamanda iyi ve kötünün aynı kaynaktan geldiğini ve doğanın bizi geliştirmek için nasıl da değişik deneyimlerle bizleri büyütmeye çalıştığı anlayışına gelebilmeyi diliyorum.

Herkesin kendi sandalyesini yanındaki arkadaşına verdiği bir dünya diliyorum.

Not: Okuyucum Ahmet Helvacı’nın kaleme aldığı makalesi aşağıdadır: 

İşsizlik nedense benim için bir dert hiç olmadı. Bunda erkek olmamın ve liseden beri bir şekilde çalışıyor olmamın sebebi olabilir.

Kadınların çalışması hep sancılı olmuş diye tahmin ediyorum. Bizim gibi doğu toplumlarında kadınların yeri erkeklerinin yanı anlayışı olsa gerek. Modern zamanda da bu mesele şekil değiştirmiş olsa da hep aynı. Örneğin işletmeler kadın çalışanlara erkek çalışanlarla aynı belki daha fazla iş yapsada düşük ücretler vermesi.

İşsizlik aslında bir devlet sorunu yani bunu çözse çözse devlet gibi zor gücü elinde tutan bir güç çözer. Çözmelide. İşletmeler kar odaklı oldukları için karı artırmayan hiçbir konuda ellerini taşın altına sokmazlar. Sokmayacaklarda.

Benim hayat öyküm meslek lisesi elektrik okuduktan sonra iki yıllık uzaktan elektronik okuma ile başladı. Bu okuma sırasında da çalışıyordum. Çok büyük paralar kazanmıyordum. Spor olsun diye çalışıyordum. Hatta hiç para tutmasını öğrenemedim. Hala da öğrenemedim. Hep istanbulda yaşadım. Küçük şehirlerde yaşamın nasıl bir şey olduğunu bilmem.

Hayat beni elektrik elektronik mesleğinden web yazılım mesleğine doğru sürükledi. Çırak olarak yetiştim yazılım mesleğinde. Senin öğrendiğin gibi eğitim videolarıyla öğrenmeye başladım. Hatta bir kelime bile anlamadan ingilizce eğitim videoları izleye izleye. Ve işi bilen kişilerin yanında çalışa çalışa. Bir bilgisayar veya yazılım mühendisi kadar iyi bir yazılımcı değilim ama ortalama bir web projesini tamamlayacak bütün becerilere sahibim.

Çok adı sanı duyulmamış yerlerde çalışmaya başladım. Çalıştığım yerlerin bir kısmı sonradan battı. Belki bana yatırım yaptıkları için battı. Ama edindiğim bilgi benim yanıma kar kaldı. Öyle ki şu anda Akınsoftda yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum. Bu meslek ile alakalı hiç bir kanıtlanabilir eğitimim yok.

Bu arada küçük şehirlerde hayat nasıl oluyor diye Konya Akınsoft’tan teklif alınca hiç düşünmeden kabul ettim. Şuan Konyada yaşıyorum. Ama yaşım ilerlediğiden daha çok içime kapanmaya daha az sosyal olmaya başladım. Konyalı kimse ile bir muhabetim yok.

Ben de kitap okumak istiyorum ama kitap okumamak için bir sürü bahanem var. Örnek bir e kitap okuyucusu almak istiyorum. Çünkü fiziksel olarak kitaplar büyük ve ağır nesneler onları alıp biriktirmek ayrı bir zevk fakat bana yük gibi geliyor. Elimin altında telefon ve bilgisayar var istesem onlar ile okuyabilirim. Ama mesele başlamaya bahane olunca çokça bulunuyor.

Okuma yaparken de ufak tefek yazma denemeleri yapmak istiyorum. Hikaye yazmak çok ilgimi çekiyor. Ama önce bol bol okumalıyım diye yine yazmaya başlamaya bahanelerim var.

Sanat ile alakalı felsefecinin birinden şöyle birşey duymuştum. Beni çok etkiledi. Bilim hakikati deney ve gözlemle arar. Felsefe ise mantıkla. Sanatın hakikat aramak gibi bir derdi yoktur. Sanat hakikati yaratır. Demişti.(https://youtu.be/UekN8y4X2-A?t=4450) Hakikat yaratmak fikri bana çok iyi gelmişti. Çünkü sanat çok elit insanların uğraşabileceği bir şey olarak düşünürdüm hep. Halbuki hayal kurabilen hayal ettiği evreni yaratabilen herkes sanat yapabilir.

Mesela işsizliğin hiçbir zaman sorun olmadığı bir evrenin hayalini kurup böyle bir evren yaratabiliriz. Belki ilerde bu evren bu ütopya gelecek nesiller için gerçekleştirmeye değer bir hayale dönüşebilir. Ve bir hakikat yaratılmış olur. Çok etkileyici.

Enerjini kaybetmemeni temenni ederim.