ORMAN POSTASI 3.SAYI

06.10.2020-12.10.2020

BAL HIRSIZI ARI

Anteni bükük arı ağzındaki balı arkadaşlarından saklamak istedi.
Bu yüzden kovana bal taşıdıkları, koloninin kokularını bıraktığı yoldan çıktı.
Şimdi ağzının içinde bir dolu bal vardı, ancak yuvasına döneceği yolu kaybetmişti.

“Tüm suçum, arkadaşlarımı en az kendim kadar sevmemek. İyi ilişkiler ve tüm koloninin huzuru, bu temel ilkeye bağlı.” der demez kokuyu tanıdı ve balı doğruca koloni ortak kovanına götürüp boşalttı.

TURUNCU İPİN DEĞERİ

Turuncu ipin, ona yol gösterecek bir örgücüye ihtiyacı vardı. Örgücünün kendisine söylediği her şeyin doğru olduğuna inanmalıydı. Eğer inanmazsa, ilmek ilmek örülüp, işe yarar hale gelmeyi kabul etmeyecekti.

Ve bu ilmeklerin ve desenlerin düzeni, turuncu ipin içindeki tek bir turuncu büklümden gelir. Büklüm, örgücüyü dinler ve diğer büklümlere, tığın çengeline doğru takılmaları için öğüt verir.

Tek bir büklüm, tığ çengeline doğru yerleştiğinde diğerleri onu takip eder. İp bitince, örgücünün üzerinde olmaya layık olurlar. Bu, ipin kendisini değerli hale getirmesidir. Büklüm, örgücünün en gözde öğrencisidir.
İçinde böyle bir turuncu büklüm olan ip, örgücünün dikkatini çeker.

Eğer çekmecede tozlanmaya bırakılan bir orlon ip gibi olmak istemezsen, içindeki örgücüyü dinleyen büklümü bul. Diğer büklümler onu takip etsin. Sonra örgücünün övüncü olacaksın.

PARMAK KUKLASININ BAŞARISI

Bir parmak kuklası, gereksinimlerin haricinde, başkaları için çalışırsa başarılı olur.
Kendisi için sadece yumuşacık mavi pikesinin üzerinde kahve yudumlarken, kitabını okumayı ayırır.

Geri kalan zamanda, tüm dünyanın iyiliği için çalışır. Yaşamında mutsuz olanlara yol gösterir. Onların neden bu gezegende olduklarını anlamalarına yardımcı olur.

Parmak kuklası böylece iki avantaj elde eder:
1) Bunu gören herkes parmak kuklası gibi tüm dünyanın iyiliğini düşünmenin değerini anlar, çünkü böyle bir çalışma, dünyadaki herkes için kabul edilebilir ve makul tek yasadır.
2) Bu davranış kuklayı hayatın anlamını bulmaya iter. Çünkü kendini tüm dünyanın mutluluğuna adar. Parmak kuklası kendine değil, başkalarına fayda sağlar. Böylece zamanla bu dünyaya ne görevle geldiğini anlar.

Yorulunca, mavi pikesinin üzerinde bir fincan kahvesi ve kitabı onu bekler.

KELEBEĞİN DÖNÜŞÜMÜ

Kelebeklerin atası şöyle der: “kozamı kaybetmeden önce, kanatlarımı ararım,” yani içinde bulunduğum durum kendiliğinden değişmeden, ben onu daha gelişmiş haline dönüştürürüm.

Sen de daha gelişmiş bir seviyeye yükselmek için sabah olmadan uyan. Kendine kozadaki bir tırtıl gibi kanatlar yap.
Güneş seni uyandırmasın, sen güneşi uyandır.

Uğruna çalışmaya değer bir amaç için korku duygusunu uzat.
“Koza parçalanana kadar, ya kanatlarımı çıkaramazsam!” korkusu.
Ama hepsinden önemlisi doğadan, merhamet istemektir.

SÜSLÜ BAYKUŞ, HIRSIZ SİNCAP YÜZÜNDEN NE YAŞADI?

Süslü baykuş her gün yaş pasta yedi. Yuvasında fındık, fıstık, şerbet eksik olmadı. Ne zaman içi ezilse yiyecek yemiş buldu. Artık bunları yerken zevk almıyordu. Yaş pasta diliminin yarısına gelmeden hevesi kaçıyor, hemen fındık yemeye başlıyordu. Artık ne yediğine bakmıyordu bile.

Bir gün yuvasına hırsız bir sincap girdi ve her şeyini çaldı. Süslü baykuşun bir lokma bile kreması yoktu. Önce, aylardır çok yemiş olduğu için önemsemedi. Ama saatler geçtikçe karnı çok acıktı. Bir gün iki gün derken yiyecek aramaya başladı. Ama mevsim kıştı. Hiç yemiş bulamadı. Aradıkça acıktı, acıktıkça aradı. Şimdi sıkılıp yemediği pastalar, yemişler hayalinde bir ziyafet gibi görünüyordu.

Çaresizce yuvasına döndü. Açlıktan bayılmak üzereyken aklına ağaç kovuğuna, tenezzül etmediği için attığı incir ve gün kurusu geldi. Kanatlarını uzatıp “hırsız sincap bulamamıştır belki” diyerek kovuğa baktı. İncir ve gün kurusu buldu. Yanında içeceği çayı demlemeye güç bile buldu.

Bu yemişler hayatında yediği en lezzetli yiyeceklerdi.
Etrafında seni oyalayacak her şey varken, sana göre küçük konulara değer vermezsin. Onları süslü baykuş gibi bir ağaç kovuğuna atarsın. Sadece hayatının anlamını aramaya başladığında bu önemsiz meseleler sana gıda olur.
Neden yaşadığını merak etmek için hırsız sincabın yuvana girmesini bekleme.

OYUNCAK KEDİNİN GÖREVİ

Oyuncak kedi kalıbını çizdim. Ona gülümseyen bir yüz, herkesi kucaklamaya hazır kollar, kendini sevdirsin diye bir kuyruk çizdim. Ve görünmese de bir kalbi var. Kötü duygu ve düşünceleri de var. Belki onu dikeceğim kumaşın rengini beğenmeyecek. Belki, neden dikildiğini, benim gibi bir yazarın elinde neden oyuncak olduğunu anlamayacak. Kediye bir isim vereceğim ve onu sadece davranışlarından sorumlu tutacağım.

Ne düşündüğünden ya da ne hissettiğinden değil.

Görevi: hikâyelerde, paylaşımlarda kendinin dışındaki herkesin faydasına çalışmak.
Doğa bizleri bu dünyaya gönderdi. Kalbimizde kötülük olabilir, düşüncemizde hırs ve rekabet olabilir. Bunlar elimizde değil. Ancak davranışlarımızdan biz sorumluyuz. Bu gülümseyen kedi gibi herkese açık, sevgi dolu kollara ihtiyacımız var.

SAYGA NE ZAMAN YAYINLANACAK?

İkinci kitabım Sayga,
umarım yayınevinin söylediği tarihler arasında çıkar.

Sayga da doğru çevre arayışı ve kendini değiştirme aşamaları var.

Otuz Bilge Hayvan kitabım https://www.kitapyurdu.com/…/otuz-bilge-hayvan/546169.html burada.

 

ADAPTİFLER

Eylül bitiyor. Bu sonbahar çok önemli, o yüzden birkaç paragraf yazmadan ayı bitirmek istemedim. Bu aydan sonra çok çetin koşullar tüm dünyayı derinden sarsacak. Bize bir şey olmaz düşüncesi çok yaygındır. Yine de dünyanın öteki ucunda bir felaket olsa, hepimiz er ya da geç bundan etkileniriz.
Salgın artacak ve kışın daha çekilmez bir hale gelecek. Eski hayatlarımıza geri dönemeyeceğiz. Büyük bir hazırlık yapmamız gerekiyor. Küresel olarak her alanı olumsuz etkileyen virüs, etkisini artıracak ve başka hastalıkları da tetikleyecek.
Ayrıca doğal afetler, pek çok insanı zor koşullara sürükleyecek. Doğa ile dengeye gelene kadar sorunlar devam edecek. Almak ve vermek davranışları dengeli olmadığı müddetçe yeni sorunlarla karşılaşmamız çok normal.
Varlıklı olmak için yaptığımız hiçbir şey işe yaramayacak. Güzel takılar takmamız, bir madeni daha değerli hale getirip, sahte ekonomiler yaratmamız işe yaramayacak.
Bu ay olabilecek en yumuşak haliyle bitiyor. Önümüzdeki feleketlerden kendimizi korumak için yapabileceğimiz tek bir şey var; aramızdaki ilişkileri düzeltmek, sevgi ve birliğin hakim olduğu bir çevre oluşturmak.
Her şeyi doyumsuzca almak istiyoruz. Çok para istiyoruz, ünlü olmak istiyoruz, bunlar sadece bizim olsun, diğerlerinin olmasın istiyoruz. Sürekli daha fazlasına sahip olmak istediğimizden, eğer daha fazlasına sahip olamayacaksak, o zaman diğer insanlar bizden daha azına sahip olsun diye, kötülük etmeye başlıyoruz.
Hem insanlar arasında hem de insanın doğa ile olan ilişkisinde denge lazım. Ya olan olaylardan doğanın bizden istediğini anlayıp yapacağız ya da keçi inadımızla savaş, kıtlık, doğal afetlerle doğa bizi dövmeye devam edecek.
Kendimizi değiştirmeye gönüllü olmalıyız. Bu, bir çeşit doğal seleksiyondur. Doğadan büyük bir değişim gelecek ve sosyolojik, biyolojik, fiziksel ve matematiksel olarak uyum sağlayabilen türler hayatta kalacak. Uyum sağlayabilenlere adaptif denir.
Her şey iyi olabilir. Mutluluğumuz diğer insanların mutluluğuna bağlı. O yüzden ilk adımı sen atmalısın. Beklemen demek, hayatını boş vermen demek. Kendinde yapacağın küçücük bir değişiklik, tüm dünyanın kurtuluşu olabilir.
Acılara tahammül edilemez yere geldiğimizde, tembelliğimizden, alışkanlıklarımızdan çıkamayabiliriz. Bu yüzden en kötü koşullara bile alışmak yerine, sorunları daha başımıza gelmeden önden karşılamalıyız.
1- Öncelikle virüsten maksimum seviyede korunmaya devam etmeliyiz, ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi.
2- Siyaset, fanatiklik, sağlık sistemleri… Bunların hiç biri yardımcı olmayacak. O yüzden yargılamayı bırakıp, insanlarla aramızdaki ilişkiyi en iyi hale getirmeliyiz.
3- Sosyal medyayı, interneti kendimizi başkalarına faydalı olacak şekilde, eğitimli olmak için kullanmalıyız.
4- Hayatta kalmamız, karnımızı doyurmamız, tamamen yeni koşullara kendimizi adapte etmemize bağlı olacak, adaptif olmalıyız.
Kasım ayının dost sayınızı yüzle çarptığınız bir ay olmasını dilerim.
Adaptif misiniz?

BU KIŞ ZOR GEÇECEK!

Başımıza kötü bir şey geldiği zaman, bu iyi bir sonucun başlangıcıdır. Neredeyse boğulacak olduğunuzda tanımadığınız bir kişinin gelip sizi kurtarması gibi. Artık onu tanıyorsunuz ve o, iyi biri. Boğulma tehlikesi geçirmeseydiniz, böyle iyi bir insanın var olduğunu bile bilmeyecektiniz. Bu küçük örnekten, en büyük savaşlara, doğal afetlere kadar geçerli bir durumdur.

Bir olay gerçekleştiğinde onun iyi ve kötü olarak değeri, bizim hoşumuza gidip gitmemesine göre değerlendirilmez. Biz öyle sansak da öyle değil.

“Sen ne diyorsun, öğretmen suratıma koca bir tokat patlatmıştı. Bunun neresinde iyilik?” diye düşünebilirsin. Mesele şu ki yüzünde beş parmağın iziyle, gözlerin kıpkırmızı aynaya bakarken “Bu korkunç dünyada benim ne işim var?” diye soruyorsan bu kesinlikle “iyi” bir şey. Çünkü günlerin aylak aylak etrafa bakmakla geçiyordu. Ama yüzündeki acı, davranışlarına “Böyle gelmiş böyle gider.” havası katıyorsa, içinden “Sıra arkadaşım ne zaman tokat yiyecek?” diye düşünüyorsan, işte o zaman bu kötü bir şey. Birinci durumda seni geliştiren, sebepleri sorgulamaya iten, içinde bulunduğun durumdan çıkış için alternatif arayan, aktif bir haldesin. İkinci durumda ise kötülüğün kötülük doğurduğu, seni ve etrafındakileri geriye çeken bir durumdasın.

Her değer, genel amaca göre değerlendirilir. Amaçtan uzaklaştıran şeyler kötü, amaca yaklaştıran şeyler de iyidir. Genel bir kural olarak, doğa merhametli olduğundan, geriye gidiş yoktur. İnsan daima gelişiminde iyi yoldan da gitse kötü yoldan da gitse, doğa tarafından büyütülür ve gelişmeye mecbur bırakılır. Bu sebeple doğru sorgulamaya gelene kadar, bireyler ve hatta toplumlar, kötülüğe katlanamayacakları ve tepkiyle bunu değiştirecekleri bir aşamaya kadar, olumsuz koşullarla doldurulur. En sonunda, tavır değişince koşul da değişir.

Birazdan yazacağım koşullardan hepimiz geçeceğiz. Peki, kimler doğru sorgulamayla geçecek bu zorlu süreçlerin içinden? Önceden bilirsek, daha nitelikli bir gelişim sağlarız. Haydi başlayalım!

Burada çok önemli bir konu var. Hem tüm dünyanın sorumluluğunu üzerine alıp, hem de odaklanmış, temiz düşüncelerini korumak zorunlu. Eğer etrafınızda tüm dünyanın iyiliğini düşünen insanlar varsa, önceliği onlara vermeniz gerekir. Aksi durumda iyi niyetinizin kötüye kullanılması, farklı düşüncelerle zihninizin kirlenmesi işten bile değil. Kendi içinizde öyle kopmaz bağlar, öyle destekleyici bir yaşam biçimi benimsemelisiniz ki diğer insanlar bundan örnek alsın, sizin gibi olmak istesinler. Bu kuvvetli ve sevgi dolu bir aile gibi olmak demektir. Eleştirmek kolaydır. Örnek olmak zordur. Sadece örnek olanlar etkili olurlar.

Bizim zamanımızda insanlar mutluluğunu tüm diğer insanlardan alır. Sen de ben de dünyanın kölesiyiz. Büyük bir makinenin içinde çark gibiyiz. Senin mahallende huzur, sadece diğer tüm mahallelerde huzur varsa mümkün. Artık sadece kendi iyiliğimizi düşünemeyiz.

Aramızda oluşturacağımız sevgi bağı, tüm çatışmalardan daha büyüktür. O yüzden buraya odaklanmak, diğer tüm meseleleri çözecek bir örnek olmaya yeter.

Mesele şu ki kimse ne yapacağını bilmiyor. Yeni bir kurallar yığını oluşturmaya gerek yok. Ancak yeni hayat prensiplerini, ihtiyaç duyacak her bireyin önüne açık açık koymamız gereken bir sürece giriyoruz. Elimizde yıkılmış, her yeri zarara uğratılmış bir gezegen ve perişan halde insanlar var. Onlara bir yol göstereceğim ve takip ederlerse, benden çok daha güzel yazmaya başlayacaklar. Onlar prensipleri yazacak, deneyecek, mükemmel hale getirinceye kadar aralarında uzlaşacaklar. En azından böyle olmasını umut ediyorum.

Bu kış, ekonomiyle ilgileneceğiz. Herkesin yiyeceğe ihtiyacı olacak. Yangınlar, seller, doğal afetler ve açlık. Tüm bunlar bir araya gelince, üstümüzde büyük bir baskı hissedeceğiz. Birkaç ay sonra, koşullarımız öyle bir değişecek ki asla eski biz olmayacağız. Tüm bunlar okuldan mezun olup, artık iş hayatına atılma zamanının gelmesi gibi. Büyümek ve kendi ayaklarımız üzerinde durmaktan başka çaremiz yok.

Şimdiye kadar para piyasalarıyla oynuyorduk, aybaşında alacağımız maaşı düşünüyorduk, tatile nereye gideceğimiz önemliydi, cicili bicili giyinip öz çekim yapıyorduk (Gerçi ben bunu hala yapıyorum 🙂 ). Ama şimdi hayat bizden başka bir şey talep ediyor. Bu oyuncakları bir kenara bırakıp, gerçekten örnek olabilecek insanlarla kalpten bir bağ kurmamız için bize, virüsler, doğal afetler, ekonomik krizler gönderiyor.

Şimdi çocukluk fotoğraflarımıza bakacağız, ister “Keşke hep çocuk kalsaydım.” diyeceğiz, ister “İyi ki büyümüşüm” diyeceğiz. Fark etmeyecek. Çark geriye dönmeyecek. Hem kendimize hem de tüm insanlığa eskiye dönüş olamayacağını anlatmamız gerek. Bu bizim çocukluğumuzda, yetişkinliğe ne kadar hazırlandığımıza bağlı. Yorgun da olsak devam edebileceğimiz gücü, kendimizde ve tüm dünyanın sorumluluğunu üzerine almış insanlarda bulacağız.

Doğru yaparsak doğa bize yardım eder. Sadece bir şey yapmadan önce doğayla empati kurmalıyız.

İTİBARLI, ZENGİN ve ÜSTÜN OLMAK MI?

İnsanlığınızı kalıcı, işinizi geçici yapın.

Bu satırları ilk yazdığımda üniversiteden yeni mezun olmuştum. Yarı zamanlı çalıştığım birkaç iş yerinde, her türlü ticari faaliyetin, nasıl bir diğerinin mutsuzluğu üzerine kurulu olduğunu görmüştüm. İşsizlik rakamları arttıkça mutlu olan ender insanlardanım ben. Tabii ki temel gıdaya ulaşabildiğimiz müddetçe işsizlik sorun değil. Önümüzdeki günlerde gıda bulmakta zorlanabiliriz ama basit bir toplumsal işbirliği ile çözebileceğimiz bir sorun. Problem ekmek değil, ekmeği nasıl pişireceğimiz konusunda ortak bir karara varamamamız.

Gerçek bir insanın görevi, henüz uzlaşmanın önemini bilmeyenleri kendi seviyesine çekmektir. Bunun yolu, dışımıza ve içimize hak ettiği ve gerektiği kadar önem vermekten geçer. Eğer dünyanın acısını yüreğinizde hisseden ancak kafa dağıtmak bahanesiyle, görmemezlikten, duymamazlıktan gelen bir yapınız varsa, yapmanız gerekenler yerine kendinizi sadece sizi tatmin eden hobilerinize veriyorsanız, içinizdeki sevgi kıvılcımı sönükleşir ve yerini dışsal beklentilere bırakır. İtibarlı olmak, çok zengin olmak, en güzel olmak vs.

İçinizdeki sesi susturdukça dünyanın hali de kötüye gider. İnsanlar daha fazla rekabet etmeye başlar, terfi almak için daha fazla çalışma arkadaşlarına tuzak kurar, çocukları ve eşleriyle ilgilenmeyi vakit kaybı görür, tek derdi bankadaki paralarını artırmak olur. İçinizdeki dünyanın acısını hisseden küçük noktayı duymamazlıktan geldikçe işler kötüleşir. Kalbinizdeki kıvılcım sönme noktasına gelir.

Bu kıvılcımı el birliğiyle kurtarmamız lazım. Tüm çabamızı bu kıvılcımların sevgiyle birleştirilmesine harcamalıyız.

Yani ben, kendi bencil isteklerimden vazgeçiyorum.

Artık lüks arabaya binmek istemiyorum, herkesten daha zengin ya da film yıldızı kadar güzel olmak istemiyorum. Bundan sonra karnımı doyurmak, barınmak ve bunları iyi koşullarda yapabildikten sonra elime geçen her şeyi, tüm insanlığın faydasına kullanmayı seçiyorum.

Bunu tek başına yapmam çok zor. Çünkü etrafımda hala zengin olmak isteyen, daha başarılı olmak isteyen, diğerlerini yönetmek isteyen, çocuklarını en özel okullara gönderip, benim çocuğumdan daha yüksek konumlara getirmek isteyen insanlar var. Tek çarem, tüm dünya için sorumluluk hisseden, eşitliğin doğanın kanunu olduğunu bilen insanlarla iletişimde olmak. Bunu fiziki olarak yapmaya bile gerek yok. Çağımız öyle bir çağ ki elinde internete bağlı bir cihazı olan, herkesin içindeki bu kıvılcımı körükleyebiliriz. Bu kıvılcım her insanın yüreğinde var. Bazılarının içinde daha gizli, bazılarının içinde kor bir ateş olarak var.

Dünyanın bütünü için ne kadar sorumluluk alırsak, o kadar akıllı oluruz.

Gerçek bir insan kendisi için talepte bulunmaz. Sadece tüm insanların faydasına olduğundan emin olduğu şeyleri talep eder. İnsanlığa yönelik doğru tavır şudur; kıvılcımı sönmek üzere olanlara uyumlu şekilde, yaşamın amacının ne olduğunu anlatmak. Yaşamın amacını herkes bilmeli.

Korona virüs, depremler, savaşlar… Tüm bunlar neden oluyor aşama aşama anlatmamız gerek. Bu konuda yanlış yapmaktan da korkmaya gerek yok. Çünkü internet ortamı çok kötü, anlamsız içerikle dolu. Google’da gezen birinin tüm dünyanın sorumluluğunu üzerinde hisseden bir kişinin hatalarıyla karşılaşması çok daha iyi.

Özellikle kadınlar bu konuda çok daha fazla sorumluluk alacaklar. Fikirlerimizi her yönüyle paylaşmalıyız. Bol bol makaleler, kitaplar yazmalıyız. Bu dökümanları yayabildiğimiz her yere yaymalıyız. Böylece ne kadar sorumluk hissettiğimizin bir ölçümünü de yapabiliriz. Bir kitap yazacak kadar mı sorumlu hissediyoruz? Yoksa sadece üzerinde “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” yazan bir instagram görseline beğeni atacak kadar mı? Yoksa akıllı telefonda parmağımızı yukarı kaydırıp yemek tariflerine mi geçiyoruz?

Okumak yetmeyecek. Yazmamız lazım. Eğer tüm dünya için sorumluluk hissetmiyorsanız, okuyorsunuz ama içinizde bir şey değişmiyor demektir.

Şimdi biraz daha fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor. Çünkü iyi bir yaşam için kadınlar gerçek bir çareye sahip. Yaşam koşullarını eşit hale getirecek ilk aşama, bir anne gibi tüm olumsuzlukların üzerini sevgiyle kapatmak.

Bunun dışında bir paylaşım serisi başlatmayı düşünüyorum. Korona virüsünün etkileri devam ederken, doğanın bizden istediği yaşam biçimini madde madde çalışacağız.

KORONADAN SONRA EŞİT YAŞAM KOŞULLARI

Bir çift Kızıl gerdan kuşu neşe içinde uçarken, kuru yapraklar arasında bir küre gördüler.

  1. Küreye yaklaştılar, ama onunla ne yapacaklarını bilemediler. Üstelik çok ağırdı, yuvarlamak mümkün değildi. Nereden çıkmıştı şimdi bu kurşun renkli küre? Birbirlerini suçlamaya başladılar. Kavga edip, başlarını gagaladılar. Ama küre olduğu yerde duruyordu.
  2. Küreye tekrar yaklaştılar. Ama bu sefer doğadan yardım istediler. Onunla ne yapacaklarını bilmek için derin bir özlem duydular. Kanatlarını birleştirdiler. Küçük kalpleri, kırmızı tüylerini iç çekişleriyle indirdi kaldırdı.

Modern techno design with globe on grid Free Vector

Kurşun renkli bir küre olduğu yerde tüm ağırlığıyla kalır.

Böyle Kızıl gerdanlar doğadan cevap alır.

1. EŞİTLİK

Yeni bir eğitim şekline ihtiyacımız var. Çünkü yeni akla ve yeni bir duyguya ihtiyacımız var. Sen tatlı kurabiye severken ben acılı ezme seviyor olabilirim. Ama ikimizin de acıktığı bir zaman var. O zaman geldiğinde eşit oluruz. Tatlı kurabiye yoksa acılı ezmeden sen de yersin, acılı ezme yoksa tatlı kurabiyeyi ben de yerim. Tercihlerimizi eleştirmekten vazgeçmek ve eşit olmak için, acıktığımızda yiyecek bir lokma ekmeğimizin olmadığı zamanı beklemesek olmaz mı?

Food background design Free Vector

2. EKONOMİK KRİZ

Tüm dünyada büyük bir gerilim var. Ekonomik gerileme televizyon ekranlarından görünmüyor.

Ben bu anı uzun zamandır bekliyordum. Yani savaş olur sanıyordum; bir üçüncü dünya savaşı. Ama bunun yerine korona virüsü geldi. Böylece hepimize övünerek söylenen ekonomik büyümenin ihtişamlı düşüşü, muharebe gibi çok daha korkunç bir olayla değil, yavaş yavaş gerçekleşiyor. Ekonomik büyüme iyi bir şey değildi zaten. Aşırı üretim demekti. Her yerde bulabileceğin bir kupanın altına, x marka işareti konulunca fiyatının yüz katına çıkmasıydı.

Wat rong khun the abstract golden temple and pond with fish, in chiang rai, thailand. Premium Photo

Doğru bir şekilde yavaş yavaş küçülüyoruz. Eğer daha basit yaşamayı normal hale getiren bir eğitim materyali oluşturursak, korona virüsü avantaja dönüşecek. Aşı bulunacak mı diye dört gözle bekleyenler de var. Bulunacağını hiç sanmıyorum.  Ama diyelim ki bulundu, hemen daha fazla üretip, insanlar arasındaki eşitliği her şekilde bozmak için doğaya zarar vermeye devam ederiz. Şu an olabileceğimiz en iyi durumdayız.

Family at home Free Photo

Dünya hükümetleri kontrolü kaybedecekler. Bu bir virüs meselesi değil. Aramızdaki ilişkilerde denge kurma meselesi. Biz insanlar bu gezenin üzerindeki suçlular çetesi gibiyiz. Etrafı yakıp yıkarak banka hesaplarımızı büyütmeye çalışıyoruz. Bunun sonunda da sıradan, kendi halindeki insanlara asla sıra gelmiyor. Gezegeni yok etmeye devam edemeyiz.

Family protected from the virus Free Vector

Sence gelişmiş ülkelerin başkanları, büyük derneklerin sahipleri ya da bir takım kuruluşların yönetim heyetleri, oturup sıradan insanlar için ağlıyorlar mı? Sadece bir iki numune, zor durumda kalmış insan seçiyorlar. Bu kişiye medya önünde en üst seviyede şefkat gösterisinde bulunuyorlar. Bu, bir çeşit kendini koruma içgüdüsüdür. Aslında tüm bu güçlü görünen kurum ve kuruluşların büyük insan nüfusu için hiçbir planları yok. Bu yüzden medyayı kullanarak sahip olduklarını düşündükleri konumlarını sürdürmeyi umut ediyorlar.

Praying hands in the dark background with faith in religion and belief in god. Premium Photo

Biz de onlar gibi olmak istiyorduk. Banka hesaplarımızı şişirmek için herkesi, her şeyi sömürmek istiyorduk. Aslında bir alternatif vardı ama o kadar uzakta ve yapılamaz görünüyordu ki hemen vazgeçiyorduk.

Happy rich banker celebrating income growth

Öyleyse çözümü doğa getirecek. Hangi görüşü savunduğuna bakmayacak, nereli olduğuna bakmayacak, ten rengine, boyuna, ne marka kıyafet giydiğine, omuzunda kaç yıldız taşıdığına, ofisinin gökdelenin kaçıncı katında olduğuna bakmayacak. Virüsler ve doğal afetlerle eşit olmaya mecbur edecek. Hep beraber temel ihtiyaçlardan başka her şeyin yalan olduğunu anlamamızı sağlayacak. Karnını doyuracaksın, barınacaksın ve bir ailen olacak. Bunun dışında aldığın her şey için doğanın denetiminde olacaksın. Böyle davranmak için çok geçerli bir sebebin olacak, yaşamak!

Seedling new baby forest spring Free Photo

Amerika’nın bazı şehirlerinde zengin azınlığa olan öfke büyüyor. Hatta birkaç lüks konuta saldırılar bile olmuş. Zenginler bölgeyi terk etmek istemişler ama öfke o kadar büyükmüş ki evlerinden dışarı bir adım bile atamamışlar. Suç oranları artmış ve huzursuzluk hâkim olmuş. Böyle şeyler umarım olmaz. Olmasına da gerek yok. Çünkü her iki tarafın da ihtiyacı olan basit bir eğitim: “ihtiyacından fazlasını ver” eğitimi.

Portrait of unhappy african boss having mad expression pointing his index finger, looking angrily and frowning as if accusing or blaming you for mistake. selective focus on man's face Free Photo

Bu, insanın insanı zorlamasıyla olmaz. Daha önce tarihte sayısız denemesi oldu, hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Dışımızı değil, içimizi değiştirmemiz gerekiyor.

Female tourists spread their arms and held their wings

Küçükken babam ablama bir gofret aldığında eğer bana almamışsa doğal olarak gider isterdim. Ablam tabii ki paylaşmak istemezdi. Babam kaşlarını çatıp, “ver” diyene kadar da beni yok sayardı. Sonra babamın öfkesinden çekindiği için istemeye istemeye gofreti bölerdi. İçinden vermek istemediğini bilirdim. Ama korkuyla verirdi. Babamın olmadığı bir yerde asla gofretini paylaşmayacağından emin olurdum.

Front view of stack of wafers

İşte, yetişkinlikteki alma verme dengesizliğimizin hali de böyle. Vermek istemiyoruz. Korkudan, yalancıktan, herkese kendimizi ispatlamak için ya da iyi kalpli görünmek istediğimiz için değil, ihtiyacımızdan fazlasının, kendimiz de dâhil, kimseye bir faydası olmayacağını bildiğimiz için vermeliyiz. Bu da ancak ortak bir müfredatı temel ihtiyaçlarımızın karşılanmasını garanti ettiği için hayat boyu öğrenmekle olur.

Row of books as background, literature concept

Bu müfredatta yaşam koşullarının eşit olması en yüksek seviyede takdir edilip, öğretilmelidir. Tek bir yaşam standardına gönüllü olunmalıdır. Bunu hükümetler ya da çok varlıklı insanlar yapmayacak, insanlar kendi istekleriyle birey birey bu hayat tarzını benimseyecekler.

Black shoes standing in yellow circle on the asphalt concrete floor. comfort zone or frame concept. feet standing inside comfort zone circle

Neden yapayım bunu diye soruyorsan sebepler şunlar;

  • Gezegenin kaynakları azaldı.
  • Ozon tabakası deliniyor.
  • Ağaçlar hızla tür bakımından azalarak tükeniyor.
  • Arılar çok yakında yok olacak.
  • Çekirgeler mahsullerimizi yiyecek.

Big green grasshopper

“Ama insanlara temel ihtiyaçlarını verirsek parazit gibi yaşarlar.” diye düşünüyorsan, bu doğru değil. Bir ailenin temiz bir konutta yaşaması, bir arabasının ve hafta da birkaç kere arkadaşlarıyla dışarı çıkabilmesi, yılda bir iki kez tatile gidebilmesi lüks değil. Bunların zaten olması gerekir. Ama herkes için! Bunlara sahip olmak kimseyi parazit yapmaz. Sadece insanları bundan daha fazlasını almamaları için eğitmemiz gerekiyor. Lüks araba koleksiyonu olan insanlar var! Bunun kimseye yararı yok.

Dealer cars for sale

Virüsten korkuyoruz, belki uyuyamıyoruz, gerçek sürekli değişiyor ve çok endişeliyiz. Önümüzdeki ay ne kadar kazanacağımızı ve gelecekte bizi neler beklediğini merak ediyoruz. Oturup bunları düşünmek, her şey geçene kadar beklemek çözüm değil. Kendimizi bu yeni hayata adapte etmemiz gerekecek. Barınak, yemek ve aileden başka hiçbir şey talep etmemeliyiz şu anda. Ailede bir kişinin çalışıyor olması son derece yeterli, o da günde maksimum altı saat. Anne ya da babadan biri mutlaka evde, çocuklarla kalmalı. Bu herkes için geçerli.

Young attractive man sitting on sofa at home working on laptop online, using internet

Birlik olmuş bir dünya insanları toplumu inşa etmeliyiz. Filmler, tiyatrolar, kitap, sanat… Bunların hepsi yeni, eşit yaşam biçiminin en avantajlı, en güzel yönlerini göstermeli.

Vintage cinema videocamera

Korkma! Şu an sahip olduğundan daha azına sahip olman gerekmeyecek. Sadece lüzumsuz üretim ve tüketim duracak, insanlarla doğru ve dengeli bir iletişim içinde olmak, eşit olmak en çok elindekileri kaybetmekten korkanlara iyi gelecek.  

KIZ KIRMIZI ÜZÜM SUYUNDA PATİSKA BOYADI

Hatırla! Sen ve ben birer kazandık. Ağız kısmında çeşitli desenleri olan çelik kazanlar. Güneşte parıl parıl parlayan yüzeyimize hayran olan, ama belli ki kalabalık bir ailede yemek pişirmesi gereken, şişmanca bir kadın bizi satın almıştı. Güzel olduğumu, senin parlak yüzeyinden yansımama baktığımda anlıyordum. Ağız kısmımda çepeçevre boncuk mavisi işlemeler, kulplarımda iç içe geçmiş üçgen helezon çizimleri vardı.
 
Senin de benden geri kalır yanın yoktu. Pek güzeldik, acerdik.
Kadın beni sol seni sağ aline almıştı. Bizi evine doğru götürürken bana, “Önemli olan doğanın kanunlarını tutmakta gönüllü olman.” demiştin. Bu halimle kaldığım müddetçe doğanın kanunlarını tutmakta ne vardı? Billur gibi soğuk su içime doldurulur, krem etkili deterjanlarla, yumuşacık süngerlerle yıkanırdım. Bana uygun olan da buydu. Mutlu olduğumu görmekten memnundun. Ne demek istediğini tam olarak anladığımı sanmıştın. Ama ne gezer.
 
Kadın beni tuttuğu gibi kendine benzeyen kızına yaktırdığı ateşin üzerine koyuverdi. Oldum olası sevmem, kokulu tereyağını içime boca etti. Sarımsak, soğan, karnabahar… Kötü kokulu ne varsa üzerine ekledi. Kömür karası, is pisi, çirkin bir kazana dönüşmem yirmi dakika içinde oldu. Perişan olduğumu görünce, “Senin kazan olmandaki amaç, güzel olmak değildir. Porselen ve plastik kaplar kendi hayatlarını yaşayacaklar. Yüzün gözün is içinde, göğe yükselen ateşlerin tam ortasında, içinde yağ ve kokulu sebzelerle olduğunda bunun ne için olduğunu düşün. Senin kaplar paşasıyla bir anlaşman var. Onun da doğanın ta kendisiyle. Pazara götürülmeden, satışa çıkarılmadan önce kaplar paşası sana da bana da çelik ve büyük kazanlar olma sorumluluğunu üzerimize alıp almadığımızı sordu. Eğer almasaydık, yapıldığımız çelik hammaddesinden suibriği, belki küçük bir çaydanlık olarak üretilecektik. Ama biz, karşımızda duran heybetli bir çelik kazanın görüntüsüne hayran kaldık ve kendimizden diğer kaplara aktarılması sorumluluğunu üzerimize aldık.” demiştin.
 
Şimdi ikimiz de birçok maceradan geçmiş ama hafızamızı kaybetmiş olduğumuzdan, hatırladıklarımı sana anlatıyorum. Hatırladıkça gözlerin biraz daha parlıyor. Boy aynasının önünde kendine bakarken biraz daha hatırlıyorsun. Her buluşmamızda biraz daha anlatıyorum. Her şeyi hatırladığında son yolculuğumuza çıkacağız. Kolay olmayacak ama vazgeçmeyeceğiz.
 
Bir gün şişman kadının kendine benzeyen kızı, çalı çırpı toplayıp, yine büyük bir ateş yakmıştı. Seni ateşin üzerine koydu. Kırmızı çekirdekli üzüm salkımı dolu, dokuz kevgiri içine boşalttı. Koyu kırmızı, mis kokulu bir şerbet fokurdarken, bembeyaz patiska parçaları getirdi. Birer ikişer patiskaları içine attı. Tahta bir kepçe ile iyice bastırdı. Rengi epey kırmızı olana kadar bekleyecekti.
 
Kız bahçeden evin içine geçince, sen de bana kaplar paşasına verdiğim sözün ne anlama geldiğini anlatmaya başladın; “Önemli olan kaplar paşasına verdiğin sözü tutmaktır. Mesela ben, büyük bir kazan olarak bolca yemek pişirmek için tasarlandım, ama kız, içimde patiska parçalarını üzüm suyunda boyuyor.
 
Bir kazan kendisi için yemek pişirmez. İçindeki sebzeler, et ve bakliyat, kepçe kepçe küçük kaplara aktarılır. Birazcık yemek bulaşığı bile kalsa, herkes karnını doyurduktan sonra bulaşık ilacı sürülmüş köpüklü süngerle temizlenir, bol su ile durulanır. Tek bir zerresi bile kazanın içinde bırakılmaz.
 
Bazen gözümüzü korkutan koşullar olur. Tutar birisi içimizde kumaş yıkar, çalı çırpıdan yakılmış sakin bir ateş üzerine konmak yerine, benzin dökülmüş deli bir ateşin üzerine konulursun. Burada önemli olan kaplar paşasına verdiğin sözü hatırlamaktır. Kendin hatırlayamazsan, sana en yakın çelik kazana sorarsın.”
 
“Peki, kaplar paşasına sorumluluk aldığıma dair verdiğim sözü tuttuğumu nereden anlayacağım?”
 
“Bunun ölçüsü zaman zaman değişecek. Ama sorumluluğunu en çok yerine getirdiğin zamanlar, yemeğin senin içinde pişmesinden, kepçe kepçe porselen ve toprak çanaklara doldurulmasından memnuniyet duyduğun zamanlar olacak. Yüzün gözün is pis olmuş ne umurunda!”
 
“Peki, içinde bulunduğum durumdan nefret edersem, kaplar paşasına ve doğaya karşı hiçbir sorumluluğu olmayan toprak ve porselen çanaklara karşı kötü hisler geliştirirsem, onları kıskanırsam, keşke onlar gibi olsaydım gibi düşüncelere engel olamazsam ne yapacağım?”
 
“Ben bu yüzden senin yanındayım. İşte böyle hisler içinde olduğunda yüzümüzü doğaya döneceğiz. Bizim sorumluluğumuzu taşıyacak gücümüz yok, bize yardım et diyeceğiz. Önce kendi aramızda sonra da porselen, toprak ve plastik kaplar arasında anlaşma gücünü bize ver diyeceğiz. Kaplar paşasına verdiğimiz sözü bize unutturma diyeceğiz.” demiştin.
 
Biz bir çift büyük çelik kazandık. Yan yana olmanın faydasını ateşlerde yanarken de görmüştük. Bolluğu alıp, tek bir zerresini kendimize bırakmadan aktarmayı öğreniyorduk. Kendimiz için parlak olmaktansa, diğer tüm kaplar için is pis içinde olmaktan mutlu olmayı umuyorduk.
 
Şişman kadının kendine benzeyen kızı, üzüm suyunda boyadığı patiskaların kenarını tığ işi süslemişti. Bizi kömür karasından temizleyip, üzerimize örtmüştü.

HEM HÜMANİST HEM MİLLİYETÇİ!

Bugün sana milliyetçilikle evrensel olmak bir arada olabilir mi ondan bahsedeceğim. Bu konu hakkında çoğu insan kararsız. Yani eğer vatansever bir insansan tabii ki diğer ülkeleri düşman olarak görmen gerekiyor sanki. Etrafımız düşmanlarla çevrili. Tamamen bir genelleştirmeyle karar veririz. Etrafımızdaki herkes düşman olabilir mi gerçekten?

Farklı olanı düşman ilan etmeye bayılırız. Çünkü burada aynı yemekleri yiyoruz, benzer evlerde yaşıyoruz, aynı kültürün çocuklarıyız ve bu, bizi güvende hissettiriyor. Ama öbür tarafta da hümanist olmak, insanı farklılıklarıyla değil, insan olduğu için sevmek var. Bu çelişki tüm dünyada çok yaygın. Yani milliyetçi dediğimizden Almanya’da da var, Amerika’da da var. Onlar da en mükemmel milletin kendi milletleri olduğunu düşünüyorlar. Hal bu ki hem hümanist hem de milliyetçi olmak mümkün. Birinden birini tercih etmek zorunda değiliz. İkisi de olabiliriz.

Bu tamamen bana bağlı. Yani niyetim çevreme faydalı olmaksa, sevgiyse ve kendi bencil isteklerimi ikinci plana atabiliyorsam, hem milliyetçi hem de hümanist olurum. Çünkü ikisi arasında fark yok. İkisi de diğerlerine faydalı olmakla ilgili. Burada milliyetçiliği içinde bulunduğun toplum için faydalı işler yapmak, onları sevmek olarak tanımlıyorum. Hümanizm de insan sevgisi olduğundan, hiç de birbiriyle çelişmiyor.

Eğer benim isteğim, iyilik yapmak, sevmek ise o zaman ülkemin sınırları dışında olması bir fark yaratmaz. Her milletle yakınlaşmak, kültür değişimi yapmak, onlar gibi olmaktan korkmadan iletişim kurmak isterim.

Bu söylediklerim, gelişmiş insanın özelliği. Küreselleşmenin, tüm dünyayı dost kabul etmenin çıkarlarımıza da uygun düştüğü bir gerçek. Bencilce düşünsek bile diğer ülkelere ekonomik bir pazar olarak baksak bile, bu kesinlikle insanı daha zengin yapacağından ki bizim ülkemizde çok mümkün dolar bu kadar yükselmişken, o zaman insanların milliyetçiliğinin iyice azaldığını görürüz. Yani ithalat, ihracat yapan adam, toplum içinde çok milliyetçi görünse bile, bu işten para kazandığı için ekonomik bağlantısı olan ülkelere karşı bu tavrını yumuşatır.

Bu durumda iki çeşit insan olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan bir tanesi, kendisine yakın olan her şeyle sorgusuz sualsiz dost olup, kendine benzemeyen uzak gördüklerine düşman kesilenler, diğeri ise, sevgi özelliğini genişletip, zihnindeki sınırları kaldıranlar.

Hem milliyetçi hem de hümanist olabilirsin. Önce en yakınındakileri seversin, sonra kendini biraz daha geliştirip, tüm dünyayı sevmeye başlarsın. Çünkü kendi duvarlarımın dışında kocaman bir sistem olduğunu görürüm. Milliyetçilik bir öğretmen gibi bize etrafımızdaki insanları nasıl seveceğimizi öğretir, sonra bu öğrendiklerimizi kullanarak işi büyütüp, tüm dünyayı sevmeye dönüştürürüz.

Bazen işler yolunda gitmez ve etrafımızdaki duvarlar yükselir, sınırlar iyice kalınlaşır, milletler iyice içine kapanır ve dışarıdan kimseyi içeriye almadığımız gibi, içeriden de kimsenin çıkmasına izin vermeyiz. Bu bir süre böyle gitse de sonra bıkkınlık yaratır ve kendi ülkesinden, kendi insanlarından nefret eden bireyler ortaya çıkar. Bunların sayıları gittikçe artar.

Bunun sebebi ise şudur; hepimiz iç güdüsel olarak dünya vatandaşı olduğumuzu ve sonradan çekilmiş sınırların ötesinde genetik olarak bağlı olduğumuzu biliriz. Hepimizde biraz Alman, biraz Arap, biraz Türk ve biraz da Rusluk vardır. Sonra tekrar ticari ve insani ilişkiler başlar, o zaman da tekrar kendi kültürel ve milli değerlerimizi, geride kaldığını düşünüp, yükselişe geçiririz.

Bu böyle sürer gider, yani duruma göre daha hümanist ya da daha milliyetçi olabiliriz. Her ikisini de yapabileceğimizi fark edince ben çok mutlu olmuştum. Böylece iki akılla düşünebiliyorsun. Ve kötü giden, dışlayıcı bir olayla karşılaştığın zaman da bunun geçici olduğunu, tüm tarih boyunca tüm dünya milletleri için düşe kalka bu noktaya gelindiğini ve hepsinin gelişim ve dönüşüm için yaşanan deneyimler olduğunu anlıyorsun.

SEVGİ SATIN ALINIR MI?

Neredeyse bir ayı bulan bu uzun zamanda anlatacaklarım iyice birikti. Bu sefer diğerlerinden daha uzun bir içerik olacağını düşünüyorum. Öncelikle https://pinarhanpolat.com/genel/issizlige-cozum-var-mi-her-sey-dusuncede-baslar makaleme cevap olarak uzun bir mail yazan Ahmet Helvacı’ya çok teşekkür ederim. Ayrıca sabırla bekleyen bir-iki okuyucuma karşı da yazı yazmadığım için sorumlu hissettiğimi görmek, benim için çok orijinal bir deneyim oldu.

Bu süreçte iki konu aklımı meşgul etti;

  1. Bu dünyada insanın hissedemeyeceği hiç bir duygu yok, onu anladım. Yani nefret, sevgi, şaşkınlık ve bunların karışımı olan her duyguyu yaşamak üzere programlanarak dünyaya gönderilmişiz. Sadece çaba harcayarak, hepsini yaşamadan bu dünyadan gitmemekte fayda var. Bunların her birinin içinde gizli hazineler, kendini tanımak için saklanmış sırlı kapılar var.
  2. Birinci maddeye bağlı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, tüm bu duyguların içinden geçmenin tek yolu, bir şekilde tüm dünya ile bağlantıda olmamdan geçiyor. Hem bağlantıda olmalıyım hem de bağlantıda olmayanları bağlamalıyım.

3-4 gün kadar aralıksız kendimi düşündüm, aman ne ızdırap anlatamam. Çünkü her şey gözüme batıyor. Sürekli konfor arıyorum, yok efendim oturduğum sandalye sert, yok efendim akşam yemeği güzel pişmemiş, ayran tuzsuz olmuş, ev darmadağınık toplamak istemiyorum, kolumu kaldıracak halim yok, zaten dünya niye böyle ki, aman tanrım yaşamak ne kadar zor ve meşakkatli…

Ama kendimi düşünmeyi bırakıp, arkadaşlarımla iletişime geçince işler değişti. Onların da aynı sıkıntıyı yaşadıklarını fark ettim. Beraber yemek yeyince yemeğin tuzsuz olduğunu fark etmiyorduk. Arkadaşlarımdan biri kek yapmış, kabarmamış, olsun, şekeri de fazla kaçmış ne fark eder, nezaket icabı bile olsa, “ne güzel olmuş, yediğim en güzel kekti.” demek ve arkadaşımın gözlerinde gördüğüm o pırıl pırıl gülümsemeyi ve memnuniyeti hissetmek kelimelere sığmayan bir anlayış. Ben bu yaşımda yeni keşfediyorum bunları. Taş yesen oluyor işte o saatten sonra. Ama maalesef her şey böyle kalmıyor, şimdi hala maalesef dediğim kötü hislerin de zamanla, en az nezaket, sevgi gösterisi ya da huzur kadar önemli olduğunu anlayacağım bir zamana gelebilmeyi istiyorum.

Biraz da doğaya baktım. Bildiğin kuşlara böceklere falan işte, onlar kendi aralarında anlaşmışlar, hepsi istisnasız birbirine yardım ediyor. Kendileri için değil, doğadaki diğer unsurlar için yaşamaya söz vermişler sanki, herkes ihtiyacı olan kadarını alıyor ve geriye kalan her şeyi hatta vakti geldiğinde aldığı her şeyi de doğaya iade ediyor. Sadece insan böyle değil. Ben de öyle değilim. Bunu anladıktan sonra nasıl doğanın bütünü gibi olabiliriz sorusu geldi aklıma. Onu taklit ederek dedim. Ama bunu tek başına yapamayız. Doğayı taklit etmek insan için çok zor. Çünkü bizlerin içinden geçmesi, deneyim etmesi gereken duygular var. Mesela nefret edip, sonra o nefret duygusundan uzaklaşmak için karşıtı olan sevgiye doğru çekilim hissediyoruz. Hep sevginin olduğu, kimsenin kimseyi kırıp üzmediği yerde iyilik ne, onu da anlamıyoruz.

Birlik duygusunun çok önemli olduğunu bir kez daha anladım. Bir bütünün parçası olduğumuzu, fiziksel olarak insanlar ve tüm doğa arasında bir mesafe olsa da aslında bunun bir göz yanılması olduğunu ve tekrar hepimizin bu birlik duygusunu uyandırmamız gerektiğini hissettim.

Hepimizin görevi de bu birlik duygusunu ne olursa olsun ayakta tutmak. Çünkü gidecek başka bir yerimiz de yok. Bu evrende, bu dünya üzerinde iyi geçinmekten ve birbirimizi sevmekten başka çaremiz yok.

Peki kötülükleri oldukları anda kabul edemesek bile onları kullanarak nasıl ilerleyebiliriz? Açıkça söylemem gerekirse, olay anında bunu yapamıyorum, o kadar öfkeleniyorum ki o anda karşımdaki insanı bir kaşık suda boğasım geliyor. Ama sakinleştikten sonra kötü diye bir şey olmadığını ve sadece doğa tarafından insana zıt bir yardım gönderildiğini anlıyorum. Aslında nasıl da doğal olana karşı geldiğimizi, asla doğa ile aynı fikirde olmadığımızı anlamak için bir işaret. İyiyi sevdiğimiz kadar kötüyü de sevdiğimiz zaman aynı doğa gibi davranabileceğiz.

Mesela bir kedi öldüğünde doğa onu alır ve bitkilerin köklerinden besin olarak tekrar bünyesinde değerlendirir. Kedinin ne şekilde öldüğüyle ilgilenmez. Kötü bir adam tarafından boğulup mu öldürüldü yoksa doğal ortamında yaşlanıp mı öldü bakmaz buna, onun için ikisi de bir. Ve bu benim için hala kabul etmesi çok zor olan bir konu. Eminim tüm dünyadaki duyarlı insanlar için de öyle. Yine de her türlü cezalandırma sistemine rağmen hatta öldükten sonra cehennemle korkutmalara rağmen gözüme kötü görünen olaylar devam ediyorsa, bunun bir sebebi olmalı. Kaldı ki insan unsurunun karışmadığı yerde kötü diye bir şey de görmüyoruz. Çünkü aslanın geyiği yakalayıp parçalaması bile doğal sistemin ürünü ve bir sorun değil kendi ortamlarında. Ama insan öyle değil. Gururu var, inadı var, nefreti var, hatta birini diğerinden daha çok sevdiği için iyi bir duygu olmasına rağmen dengesizlik yaratması var.

Bu duygulardan utanç ve kıskançlığın ise insan hayatında çok önemli yeri var. Utanç veya kıskançlık olmasaydı, hareket etmeme gerek kalmazdı. Diğerlerini benden daha başarılı gördüğüm zaman, içimde, “ben de onlar gibi olayım” diye bir his uyanır. O yüzden çevremizde nasıl insanlar varsa biz de çok geçmeden onlara benzemek için çaba harcarken buluruz kendimizi. Nasıl biri olmak istiyorsak, öyle insanların arasında yaşamaya çok dikkat etmeliyiz. Bunu yapmadığımız her saniye olmak istediğimizle olduğumuz kişi arasındaki mesafe açılır.

Aslında her sabah tıpkı bir hayvanın uyuduğu mağarasında uyandığı gibi güne başlıyoruz. Utanmasak akşama kadar yatarız. Ama etrafımızda rekabet etmemiz gereken, onların sahip olduğu özelliklere sahip olmamız gereken bir sürü insan var. O yüzden istesek de istemesek de uyanıp işe gidiyoruz ya da okula gidiyoruz. Bunlar hep eğer yapmazsak toplumda utanacağımız için yaptığımız işler. Bunu bilinçsizce yapmış olabiliriz ama artık biliyoruz ki sistemi akıllıca kullanabiliriz. Sabah mağarada uyanmış bir hayvan iken, gün içinde insana dönüşüyoruz madem bunun iki yolu var: ya olmak istediğimiz insanların yaşadığı çevreye hayatımızı taşıyacağız ya da bizim gibi kendini değiştirmek isteyen insanlar bulup, ki 5-7 kişi olması yeterli, tıpkı bir aktör gibi hep beraber olmak istediğimiz, yaşamak istediğimiz toplumu taklit edeceğiz.

Bu 5-7 kişi iyi bir çevrenin taklidini yapa yapa aynı bir hücre gibi çoğalarak tüm sistemi meydana getirebilir. Ancak çok iyi rol yapan 5-7 kişi bulmak son derece önemli, işin püf noktası da burada zaten. Bu arada doğru rol yapmak şart değil. Bu da işi kolaylaştırıyor. Sadece bir bebeğin yürümeyi öğrenmeye çalışması gibi. Bir bebek yürümeye çalışırken binlerce kez düşer ve sayısız hatalı hareketten sonra ancak iki ayağı üzerinde durabilir. Ayrıca biz yetişkinler bunu son derece sevimli buluruz. Kimse bebeğe yürümeye çalışırken düştü diye kızmaz. Doğa da bizim sadece kendisine benzememiz için çaba harcıyor olmamızı istiyor. İlk denemede başarılı olmamızı değil.

Kayıtsızlık da iyi değil benim için. Öfkelenmek de iyi, mutlu olmak da, ama tepkisiz olmak iyi değil. Bir şekilde doğanın bizim için hazırladığı deneyim kazanma oyunlarından birer birer geçmeye çalışacağımıza söz vermemiz gerekiyor. Ama tepki etrafa değil, kişinin içinde olacak. Yapabildiği kadar.

Bir şey mi eksik hayatında? Başlayacaksın onu nasıl tamamlarım diye düşünmeye. Her şey tamam mı, hiç bir ihtiyacın eksiğin yok mu? İşte o zaman da neyim eksik diye araştırmaya başlayacaksın.

Ben en büyük eksikliğimin arkadaşlarımı yeterince takdir edememekte olduğunu gördüm. Hal bu ki bir insanın ilerlemesinin sadece iki yolu var:

  1. Ya arkadaşlarını takdir edecek, onları kendisinden daha akıllı ve yetenekli görecek.
  2. Ya da arkadaşlarının hep iyi yanlarını görecek.

Böylece arkadaşlarından, yani oluşturdukları, rol yaptıkları sahneden, yapay da olsa iyi çevreden, olumlu bir şekilde etkilenerek ilerleyebilir. Dediğim gibi bunun için çok kişiye de ihtiyacın yok, 5-7 kişi olması yeterli. Bu kişiler birbirine söz verecek, iyi geçineceklerine, bir anlaşmazlık yaşarlarsa, ne olursa olsun bir arada kalacaklarına ve birbirlerini sevmeye çalışacaklarına söz verecekler.

Bunun önündeki en büyük engel ise benim kendi çıkarımı düşünmem. Bu duygudan çıkmak o kadar zor ki. Hatta tek başına bir insan asla bu kendi çıkarını düşünme durumundan ayrılamıyor. İçimdeki ses izin vermiyor. İşte bu sesten kaçmanın tek yolu da aktör arkadaşlarının yanına koşup rolünü yapay da olsa oynamaktan geçiyor.

Bunun sonun da ne mi olacak. Tahminim şu, muhtemelen sevmeye çalıştığın kişileri gerçekten sevmeye başlayacaksın, yalandan çıktığın yolda artık arkadaşlarının ihtiyaçları sanki kendi ihtiyaçlarınmış gibi sende sorumluluk oluşturacak. İki kişiyken tek bir sandalye varsa, oturması için ona vermek isteyeceksin. Onun dinlenmiş olmasından dolayı dinlenmiş hissedeceksin. Sonra bu dalga dalga yayılacak, sevgiyi böyle rol yapa yapa satın alacaksın.

Bugün anlattıklarım sandığım kadar uzun sürmedi. Yine de sabırla dinleyen ve çok sıkıcı bulan herkesin çok önemli bir yeri olduğunu, henüz hepsine eşit yaklaşamasam da hissediyorum. En kısa zamanda iyi ve kötünün aynı kaynaktan geldiğini ve doğanın bizi geliştirmek için nasıl da değişik deneyimlerle bizleri büyütmeye çalıştığı anlayışına gelebilmeyi diliyorum.

Herkesin kendi sandalyesini yanındaki arkadaşına verdiği bir dünya diliyorum.

Not: Okuyucum Ahmet Helvacı’nın kaleme aldığı makalesi aşağıdadır: 

İşsizlik nedense benim için bir dert hiç olmadı. Bunda erkek olmamın ve liseden beri bir şekilde çalışıyor olmamın sebebi olabilir.

Kadınların çalışması hep sancılı olmuş diye tahmin ediyorum. Bizim gibi doğu toplumlarında kadınların yeri erkeklerinin yanı anlayışı olsa gerek. Modern zamanda da bu mesele şekil değiştirmiş olsa da hep aynı. Örneğin işletmeler kadın çalışanlara erkek çalışanlarla aynı belki daha fazla iş yapsada düşük ücretler vermesi.

İşsizlik aslında bir devlet sorunu yani bunu çözse çözse devlet gibi zor gücü elinde tutan bir güç çözer. Çözmelide. İşletmeler kar odaklı oldukları için karı artırmayan hiçbir konuda ellerini taşın altına sokmazlar. Sokmayacaklarda.

Benim hayat öyküm meslek lisesi elektrik okuduktan sonra iki yıllık uzaktan elektronik okuma ile başladı. Bu okuma sırasında da çalışıyordum. Çok büyük paralar kazanmıyordum. Spor olsun diye çalışıyordum. Hatta hiç para tutmasını öğrenemedim. Hala da öğrenemedim. Hep istanbulda yaşadım. Küçük şehirlerde yaşamın nasıl bir şey olduğunu bilmem.

Hayat beni elektrik elektronik mesleğinden web yazılım mesleğine doğru sürükledi. Çırak olarak yetiştim yazılım mesleğinde. Senin öğrendiğin gibi eğitim videolarıyla öğrenmeye başladım. Hatta bir kelime bile anlamadan ingilizce eğitim videoları izleye izleye. Ve işi bilen kişilerin yanında çalışa çalışa. Bir bilgisayar veya yazılım mühendisi kadar iyi bir yazılımcı değilim ama ortalama bir web projesini tamamlayacak bütün becerilere sahibim.

Çok adı sanı duyulmamış yerlerde çalışmaya başladım. Çalıştığım yerlerin bir kısmı sonradan battı. Belki bana yatırım yaptıkları için battı. Ama edindiğim bilgi benim yanıma kar kaldı. Öyle ki şu anda Akınsoftda yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum. Bu meslek ile alakalı hiç bir kanıtlanabilir eğitimim yok.

Bu arada küçük şehirlerde hayat nasıl oluyor diye Konya Akınsoft’tan teklif alınca hiç düşünmeden kabul ettim. Şuan Konyada yaşıyorum. Ama yaşım ilerlediğiden daha çok içime kapanmaya daha az sosyal olmaya başladım. Konyalı kimse ile bir muhabetim yok.

Ben de kitap okumak istiyorum ama kitap okumamak için bir sürü bahanem var. Örnek bir e kitap okuyucusu almak istiyorum. Çünkü fiziksel olarak kitaplar büyük ve ağır nesneler onları alıp biriktirmek ayrı bir zevk fakat bana yük gibi geliyor. Elimin altında telefon ve bilgisayar var istesem onlar ile okuyabilirim. Ama mesele başlamaya bahane olunca çokça bulunuyor.

Okuma yaparken de ufak tefek yazma denemeleri yapmak istiyorum. Hikaye yazmak çok ilgimi çekiyor. Ama önce bol bol okumalıyım diye yine yazmaya başlamaya bahanelerim var.

Sanat ile alakalı felsefecinin birinden şöyle birşey duymuştum. Beni çok etkiledi. Bilim hakikati deney ve gözlemle arar. Felsefe ise mantıkla. Sanatın hakikat aramak gibi bir derdi yoktur. Sanat hakikati yaratır. Demişti.(https://youtu.be/UekN8y4X2-A?t=4450) Hakikat yaratmak fikri bana çok iyi gelmişti. Çünkü sanat çok elit insanların uğraşabileceği bir şey olarak düşünürdüm hep. Halbuki hayal kurabilen hayal ettiği evreni yaratabilen herkes sanat yapabilir.

Mesela işsizliğin hiçbir zaman sorun olmadığı bir evrenin hayalini kurup böyle bir evren yaratabiliriz. Belki ilerde bu evren bu ütopya gelecek nesiller için gerçekleştirmeye değer bir hayale dönüşebilir. Ve bir hakikat yaratılmış olur. Çok etkileyici.

Enerjini kaybetmemeni temenni ederim.

İŞSİZLİĞE ÇÖZÜM VAR MI? HER ŞEY DÜŞÜNCEDE BAŞLAR!

Bugün sana işsizlikten ve bunu nasıl avantajmış gibi kullanabileceğimizi anlatacağım. Bazı söylediklerim hiç hoşuna gitmeyecek çünkü tamamiyle gerçek. Ayrıca sosyete pazarlarından ve arkadaşlarımla nasıl kitap okuduğumdan da bahsedeceğim.

İki haftadır sürekli yollardayım. Şu an Konya’dayım ve eve döndükten sonra mı yeni bir yazı yayınlasam diye karar veremedim. Söyleyecek bir şey de bulamadım. Sosyete pazarlarına gitmeyi oldum olası çok severim. Gelmişken buradaki sosyete pazarına da uğradım. Ama hiç de eskisi gibi değildi. İç Anadolu ile İstanbul’un tekstil bağlantısı kesilmiş gibi hissettim. Pazar esnafı adeta sözleşmiş gibi aynı ürünleri getirmiş. İnternet sitesinde gördüğüm 50 liralık eşofman takımının aynısı, 100 liraya satılıyor.

Anladığım kadarıyla satış işinde de dijitalleşen, e-ticarete şans veren firmalar pazarın büyük kısmını ele geçiriyor. Pazarlar sadece ürünlere bakıp almayan, gezmek için gelmiş insanlarla dolu. İstanbul’a döndüğümde Terkos Pasajına gitmeyi düşünüyorum ama aynı durumla karşılaşmaktan da biraz çekiniyorum.

Eskiden yani 10 yıl falan önce, Konya’da çok güzel sosyete pazarları kurulurdu. Öyle renkli ve çeşitli ürün bulunurdu ki her bütçeden insan poşetleri dolu dolu evine dönerdi. Şimdi yoğun bir şekilde, kullanılmış eşyaların ara tezgahlarda satıldığını, diğer fason üretim mallarının da değerinin üzerinde satılmaya çalışıldığını görüyorum.

Konya’da sosyete pazarlarının tadı kaçmış kesinlikle. Esnafın bir an önce kendini toparlayıp, gençlere ve öğrenci bütçesine uygun ürün getirebilmesini diliyorum. Ben böyle söyler söylemez aklıma zamanın değiştiği, artık istediğimiz kıyafetlere, eşyalara internetten kolayca ulaşabildiğimiz, bir kaç yıl içinde de üç boyutlu yazıcılarla ne istersek onu üretebileceğimiz geldi. Belki de sosyete pazarlarının gelecekteki şekli şemali değişecektir. Tekstil sektöründe makineleşme, otomasyon son derece gelişmiş durumda olduğu için üç boyutlu yazıcılara bu alanda ihtiyaç duyulmayabilir.

Bu yazımdan önce, bir tilkinin ne olursa olsun geri dönmediği yolculuğundan bahsetmiştim. Ben de şu an öyle bir durumdayım. Uzun zamandır ne pazarlar ne de kıyafet alışverişleri dikkatimi çekmiyordu. Pazarlarda gezmeyi seviyorum ama yaklaşık 4 aydır tezgahları karıştırmakla harcayacağım süreyi dolduran çok kıymetli uğraşlar buldum. Bunlardan bir tanesi messenger ya da whatsup gibi bir uygulamayla beraber kitap okuyabileceğim bir arkadaşımla kitap okumak. Bazı arkadaşlarımla durumu abartıp, aynı anda okuyarak iki kişilik koro haline geldiğimiz de oluyor.

Önce tek başıma okusam daha çabuk bitiririm diye düşünüyordum ama şimdi beraber kitap okuduğum arkadaşlarımla çok daha nitelikli bir iletişim halinde olduğumu fark ettim.

Sosyete pazarına gitmeyi bıraktığımdan beri hayatıma giren bir başka uğraş da web sitesi yapmayı öğrenmeye başlamam oldu. WordPress kullanmayı temel seviyede öğrendim ve ufak tefek işler yapmaya başladım. Bunu yaparken yüzümde hınzır bir gülümseme oluştu çünkü hiç eğitim almadığım bir alanda, eğitim videosu izleyerek yetkin hale gelinebileceğini keşfettim. Bu bilgiyi kendime saklamak istedim. Neden? Çünkü hem ilgilenmeyenlerin yapamayacağı bir iş öğrendim, hem de bu işin eğitimini alanlardan iş çalacakmışım gibi bir his oluştu içimde.

Bir komşumun üniversiteden iki yıl önce mezun olmuş harita mühendisi kızının işsiz olduğu için bunalıma girdiğini öğrendim. Özellikle gidip konuşamadım, ne diyecektim? Tüm dünyada milyonlarca işsiz var, sen tek değilsin, üzülme mi diyecektim? Ben de kızla konuşmamayı tercih ettim. Söyleyeceklerimi buradan söyleyeyim, belki sonra denk gelir okur, hem de onun durumundaki içinde benim de olduğum üniversite mezunu işsiz insanlar da okur.

Öncelikle açlıktan ölmeyeceksin bu konuda rahat olabilirsin. Yanlarında yaşamak istemesen de eğer bir ailen varsa çok şanslısın. Aileden kastım anne baban ya da doğrudan yanlarında yaşayabildiğin kardeş ve akrabaların varsa çok daha şanslısın.

Bu imkanları olmayan pek çok mezunun kağıt ve plastik toplayıcılığı yaptığını görüyorum. Kesinlikle iş bulamadıysanız toplayıcılık yapın demiyorum, yanlış anlaşılmasın, ancak yaşamak çok önemli, yaşama tutunmak çok önemli, ne olursa olsun çöl tilkisi gibi yolda kalmak zorundasın. Bugün şartların kötü olması yarın da kötü olacağı anlamına gelmiyor.

Şimdi kimsenin sana söylemediği bir şeyi tüm acılığıyla yüzüne söyleyeceğim. Sevgili mühendis arkadaşım, istisnai bir durum olmadığı müddetçe alanında iş bulamayacaksın. Bugün mühendislik firmalarında bile sana yaptırılacak iş evrak takipçiliğidir. Evrak takibi, müşteri bulma, danışmanlık hizmeti satma gibi işler mühendislik değil. Kendini kandırarak sadece maaş için çalışmak seni mühendis yapmaz.

10 yıl önce sosyete pazarları canlıyken belki bir tezgahta sen açardın ama artık yedi göbek pazar esnafı bile meteliğe kurşun atıyor. Çok klasik olacak ama ekmek aslanın ağzında.

İçin karardı biliyorum. Ama bu çukurdan kimse tek başına çıkamaz. Sana da hepimize de çağa uygun bir çözüm bulmak gerekiyor. Kıyafetleri makineler dikiyor, o yüzden tekstil işçisine ihtiyaç yok, binalar bile artık bilgisayarlar tarafından tasarımı yapılıp, fabrikalardan demonte olarak araziye getiriliyor ve arazi üzerinde robot tarafından monte ediliyor.

Çözüm temel ihtiyaçlar çerçevesinde toplumdaki her bireyin birbirine yardım etmesinde saklı. Artık bir iş yerine girip maaşlı çalışan olma, emekli olma devri çoktan bitti. Bir plan dahilinde yiyecek, barınma ve sağlıklı yaşama ihtiyacını toplumun yine kendisi sağlayacak şekilde birbirlerine yardım etmeleri mükemmel olur. Para olmadan mümkün değil diye düşünebilirsin ama bilgiyle ve okuduklarını uygulamakla mümkün.

Bu fikir çok ütopik, içinde bulunduğumuz sistemde imkansız diyenlere şunu söylemek isterim; daha iyi bir fikriniz var mı? Devlet bize baksın, fabrika açsın, işverenler bize iş versin, memur olup atanalım diye beklemek daha mı mantıklı? Belki haklısın, belki de toplumun bireylerinin birbirlerine yardım ederek yaşamaları sadece bir rüyadır, el birliğiyle temel ihtiyaçlarını ortak bir çalışmayla karşılamaya gönüllü olmaları mümkün değildir. Sana bunu haklı çıkaracak sonsuz sebep sayabilirim. Fakat bunu hiç denememiş bir kuşağız biz. Bir kere bile denemedik. Permakültür eğitim paketleri satmaktan öte gitmedi herkes için tarım yolculukları, kişisel gelişim eğitimleri pazarlamaktan öte gitmedi insanların ekonomik buhranlarının üzerini örtmeler. İş bulamayan herkes kişisel gelişim uzmanı oldu. Şimdi de benim gibi yazılım bilmese bile hazır yazılımları kullanarak web sitesi yapan grafik tasarımcı olan bir çok genç görüyorum.

Bunun da çok kısa bir zamanda daralacak bir pazar olması hizmeti veren kişi sayısının artmasıyla muhtemel. Ben artık, bu yıl dolar ne kadar yükselecek diye düşünmek istemiyorum, ya da kredi kartı borçlarını nasıl ödesem diye kısacık hayatımı endişe içinde geçirmek istemiyorum. Bu yüzden de sadece kendim için değil, işsiz olduğunu düşünen, geleceğini garanti altında göremeyen, her insan için belki de zamanımızın çok ötesinde bir çözümden bahsediyorum.

Bu yazı, sanki sadece işsiz mühendisler için yapılmış gibi görünebilir, ama herkes için. Yani bu yardımlaşma ve beraber yaşama kültürünü uygulamak için işsiz olmak gerekmiyor, hatta onlardan çok, günde 12 saatini evinden uzakta geçiren ve sürekli bir patronun baskısı altında yaşamaya çalışanlara daha uygun.

İnsanoğlu böyle işte, bir şeyin değerini ancak kaybettiğinde anlıyor. O yüzden hiç iş bulamamış biri işsizliğin kıymetini bilmez. Ama uzun saatler düşük ücretlere çalışanlar, yardımlaşma kültürüne çok daha yakın duracaklardır eminim.

Sana hala çok uzak bir ihtimalmiş gibi geliyorsa, sadece hayalini kur yeter. Parmağını bile kıpırdatma istersen. Ben şimdilik öyle yapıyorum. Her şey önce bir düşüncede başlar ve sonra belki gözlerimizle göreceğimiz kadar çabuk gerçekleşmez, ama mutlaka bir gün gerçekleşir.

DİĞER ÇOCUKLARDAN NEFRET EDİYORDUM!

Hepimizin içinde bir canavar var. Ama biraz daha kibar hale getirmemiz gerekiyor bu canavarı. Neden böyle olduğunu sana bu yazıda anlatacağım. Yine de içimizdeki canavara bir kibarlık maskesi takmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin bile edemezsin. Karşındaki insanın yüzlerine, nasıl göründüklerine, kıyafetlerine değil de bunların arkasındaki sebebe bakmak işimizi biraz kolaylaştırabilir.

Hiçbir duygunun boşuna olmaması gibi nefret duygusu da boşuna değil. Ancak onun sayesinde değişmesi gereken özelliğimizi görebiliyoruz. Bunu ilk fark ettiğimde kabul etmek istememiştim. Düşünsene biri seni sinirlendiriyor, en nefret ettiğin hareketleri yapıyor, ama sen ona kızarken bir şeyi anlıyorsun, o kişiyi sevmediğin için, onu yabancı gördüğün için ondan nefret ediyorsun.

Bu Pazar kalabalık bir alışveriş merkezine gittim, tatil günü olduğu için herkes çoluk çocuk gelmiş. Bir ara fazla çocuk iyidir, nasibini Allah verir diye moda olduğundan her çiftin bir elinden tuttuğu, bir bebek arabasında çığlıklar atan, bir de kalabalığın arasında kaybolan çocukları vardı. Her dükkan ana baba günü. Simitçide bir yer bulup zar zor oturduk. Alışveriş merkezi ne kadar yüksek sesli arabesk müzik çalarsak o kadar çok satış yaparız diye karar vermiş galiba ki eşim tam karşımda oturmasına rağmen sesini duyamıyordum. Ağlayan çocuklar, çocuğunu kalabalıkta kaybetmiş telaşlı anneler, her gördüğüne heveslenip etrafına saldıran çocukların öfkeli babaları derken kafam kazan gibi oldu. Çok gezmeden çıktım tekrar alışveriş merkezinden. Ben 33 yaşındayım ve uzun yıllar böyle bir dünyaya az önceki anlattıklarım da dahil, çocuk getirmek istemediğim uzun yıllarım oldu. Eğer benim çocuğum olsaydı Pazar günü o kalabalığın içine götürürmüydüm? Hayır! Diyelim ki yanlışlıkla götürdüm ve durum aynı anlattığım gibi. Ne oldu? Benim çocuğum da gördüğü her oyuncağı istedi, ağladı, babasının paçasından tuttu çekti. Bu durumda onu sakinleştirmeye çalışacaktım, istediği oyuncağı almasam bile ona olan öfkem sadece birkaç dakika sürecekti, sonra onun ıslak kirpiklerini sevimli bulup sarılacaktım, hatta eve döndüğümüzde oyun bile oynayacaktım onunla. Çünkü şu an bir çocuğum olmasa bile, olursa öbür çocuklardan daha çok seveceğimi biliyorum.

Evet, komşunun çocuğu akıllıca otursa bile gözüme çok itici geliyor, ama benim yeğenim sürekli çekmeceleri karıştırdığı halde, çok sevimli. Bu duyguyu değiştirebilir miyim bilmiyorum. Belki de hayatım boyunca içten içe başkalarının çocukları gözüme fazlalık görünecek, bu kadar insan varken ne gerek var bir taneye daha diye düşüneceğim, ne biçim çocuk bunlar olmasalardı daha iyiydi diyeceğim içimden. Ama içimden. Eskiden yüksek sele de söylüyordum ta ki, bana yakın olmayanları, yani hoşuma gidenleri görüp, hoşuma gitmeyenleri görmediğim, objektif olmadığım durumunu keşfedene kadar böyleydi. Hala objektif değilim, o yüzden yazımın başında daha kibar olmalıyız diye konuştum. Çünkü objektif değiliz, bizim gözümüze göre güzel olanı seviyor, çirkin olandan nefret ediyoruz. Çünkü bu bizim gözümüz, olaylara tüm insanlığın gözünden bakınca tüm çocuklar eşit derecede çekilmez ya da sevimli, görünecek.

İç dünyamda yapamayacağımı biliyorum, ama tüm dünyaya yönelik iyi davranmam gerektiğini kabul ediyorum. İşte bu kötülükleri iyiliğe çevirmek. Yani dışarıda hiç bir şey değişmedi. Yine bağırıp çağıran, yaramazlıklar yapan, kafamızı şişiren, uykumuzun en güzel yerinde oyuncak arabayı zemine çarpan, alışveriş merkezinde aptalca kaybolup herkesi telaşa düşüren, parmağını prize sokmaya çalışan çocuklar olacak, ama artık senin de bildiğin bir sırrımız var. Onlardan nefret etmemizin sebebi onları sevmememiz. Çünkü onlar bizim çocuğumuz değil.

Çocuklarla ilgili bu kadar konuşmuşken bu sırrı insan ilişkilerine nasıl entegre edebilirim diye de düşündüm. Üç durum var yetişkinlerde;

  1. Eğer kendimi arkadaşımdan üstün görürsem, onun öğretmeni gibi olurum. O doğru düzgün bir şey bilmiyor, ben daha akıllıyım, ben daha üstünüm, onun daha az bilgisi var diye düşünürüm.
  2. Eğer kendimi arkadaşımdan daha aşağıda görürsem bu sefer de onu öğretmenim gibi görmeye başlarım, o gözüme harika görünür, giydiği kıyafetler ona çok yakışır, ne kadar da zeki ve bilgili biridir, ona hayran olurum.
  3. Eğer arkadaşımı kendimle eşit olarak görürsem, ikimiz de benzer seviyedeyizdir.

Bu üç durum sürekli aklımda hareket eder, bazen arkadaşımdan sadece birazcık bile olsa becerikli olduğumu düşünsem, hemen aramızdaki arkadaşlık bir ortaklığa dönüşür ve aynı bir şirketin eşit olmayan hisseleri gibi karın dağıldığını hissederim. Sanki ben hisselerin %75 ine sahibim de o da %25 ine sahip gibi. Bir iş yapıyor olsak böyle olacaktı demek ki. Bu durumda bir eşitlikten bahsedilebilir mi? O yüzden bu üç durumu kendi düşüncelerimde dengeye getirirken, arkadaşıma olan davranışımın elimden geldiğince incitmeden, mümkün olduğunca kibar olmasına özen göstermeye çalıştım.

Peki nefret ettiğimiz bir dünyayı sevebilir miyiz? Bunu yapmanın bir yolu var mı? Mantıklı bir yolu yok. Hatta birisi, otobüse binerken, sıramı almaya çalışıyorsa, onu itip kendim binerim. Biri bana vurursa kendimi korurum yani yanlış anlaşılmak istemem. Sanki her türlü haksızlığa bir kılıf bulup, pozitifçilik oynuyormuş gibi görünmek istemem. O yüzden büyük resme odaklanmakta fayda var.

Bugün sana bir konudan daha bahsetmek istiyorum. O da bugün aklıma geldi, diyelim ki bu bu yazıları çok kişi okudu, öneriler istemeye başladılar, o zaman ne yapacağım diye düşündüm? Kocaman bir boşluk, bilmiyorum dedim kendi kendime, çünkü şu an çok az okuyucum var ve onlara bir amaç vermek için borçlu hissetmeye başladım bile kendimi. Ne yani böyle konuşup konuşup, sonra da ortadan kayıp mı olacağım. Tamam öyle olması gerekirse öyle olur, ama aklıma bir ihtimal daha geldi. Belki de sanal bir atölye açarız, arka planda klasik müzik çalan, yazarlar ve çizerler için bir mekan olur. Burada kendini birbirine bakarak tanımaya çalışan insanlar buluşur. Ben de orada olurum, resimler çizerim, sanal toplantılara gelenlerle beraber yazılar yazarım. Çay içeriz, sohbet ederiz. Öyle işte, her gün yeni bir hayal kurunca, bugünkü hayalim de böyle oldu.

Hafta sonu şehir dışında olacağımdan ve yoğun bir seyahat olacağından yazı eklemeyeceğim önümüzdeki haftaya kadar. 

BİRLİK GEMİSİ

Bir kişinin hayatını adaması gereken çalışmasının temel özelliği, doğaya, çevresine sunduğu katkılardan, nasıl tat hissedebileceği olmalı, çünkü kişinin yaptığı her şey, bu amacın dışında olduğu için doğadan ve tüm iyiliklerden uzak hissediyor. Ancak, kişi doğanın ve çevresinin memnuniyeti için bir hareket yaparsa, en küçük bir hareket bile olsa, o katlanarak büyür ve kişiye bir bumerang gibi geri döner.

Dolayısıyla, temel çabamız, etrafımıza faydalı olmaktan alacağımız güçte bir lezzet bulmaya çalışmak. Bu ancak, kendi çıkarımız için her şeyi silip süpürmekten aldığımız vahşi hırsları azaltmakla olur. Ancak bu hırsları azalttığımızda zamanla etrafımızdaki insanların iyiliğinden, mutluluğundan, huzurundan ve böyle olmaları için çalışmaktan mutlu olmaya başlarız.

Ben kimsenin kötülüğünü istemem diyorsan, yalnız kaldığında kendine bir kez daha sormanı tavsiye ederim. Arkadaşın sınavdan yüz üzerinden 98 aldığında, eğer sen 58 almışsan, nasıl onun mutluluğundan mutlu olabilirsin ki? Ya da ona doğa tarafından doğuştan uzun bir boy, incecik bir beden ve güzel bir yüz verilmişse, öyle olmadığın halde, onun avantajlarını nasıl takdir edebilirsin? Muhtemelen edemiyorsun. Ama sorun değil, rol yapmak, tiyatro oynamak tam da bunun için var.

Bazılarımızın günlük hayatı hiç tahmin etmediğimiz şekilde, beklemediğimiz bir anda tesadüfle değişir. Benim durumum da böyle oldu. Dört yıl öncesine kadar hiç önemli bir konu yoktu ortada, günün getirdiği neyse onu yaşayıp geçiyordum. Olağan dışı bir yetenek falan da yoktu ortada, tamam, biraz biyolojiye ilgim vardı, ama o da bakteri resimleri çizip boyadığımda arkadaşlarımın “ne güzel olmuş” demesinden kaynaklanıyordu.

Sonra birden beklenmedik bir öneri geldi. Bu hayatı keşfetmenin tüm acımasız hatalarıyla dolu ilk adımlarını içine alıyordu. Gelecek hakkında hiç bir önsezim yoktu ve şimdi olduğum, geçmişe nispetle dışa dönük, neşeli Pınar’dan eser yoktu.

Olaylar çok çabuk gelişti, önce yıllardır mühendis olduğumu savunma durumundan bir çırpıda vazgeçtim. Kendim bile daha ne olup bittiğini anlamadan, bir dünya atlasının üzerinde, hangi ülke neredeymiş diye araştırırken buldum kendimi. Ülke isimleri ve kırmızı renkle belirlenmiş sınırları saymazsak, dünya eğri büğrü kara parçalarının suyun içinde yüzdüğü bir yerden başka neydi ki? Henüz 27 yaşındaydım ve genç ve tecrübesiz olmak, ayrıca yetişme tarzımdan kaynaklanan içime kapanıklık yakamı bırakmıyordu.

Bu sebeple hayallerimi yazmaya, insanlarla yüz yüze konuşmaya göre daha fazla zaman ayırmaya başladım. Kalemi aldım ve yazmaya başladım; “İhtiyacım olan bir gemiydi, ufak ama iyi bir gemi, kaptanı da oldukça deneyimliydi. Daha önce defalarca bu gemiyi Güney Amerika kıyılarına götürmüş, sağ salim Türkiye’ye geri getirmişti. Üstelik şimdi gemi tersaneye çekilmiş, daha uzun seyahatler yapabilsin diye tamiri ve bakımı da yapılıyordu. Mürettebat tam bir harikaydı, her biri, mürettebat arkadaşını, kendisinden daha fazla düşünen, asla kendisine yapılmasından hoşlanmadığı bir davranışı arkadaşına yapmayan tiplerdi. Bu kaptanla defalarca, bu uzun ve çetrefil yolculuğu yapmışlar, şimdi benim de dahil olacağım bu seyahate katılmaya da gönüllü olmuşlardı. Çok önemli iki amaçları vardı: birincisi, Güney Amerika kıyılarında ne kadar kendileri gibi arkadaşı için iyilik isteyen mürettebat adayı varsa, gemiye toplamak, ikincisi de, bir dizi istatistiksel hesap yapıp, bu zor yolculukta bu mürettebatın ne kadarını gemide tutabileceklerini kesin olarak saptamak. Bu gemi, sadece üç gün sonra yola çıkacaktı ve ben, son derece hazırlıksızdım. Yolculuğun kaç yıl süreceği belli değildi, ama filikalar hazırdı, mürettebat on gündür içimi rahatlatmak, yolculuktan korkup vazgeçmeme engel olmak için mütemadiyen bilgi veriyordu. Yani denizden ne zaman canım sıkılırsa, yedek teknelerden birine refakatçi mürettebatla bindirilip, seyahat boyunca karşılaştığım her türlü karada, nehirleri, gölleri hatta dağları gezip tekrar gemiye dönebilecektim. Tropikal kuşaktaki mercan adalarına gitmeyi kim istemezdi? Her şey gözüme çok güzel görünüyordu, insanın hayatında birden bire beklenmedik şeyler oluyordu ve ben de şimdi bunu yaşıyordum işte.”

Evet dört yıl öncesine baktığımda ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha görüyorum. Simgesel olarak gemi, tüm insanlığın birlik umudu oldu, harika mürettebattan kastım olan insanlar, bu yer yüzünde tıpkı Güney Amerika kıyılarına dağılmış mükemmel insanlar gibi, birlik gemisinin yolunu gözlüyorlar.

Bunlar öyle özel görünüşlü insanlar değil. Yani üstlerine başlarına, bindikleri arabaların markalarına bakarak tanıyamayız onları, soy ağaçlarını herkese gösterme derdinde değiller. Başları dik ve otoriter, yüz ifadeleri de mağrur değil. İşleri güçleri dünyaya, kimseyi ayırt etmeden kocaman bir gülümseme vermek. Becerikli olmanıza, cesur olmanıza ya da üretken olmanıza aldırmıyorlar. Sadece ne kadar sürerse sürsün, sabırla birlik gemisine mürettebat aramaya devam ediyorlar.

Bunu özellikle belirtmek istedim. Çünkü benim gibi, uzlaşmaya yanaşmayan, böyle yıllarca sürecek bir gemi yolculuğuna katlanmaz, havada bir burnu olan kişiye az rastlanır. Üstelik hayallerimde de olsa, at koşturmayı, atış talimi yapmayı ve insanların açıklarını yakalayıp, onları bir kuş misali avlamayı seven biriydim. Kahvaltıda, yemekte pek bir neşeliydim, aile partilerine bayılırdım, çekingendim ama içsel bir coşkum da vardı. Sıradandı işte her şey. Hayat da güzeldi, yolculuk fikri aklıma gelmese, ah bu hayali gemi olmasa, herkes gibi yaşayabilirdim.

Dört yıl boyunca böyle bir yolculuk, zaman zaman gemiden ayrılıp, karanın cazibesine kapılarak geçti. Ancak ilk günden bu güne tek bir sefer bile bu hayali birlik gemisine dönmekten vazgeçmedim. Burada ne kadar eleştiriyi seven biri olduğumu fark ettiğimi, her defasında hatalarımla yüzleşip tekrar mürettebatın şefkatli kollarına geri döndüğümü anlatmama gerek yok sanırım.

Bir kişinin hayatını geçirmesi gereken yer, böyle çalkantılı denizlerde sağlam kalabilen bir “birlik gemisi”. Kendimi adamam gereken çalışmanın temel özelliği, artık mürettebattan biri olmaya dönük katkılardan, nasıl mutlu olacağımı öğrenmek olmalı, çünkü görüyorum ki yaptığım her şey, bu amacın dışında. Hala canım sıkıldıkça utanmadan mürettebattan beni bir süre kişisel isteklerimi yerine getirebilmem için karaya çıkarmalarını istiyorum. Önce bir ferahlık geliyor böyle zamanlarda, sonra da tüm zorluklarına rağmen, insanları birbirine bağlayan bu fırtınalı denizden ve tüm arkadaş mürettebattan uzak kaldığımı hissediyorum. Ama, ne zaman gemide bir işin ucundan tutsam, denizin fırtınası ne kadar şiddetli olursa, mürettebatın birbirine tutunması o kadar güçlü oluyor. Fırtınadan sonra arkadaşlarıma, karadan getirdiğim sıcak çikolatayı ikram ediyorum, lezzet katlanarak büyüyor ve kaptandan bir tabak dolusu fındıklı ve elmalı kurabiye, sıcak çikolatalarımızın yanına hediye geliyor.

O yüzden, temel çabamız, etrafımıza faydalı olmaktan alacağımız güçte bir lezzet bulmaya çalışmak. Bu ancak, kendi çıkarımız için her şeyi silip süpürmekten aldığımız vahşi hırsları azaltmakla oluyor. Ancak bu hırsları azalttığımda, zamanla etrafımdaki insanların iyiliğinden, mutluluğundan, huzurundan ve böyle iyi durumda olmaları için çalışmaktan mutlu olmaya başlıyorum. Senin de öyle olma ihtimalin olduğunu düşündükçe, içim sevinçle doluyor. Bu gerçek insanın yeni yaşantısı. Şimdilik bu gemi, hayali olabilir, ama gerçeğe dönüşeceğinden hiç kuşkum yok. Hep beraber yolculuk edeceğimiz birlik gemisini dört gözle bekliyorum.

KENDİNE EN ÇOK SORDUĞUN SORU NE? YENİ DÜNYA

Bugün “yeni dünya” derken ne kastettiğimi derinlemesine anlatmak istiyorum. Söz konusu “yeni dünya”nın baş rol oyuncuları, kendi üzerlerinde çalışmaları ve gittikleri yolda elde ettikleri deneyimleri, cimrilik etmeden paylaşanları, böylece “acaba ben de böyle miyim?” sorusunu sormamıza sebep olanlar. Bu insanlar geleneksel entelektüel insanların yerini çoktan aldılar. Çünkü kitaplardan gördükleri teorik şeylerden değil, doğrudan yaşamsal deneyimlerinden anlatıyorlar. Bana ışık olan insanlar da böyleydi. Yani tarih dersindeki bir olay gibi değil. Tutup da şu savaş bu tarihte oldu, anlaşma maddeleri şunlardı, bu savaşla beraber ülkede durum şöyle şöyle değişti gibi bir ezbere bilgi değil. Kendi savaşını anlatmaktan bahsediyorum. Kağıda yazılmışları okuyup uygulamak gibi bir şey. Kitapta şunları okuruz, “X savaşında yaklaşık 1000 insan öldü, 2000 insan yaralandı.” Ama savaşta yaralanan kişi şunları söyleyecektir;

“Birden büyük bir gürültü duydum, sipere çok yakın bir yerde top patlamıştı, yerimizden ayrılmama emri aldığımız halde top sesinin ve ortaya saçtığı toz toprağın etkisiyle kaçmaya başladım. Sonra kolumdan vuruldum. Tuttuğumda kamuflajımın paramparça olduğunu anladım, kolumdan akan kan sıcacıktı.”

İşte görüyorsun, birinci ağızdan anlatıldığında bile savaş çok daha gerçek görünüyor. Ben de bire bin katarak sana anlatıyorum her şeyi. 1997 de internet iyice gelişti. Öyle olunca bir sürü deneyimlerini paylaşan insandan web sitelerindeki yazılarından çok şey öğrendik. Google algoritması daha geliştirilmemişti ve internet her türlü hile ve kötüye kullanıma son derece açıktı. İşte internet sana bahsettiğim “yeni dünya”nın adeta tohumuydu. Orada kötüye kullanımı da gördük, hepimizin çok işine yarayacak bilgileri de gördük. Hatta sadece izleyen, okuyan, beslenen olmaktan çıkıp, biz de kendi fikirlerimizi paylaşmaya, yorumlamaya başladık. Biraz çekindik önce, çünkü biz nasıl fikirlerimizi söylüyorsak, diğerleri de söylüyordu. Bu da adeta bir meydan okuma hakkını ortaya çıkarıyordu.

Eskiden kitapta ne yazıyorsa o doğruydu, aynı fikirde olmasak bile bunu söyleyebileceğimiz yerler o kadar kısıtlıydı ki çoğu zaman konuşmaktan yazmaktan vaz geçiyorduk. Ama internet sayesinde her türlü fikrimizi hatta sanal şiddet sayılabilecek ifadelerimizi internet ağına yükledik.

Artık her şey yazılabilir, söylenebilir ve paylaşılabilir olunca da bilginin güvenilirliği kalmadı. Biz de bunca bilimsel, psikolojik ve reklamsal içerik arasında, hiç bir şeyin sabit olmadığını söyleyen, hayatın ancak deneme yanılma yoluyla yaşanarak öğrenilebileceğini anlatan insanlara güvenmeye başladık. Artık, fizik bilimini öğrenmek için okula gitmeye ihtiyacımız yok, matematik problemlerini çözmek için de hatta resim çizmemize bile gerek yok, bizim için çizebilen mobil uygulamalar var. Ancak tüm bu bilgi ve yetenek bolluğu bize hala bazı soruların cevabını veremiyor. O sorular şunlardır;

  • Evren nereden geldi?
  • Yaşam nereden geldi?
  • Akıl nereden geldi?

İşte bu sorulara cevap vermeye yaklaşan en azından üzerinde düşünen bir neslin hızla büyüyüp geliştiği “yeni dünya” bizim yaşam alanımız. Peki bu sorularla karma karışık olmuş içinde benim de bulunduğum bu yeni kuşağı nasıl ve neye kanalize edebiliriz?

Bilginin sınırlarını zorlamanın da ötesinde ben kimim sorusunu cevaplayacak, aklı bu sorularla karışık insanları bulmak, bunların kendi kendilerine sordukları soruları birbirlerine sormaları için teşvik etmek iyi bir çözüm gibi görünüyor. İyi ki sanal ortamlar da bunu kolaylaştırıyor. Fiziksel bir alan bulmanın zorluğu aşikar.

Ama internet bu açıdan da kendini aştı, eğer deformasyona uğramamış forumlar ve paylaşım platformları bulabilirsen, aklını karıştıran soruları üslubunca tartışabileceğin, fikir alışverişi yapabileceğin insanlarla karşılaşabilirsin. Tabii ki bunlar benim gibi bu sorgulamayı iş edinmişler için. Yoksa hayat telaşında bir çoğumuzun kitap okumaya bile vaktinin kalmadığını düşünüyorum. Otobüste, metroda işe giderken oku diyenler haklı olabilir ama benim gibi biri için mümkün değil. Midem o kadar bulanıyor ki havasızlık ve sarsıntıdan bırak kitap okumayı ineceğim durağa kadar gözümü açamıyorum.

Hayatın, evrenin anlamı nedir, neden yaşıyoruz sorusuna henüz cevap bulamasam da, kanıtlayamadığım ama var olduğuna yürekten inandığım, insanlar arasında ve aynı zamanda doğa ile olan bağ var. Senin kanıtlayamadığın ama doğru olduğuna %100 inandığın bir şey var mı?

Mesela benim bildiğim ama kanıtlayamadığım bir şey daha var: “yeni dünya”da “hayatımın anlamı ne?” diye soran insanların, sayısının gittikçe artacağı.

Bu ne işe yarayacak? Zaten 6 milyar yıl sonra insanlık ve bu gezegen güneş patlayıp yok olacak. Hayatın o yüzden hiç bir anlamı yok, anlamı olsa bile önemi yok diye düşünen o kadar çok bilim insanı var ki! Ama 6 milyar yıl sonra insan bugün olduğu gibi mi görünecek? Belki de farklı bir forma gireceğiz. Sadece bilinçlerimizin birbiriyle bir bağ içinde olduğu, sınırsız bir alanda yüzeceğiz. Ben güneşten umutluyum.

Ayrıca teknoloji o kadar ilerleyecek ki patlamalardan, fiziksel bozulmalardan etkilenmeyen robotik yapılara sonsuza dek kendini tamir edebileceği yazılımlar yükleyebileceğiz ve belki de tüm anılarımızı, bilincimizi bu robotik yapılara aktarıp evrimin insansız aşamasına geçiş yapacağız. Daha organik bir değişimi tercih etsem de bana hiç de olmaz bir işmiş gibi gelmiyor. Nefes almaya, yemek yemeye, uyumaya ve tuvalete gitmeye ihtiyaç duymayan işi gücü her bir unsurunu birbirine bağlayıp yeni bilinç ve akıllar oluşturmak olan, deneyimine deneyim katan bir sistem.

Tabi işin bu tarafı artık bilim kurgu oluyor. Ama az önce bahsettiğim gelecek hayalinden önce dünyadaki kaynakların tamamını tüketip, aç gözlerimizi dünyanın dışındaki gezegenlere çevirme ihtimalimiz çok yüksek. Ama bir engele takılıyoruz. O da ışık hızı. Çok hızlıymış gibi gelebilir ama daha hızlı bir şeyler icat etmezsek, karbon miktarı yüksek gezegenlere, yıldızlara gidip, oralardan kaynak aşırmamız mümkün değil. Belki de mümkün, ışık hızını hızlandırmayı başaramazsak zamanı hızlandırırız deyip, çılgın deneyler yapacak bir sürü şirket var. Evet artık şirketler yürütüyor bu işleri. Ya daha hızlı robotlar yapacaklar ya da başka bir yol bulacaklar. Sonuçta gelecek yer kürede makine-insan imparatorluğunun kurulmasıyla şekillenecek. Artık ölmeyeceğiz ve bilincimiz yüklendiği yapay hafızalarda sonsuza kadar açık kalacak. Bakalım o günleri benim neslimden kaç kişi görecek?

Daha şimdiden örneklerini gördüğümüz bazı çalışmalar var. Mesela sanatsal eserleri üç boyutlu hale getirip müzeleri teknolojiyle uyumlu hale getiriyorlar. Ben de kendi resimlerimi üç boyutlu hale getirmek istiyordum. Ama gelişmiş bazı programları iyi kullanabilmek gerekiyormuş. Aslında kullanmayı öğrenmek bahsettiğim yeni dünya için çok etkili bir niteliğe sahip yapardı beni. Ama çok kısa süreliğine. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Yani bir şeyi öğrenip onu uygulayarak gelir etme süresi çok kısaldı. Mesela fotoshop bilmek 10 yıl önce harika bir şeydi, sırf bu programı biliyorsun diye seni istihdam edecek iş yerleri bulabilirdin. Ama bugün bir çok cep telefonu uygulaması fotoshoptan bile güzel sonuçlar verebiliyor, üstelik bir çocuğun bile kullanabileceği kolaylıkta. O yüzden belki de benim bilmediğim ama var olan bir uygulama vardır. 

Bugün sana internetten, gelecek tahminlerimden, robotlardan, ışık hızından, aklımdaki “hayatın anlamı ne?” sorusundan ve bize şimdi saçma gelen ama yakın bir zamanda karşılaşacağımız yeniliklerden bahsettim. Hala insanların birbirlerini inançları, ırkları ve yaşam biçimlerini bahane ederek öldürdükleri, gruplaştıkları zamanımızda aynı anda “yeni dünya”nın tüm gelişmişliğiyle var olmasını çok heyecan verici buluyorum. Hatta bilimsel bir makale okuduğumda uzay mekiğinde gezegenleri teleskopla incelediğimi hayal ederken, sokağa adım atar atmaz gecekondulardan gelen patates kızartması kokusuyla 1980 lere dönüyorum. Yollarda hem elektrikli, otomatik arabalar hem de doğandan bozma şahinler arka arkaya gidiyor. Robotlar restoranlarda servis yaparken, insanlar cami köşelerinde dileniyor. Bu bir paralel evrenler çağı değil de nedir? Yeni dünya’ya hazır mısın?