HEM HÜMANİST HEM MİLLİYETÇİ!

Bugün sana milliyetçilikle evrensel olmak bir arada olabilir mi ondan bahsedeceğim. Bu konu hakkında çoğu insan kararsız. Yani eğer vatansever bir insansan tabii ki diğer ülkeleri düşman olarak görmen gerekiyor sanki. Etrafımız düşmanlarla çevrili. Tamamen bir genelleştirmeyle karar veririz. Etrafımızdaki herkes düşman olabilir mi gerçekten?

Farklı olanı düşman ilan etmeye bayılırız. Çünkü burada aynı yemekleri yiyoruz, benzer evlerde yaşıyoruz, aynı kültürün çocuklarıyız ve bu, bizi güvende hissettiriyor. Ama öbür tarafta da hümanist olmak, insanı farklılıklarıyla değil, insan olduğu için sevmek var. Bu çelişki tüm dünyada çok yaygın. Yani milliyetçi dediğimizden Almanya’da da var, Amerika’da da var. Onlar da en mükemmel milletin kendi milletleri olduğunu düşünüyorlar. Hal bu ki hem hümanist hem de milliyetçi olmak mümkün. Birinden birini tercih etmek zorunda değiliz. İkisi de olabiliriz.

Bu tamamen bana bağlı. Yani niyetim çevreme faydalı olmaksa, sevgiyse ve kendi bencil isteklerimi ikinci plana atabiliyorsam, hem milliyetçi hem de hümanist olurum. Çünkü ikisi arasında fark yok. İkisi de diğerlerine faydalı olmakla ilgili. Burada milliyetçiliği içinde bulunduğun toplum için faydalı işler yapmak, onları sevmek olarak tanımlıyorum. Hümanizm de insan sevgisi olduğundan, hiç de birbiriyle çelişmiyor.

Eğer benim isteğim, iyilik yapmak, sevmek ise o zaman ülkemin sınırları dışında olması bir fark yaratmaz. Her milletle yakınlaşmak, kültür değişimi yapmak, onlar gibi olmaktan korkmadan iletişim kurmak isterim.

Bu söylediklerim, gelişmiş insanın özelliği. Küreselleşmenin, tüm dünyayı dost kabul etmenin çıkarlarımıza da uygun düştüğü bir gerçek. Bencilce düşünsek bile diğer ülkelere ekonomik bir pazar olarak baksak bile, bu kesinlikle insanı daha zengin yapacağından ki bizim ülkemizde çok mümkün dolar bu kadar yükselmişken, o zaman insanların milliyetçiliğinin iyice azaldığını görürüz. Yani ithalat, ihracat yapan adam, toplum içinde çok milliyetçi görünse bile, bu işten para kazandığı için ekonomik bağlantısı olan ülkelere karşı bu tavrını yumuşatır.

Bu durumda iki çeşit insan olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan bir tanesi, kendisine yakın olan her şeyle sorgusuz sualsiz dost olup, kendine benzemeyen uzak gördüklerine düşman kesilenler, diğeri ise, sevgi özelliğini genişletip, zihnindeki sınırları kaldıranlar.

Hem milliyetçi hem de hümanist olabilirsin. Önce en yakınındakileri seversin, sonra kendini biraz daha geliştirip, tüm dünyayı sevmeye başlarsın. Çünkü kendi duvarlarımın dışında kocaman bir sistem olduğunu görürüm. Milliyetçilik bir öğretmen gibi bize etrafımızdaki insanları nasıl seveceğimizi öğretir, sonra bu öğrendiklerimizi kullanarak işi büyütüp, tüm dünyayı sevmeye dönüştürürüz.

Bazen işler yolunda gitmez ve etrafımızdaki duvarlar yükselir, sınırlar iyice kalınlaşır, milletler iyice içine kapanır ve dışarıdan kimseyi içeriye almadığımız gibi, içeriden de kimsenin çıkmasına izin vermeyiz. Bu bir süre böyle gitse de sonra bıkkınlık yaratır ve kendi ülkesinden, kendi insanlarından nefret eden bireyler ortaya çıkar. Bunların sayıları gittikçe artar.

Bunun sebebi ise şudur; hepimiz iç güdüsel olarak dünya vatandaşı olduğumuzu ve sonradan çekilmiş sınırların ötesinde genetik olarak bağlı olduğumuzu biliriz. Hepimizde biraz Alman, biraz Arap, biraz Türk ve biraz da Rusluk vardır. Sonra tekrar ticari ve insani ilişkiler başlar, o zaman da tekrar kendi kültürel ve milli değerlerimizi, geride kaldığını düşünüp, yükselişe geçiririz.

Bu böyle sürer gider, yani duruma göre daha hümanist ya da daha milliyetçi olabiliriz. Her ikisini de yapabileceğimizi fark edince ben çok mutlu olmuştum. Böylece iki akılla düşünebiliyorsun. Ve kötü giden, dışlayıcı bir olayla karşılaştığın zaman da bunun geçici olduğunu, tüm tarih boyunca tüm dünya milletleri için düşe kalka bu noktaya gelindiğini ve hepsinin gelişim ve dönüşüm için yaşanan deneyimler olduğunu anlıyorsun.

SEVGİ SATIN ALINIR MI?

Neredeyse bir ayı bulan bu uzun zamanda anlatacaklarım iyice birikti. Bu sefer diğerlerinden daha uzun bir içerik olacağını düşünüyorum. Öncelikle https://pinarhanpolat.com/genel/issizlige-cozum-var-mi-her-sey-dusuncede-baslar makaleme cevap olarak uzun bir mail yazan Ahmet Helvacı’ya çok teşekkür ederim. Ayrıca sabırla bekleyen bir-iki okuyucuma karşı da yazı yazmadığım için sorumlu hissettiğimi görmek, benim için çok orijinal bir deneyim oldu.

Bu süreçte iki konu aklımı meşgul etti;

  1. Bu dünyada insanın hissedemeyeceği hiç bir duygu yok, onu anladım. Yani nefret, sevgi, şaşkınlık ve bunların karışımı olan her duyguyu yaşamak üzere programlanarak dünyaya gönderilmişiz. Sadece çaba harcayarak, hepsini yaşamadan bu dünyadan gitmemekte fayda var. Bunların her birinin içinde gizli hazineler, kendini tanımak için saklanmış sırlı kapılar var.
  2. Birinci maddeye bağlı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, tüm bu duyguların içinden geçmenin tek yolu, bir şekilde tüm dünya ile bağlantıda olmamdan geçiyor. Hem bağlantıda olmalıyım hem de bağlantıda olmayanları bağlamalıyım.

3-4 gün kadar aralıksız kendimi düşündüm, aman ne ızdırap anlatamam. Çünkü her şey gözüme batıyor. Sürekli konfor arıyorum, yok efendim oturduğum sandalye sert, yok efendim akşam yemeği güzel pişmemiş, ayran tuzsuz olmuş, ev darmadağınık toplamak istemiyorum, kolumu kaldıracak halim yok, zaten dünya niye böyle ki, aman tanrım yaşamak ne kadar zor ve meşakkatli…

Ama kendimi düşünmeyi bırakıp, arkadaşlarımla iletişime geçince işler değişti. Onların da aynı sıkıntıyı yaşadıklarını fark ettim. Beraber yemek yeyince yemeğin tuzsuz olduğunu fark etmiyorduk. Arkadaşlarımdan biri kek yapmış, kabarmamış, olsun, şekeri de fazla kaçmış ne fark eder, nezaket icabı bile olsa, “ne güzel olmuş, yediğim en güzel kekti.” demek ve arkadaşımın gözlerinde gördüğüm o pırıl pırıl gülümsemeyi ve memnuniyeti hissetmek kelimelere sığmayan bir anlayış. Ben bu yaşımda yeni keşfediyorum bunları. Taş yesen oluyor işte o saatten sonra. Ama maalesef her şey böyle kalmıyor, şimdi hala maalesef dediğim kötü hislerin de zamanla, en az nezaket, sevgi gösterisi ya da huzur kadar önemli olduğunu anlayacağım bir zamana gelebilmeyi istiyorum.

Biraz da doğaya baktım. Bildiğin kuşlara böceklere falan işte, onlar kendi aralarında anlaşmışlar, hepsi istisnasız birbirine yardım ediyor. Kendileri için değil, doğadaki diğer unsurlar için yaşamaya söz vermişler sanki, herkes ihtiyacı olan kadarını alıyor ve geriye kalan her şeyi hatta vakti geldiğinde aldığı her şeyi de doğaya iade ediyor. Sadece insan böyle değil. Ben de öyle değilim. Bunu anladıktan sonra nasıl doğanın bütünü gibi olabiliriz sorusu geldi aklıma. Onu taklit ederek dedim. Ama bunu tek başına yapamayız. Doğayı taklit etmek insan için çok zor. Çünkü bizlerin içinden geçmesi, deneyim etmesi gereken duygular var. Mesela nefret edip, sonra o nefret duygusundan uzaklaşmak için karşıtı olan sevgiye doğru çekilim hissediyoruz. Hep sevginin olduğu, kimsenin kimseyi kırıp üzmediği yerde iyilik ne, onu da anlamıyoruz.

Birlik duygusunun çok önemli olduğunu bir kez daha anladım. Bir bütünün parçası olduğumuzu, fiziksel olarak insanlar ve tüm doğa arasında bir mesafe olsa da aslında bunun bir göz yanılması olduğunu ve tekrar hepimizin bu birlik duygusunu uyandırmamız gerektiğini hissettim.

Hepimizin görevi de bu birlik duygusunu ne olursa olsun ayakta tutmak. Çünkü gidecek başka bir yerimiz de yok. Bu evrende, bu dünya üzerinde iyi geçinmekten ve birbirimizi sevmekten başka çaremiz yok.

Peki kötülükleri oldukları anda kabul edemesek bile onları kullanarak nasıl ilerleyebiliriz? Açıkça söylemem gerekirse, olay anında bunu yapamıyorum, o kadar öfkeleniyorum ki o anda karşımdaki insanı bir kaşık suda boğasım geliyor. Ama sakinleştikten sonra kötü diye bir şey olmadığını ve sadece doğa tarafından insana zıt bir yardım gönderildiğini anlıyorum. Aslında nasıl da doğal olana karşı geldiğimizi, asla doğa ile aynı fikirde olmadığımızı anlamak için bir işaret. İyiyi sevdiğimiz kadar kötüyü de sevdiğimiz zaman aynı doğa gibi davranabileceğiz.

Mesela bir kedi öldüğünde doğa onu alır ve bitkilerin köklerinden besin olarak tekrar bünyesinde değerlendirir. Kedinin ne şekilde öldüğüyle ilgilenmez. Kötü bir adam tarafından boğulup mu öldürüldü yoksa doğal ortamında yaşlanıp mı öldü bakmaz buna, onun için ikisi de bir. Ve bu benim için hala kabul etmesi çok zor olan bir konu. Eminim tüm dünyadaki duyarlı insanlar için de öyle. Yine de her türlü cezalandırma sistemine rağmen hatta öldükten sonra cehennemle korkutmalara rağmen gözüme kötü görünen olaylar devam ediyorsa, bunun bir sebebi olmalı. Kaldı ki insan unsurunun karışmadığı yerde kötü diye bir şey de görmüyoruz. Çünkü aslanın geyiği yakalayıp parçalaması bile doğal sistemin ürünü ve bir sorun değil kendi ortamlarında. Ama insan öyle değil. Gururu var, inadı var, nefreti var, hatta birini diğerinden daha çok sevdiği için iyi bir duygu olmasına rağmen dengesizlik yaratması var.

Bu duygulardan utanç ve kıskançlığın ise insan hayatında çok önemli yeri var. Utanç veya kıskançlık olmasaydı, hareket etmeme gerek kalmazdı. Diğerlerini benden daha başarılı gördüğüm zaman, içimde, “ben de onlar gibi olayım” diye bir his uyanır. O yüzden çevremizde nasıl insanlar varsa biz de çok geçmeden onlara benzemek için çaba harcarken buluruz kendimizi. Nasıl biri olmak istiyorsak, öyle insanların arasında yaşamaya çok dikkat etmeliyiz. Bunu yapmadığımız her saniye olmak istediğimizle olduğumuz kişi arasındaki mesafe açılır.

Aslında her sabah tıpkı bir hayvanın uyuduğu mağarasında uyandığı gibi güne başlıyoruz. Utanmasak akşama kadar yatarız. Ama etrafımızda rekabet etmemiz gereken, onların sahip olduğu özelliklere sahip olmamız gereken bir sürü insan var. O yüzden istesek de istemesek de uyanıp işe gidiyoruz ya da okula gidiyoruz. Bunlar hep eğer yapmazsak toplumda utanacağımız için yaptığımız işler. Bunu bilinçsizce yapmış olabiliriz ama artık biliyoruz ki sistemi akıllıca kullanabiliriz. Sabah mağarada uyanmış bir hayvan iken, gün içinde insana dönüşüyoruz madem bunun iki yolu var: ya olmak istediğimiz insanların yaşadığı çevreye hayatımızı taşıyacağız ya da bizim gibi kendini değiştirmek isteyen insanlar bulup, ki 5-7 kişi olması yeterli, tıpkı bir aktör gibi hep beraber olmak istediğimiz, yaşamak istediğimiz toplumu taklit edeceğiz.

Bu 5-7 kişi iyi bir çevrenin taklidini yapa yapa aynı bir hücre gibi çoğalarak tüm sistemi meydana getirebilir. Ancak çok iyi rol yapan 5-7 kişi bulmak son derece önemli, işin püf noktası da burada zaten. Bu arada doğru rol yapmak şart değil. Bu da işi kolaylaştırıyor. Sadece bir bebeğin yürümeyi öğrenmeye çalışması gibi. Bir bebek yürümeye çalışırken binlerce kez düşer ve sayısız hatalı hareketten sonra ancak iki ayağı üzerinde durabilir. Ayrıca biz yetişkinler bunu son derece sevimli buluruz. Kimse bebeğe yürümeye çalışırken düştü diye kızmaz. Doğa da bizim sadece kendisine benzememiz için çaba harcıyor olmamızı istiyor. İlk denemede başarılı olmamızı değil.

Kayıtsızlık da iyi değil benim için. Öfkelenmek de iyi, mutlu olmak da, ama tepkisiz olmak iyi değil. Bir şekilde doğanın bizim için hazırladığı deneyim kazanma oyunlarından birer birer geçmeye çalışacağımıza söz vermemiz gerekiyor. Ama tepki etrafa değil, kişinin içinde olacak. Yapabildiği kadar.

Bir şey mi eksik hayatında? Başlayacaksın onu nasıl tamamlarım diye düşünmeye. Her şey tamam mı, hiç bir ihtiyacın eksiğin yok mu? İşte o zaman da neyim eksik diye araştırmaya başlayacaksın.

Ben en büyük eksikliğimin arkadaşlarımı yeterince takdir edememekte olduğunu gördüm. Hal bu ki bir insanın ilerlemesinin sadece iki yolu var:

  1. Ya arkadaşlarını takdir edecek, onları kendisinden daha akıllı ve yetenekli görecek.
  2. Ya da arkadaşlarının hep iyi yanlarını görecek.

Böylece arkadaşlarından, yani oluşturdukları, rol yaptıkları sahneden, yapay da olsa iyi çevreden, olumlu bir şekilde etkilenerek ilerleyebilir. Dediğim gibi bunun için çok kişiye de ihtiyacın yok, 5-7 kişi olması yeterli. Bu kişiler birbirine söz verecek, iyi geçineceklerine, bir anlaşmazlık yaşarlarsa, ne olursa olsun bir arada kalacaklarına ve birbirlerini sevmeye çalışacaklarına söz verecekler.

Bunun önündeki en büyük engel ise benim kendi çıkarımı düşünmem. Bu duygudan çıkmak o kadar zor ki. Hatta tek başına bir insan asla bu kendi çıkarını düşünme durumundan ayrılamıyor. İçimdeki ses izin vermiyor. İşte bu sesten kaçmanın tek yolu da aktör arkadaşlarının yanına koşup rolünü yapay da olsa oynamaktan geçiyor.

Bunun sonun da ne mi olacak. Tahminim şu, muhtemelen sevmeye çalıştığın kişileri gerçekten sevmeye başlayacaksın, yalandan çıktığın yolda artık arkadaşlarının ihtiyaçları sanki kendi ihtiyaçlarınmış gibi sende sorumluluk oluşturacak. İki kişiyken tek bir sandalye varsa, oturması için ona vermek isteyeceksin. Onun dinlenmiş olmasından dolayı dinlenmiş hissedeceksin. Sonra bu dalga dalga yayılacak, sevgiyi böyle rol yapa yapa satın alacaksın.

Bugün anlattıklarım sandığım kadar uzun sürmedi. Yine de sabırla dinleyen ve çok sıkıcı bulan herkesin çok önemli bir yeri olduğunu, henüz hepsine eşit yaklaşamasam da hissediyorum. En kısa zamanda iyi ve kötünün aynı kaynaktan geldiğini ve doğanın bizi geliştirmek için nasıl da değişik deneyimlerle bizleri büyütmeye çalıştığı anlayışına gelebilmeyi diliyorum.

Herkesin kendi sandalyesini yanındaki arkadaşına verdiği bir dünya diliyorum.

Not: Okuyucum Ahmet Helvacı’nın kaleme aldığı makalesi aşağıdadır: 

İşsizlik nedense benim için bir dert hiç olmadı. Bunda erkek olmamın ve liseden beri bir şekilde çalışıyor olmamın sebebi olabilir.

Kadınların çalışması hep sancılı olmuş diye tahmin ediyorum. Bizim gibi doğu toplumlarında kadınların yeri erkeklerinin yanı anlayışı olsa gerek. Modern zamanda da bu mesele şekil değiştirmiş olsa da hep aynı. Örneğin işletmeler kadın çalışanlara erkek çalışanlarla aynı belki daha fazla iş yapsada düşük ücretler vermesi.

İşsizlik aslında bir devlet sorunu yani bunu çözse çözse devlet gibi zor gücü elinde tutan bir güç çözer. Çözmelide. İşletmeler kar odaklı oldukları için karı artırmayan hiçbir konuda ellerini taşın altına sokmazlar. Sokmayacaklarda.

Benim hayat öyküm meslek lisesi elektrik okuduktan sonra iki yıllık uzaktan elektronik okuma ile başladı. Bu okuma sırasında da çalışıyordum. Çok büyük paralar kazanmıyordum. Spor olsun diye çalışıyordum. Hatta hiç para tutmasını öğrenemedim. Hala da öğrenemedim. Hep istanbulda yaşadım. Küçük şehirlerde yaşamın nasıl bir şey olduğunu bilmem.

Hayat beni elektrik elektronik mesleğinden web yazılım mesleğine doğru sürükledi. Çırak olarak yetiştim yazılım mesleğinde. Senin öğrendiğin gibi eğitim videolarıyla öğrenmeye başladım. Hatta bir kelime bile anlamadan ingilizce eğitim videoları izleye izleye. Ve işi bilen kişilerin yanında çalışa çalışa. Bir bilgisayar veya yazılım mühendisi kadar iyi bir yazılımcı değilim ama ortalama bir web projesini tamamlayacak bütün becerilere sahibim.

Çok adı sanı duyulmamış yerlerde çalışmaya başladım. Çalıştığım yerlerin bir kısmı sonradan battı. Belki bana yatırım yaptıkları için battı. Ama edindiğim bilgi benim yanıma kar kaldı. Öyle ki şu anda Akınsoftda yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum. Bu meslek ile alakalı hiç bir kanıtlanabilir eğitimim yok.

Bu arada küçük şehirlerde hayat nasıl oluyor diye Konya Akınsoft’tan teklif alınca hiç düşünmeden kabul ettim. Şuan Konyada yaşıyorum. Ama yaşım ilerlediğiden daha çok içime kapanmaya daha az sosyal olmaya başladım. Konyalı kimse ile bir muhabetim yok.

Ben de kitap okumak istiyorum ama kitap okumamak için bir sürü bahanem var. Örnek bir e kitap okuyucusu almak istiyorum. Çünkü fiziksel olarak kitaplar büyük ve ağır nesneler onları alıp biriktirmek ayrı bir zevk fakat bana yük gibi geliyor. Elimin altında telefon ve bilgisayar var istesem onlar ile okuyabilirim. Ama mesele başlamaya bahane olunca çokça bulunuyor.

Okuma yaparken de ufak tefek yazma denemeleri yapmak istiyorum. Hikaye yazmak çok ilgimi çekiyor. Ama önce bol bol okumalıyım diye yine yazmaya başlamaya bahanelerim var.

Sanat ile alakalı felsefecinin birinden şöyle birşey duymuştum. Beni çok etkiledi. Bilim hakikati deney ve gözlemle arar. Felsefe ise mantıkla. Sanatın hakikat aramak gibi bir derdi yoktur. Sanat hakikati yaratır. Demişti.(https://youtu.be/UekN8y4X2-A?t=4450) Hakikat yaratmak fikri bana çok iyi gelmişti. Çünkü sanat çok elit insanların uğraşabileceği bir şey olarak düşünürdüm hep. Halbuki hayal kurabilen hayal ettiği evreni yaratabilen herkes sanat yapabilir.

Mesela işsizliğin hiçbir zaman sorun olmadığı bir evrenin hayalini kurup böyle bir evren yaratabiliriz. Belki ilerde bu evren bu ütopya gelecek nesiller için gerçekleştirmeye değer bir hayale dönüşebilir. Ve bir hakikat yaratılmış olur. Çok etkileyici.

Enerjini kaybetmemeni temenni ederim.

İŞSİZLİĞE ÇÖZÜM VAR MI? HER ŞEY DÜŞÜNCEDE BAŞLAR!

Bugün sana işsizlikten ve bunu nasıl avantajmış gibi kullanabileceğimizi anlatacağım. Bazı söylediklerim hiç hoşuna gitmeyecek çünkü tamamiyle gerçek. Ayrıca sosyete pazarlarından ve arkadaşlarımla nasıl kitap okuduğumdan da bahsedeceğim.

İki haftadır sürekli yollardayım. Şu an Konya’dayım ve eve döndükten sonra mı yeni bir yazı yayınlasam diye karar veremedim. Söyleyecek bir şey de bulamadım. Sosyete pazarlarına gitmeyi oldum olası çok severim. Gelmişken buradaki sosyete pazarına da uğradım. Ama hiç de eskisi gibi değildi. İç Anadolu ile İstanbul’un tekstil bağlantısı kesilmiş gibi hissettim. Pazar esnafı adeta sözleşmiş gibi aynı ürünleri getirmiş. İnternet sitesinde gördüğüm 50 liralık eşofman takımının aynısı, 100 liraya satılıyor.

Anladığım kadarıyla satış işinde de dijitalleşen, e-ticarete şans veren firmalar pazarın büyük kısmını ele geçiriyor. Pazarlar sadece ürünlere bakıp almayan, gezmek için gelmiş insanlarla dolu. İstanbul’a döndüğümde Terkos Pasajına gitmeyi düşünüyorum ama aynı durumla karşılaşmaktan da biraz çekiniyorum.

Eskiden yani 10 yıl falan önce, Konya’da çok güzel sosyete pazarları kurulurdu. Öyle renkli ve çeşitli ürün bulunurdu ki her bütçeden insan poşetleri dolu dolu evine dönerdi. Şimdi yoğun bir şekilde, kullanılmış eşyaların ara tezgahlarda satıldığını, diğer fason üretim mallarının da değerinin üzerinde satılmaya çalışıldığını görüyorum.

Konya’da sosyete pazarlarının tadı kaçmış kesinlikle. Esnafın bir an önce kendini toparlayıp, gençlere ve öğrenci bütçesine uygun ürün getirebilmesini diliyorum. Ben böyle söyler söylemez aklıma zamanın değiştiği, artık istediğimiz kıyafetlere, eşyalara internetten kolayca ulaşabildiğimiz, bir kaç yıl içinde de üç boyutlu yazıcılarla ne istersek onu üretebileceğimiz geldi. Belki de sosyete pazarlarının gelecekteki şekli şemali değişecektir. Tekstil sektöründe makineleşme, otomasyon son derece gelişmiş durumda olduğu için üç boyutlu yazıcılara bu alanda ihtiyaç duyulmayabilir.

Bu yazımdan önce, bir tilkinin ne olursa olsun geri dönmediği yolculuğundan bahsetmiştim. Ben de şu an öyle bir durumdayım. Uzun zamandır ne pazarlar ne de kıyafet alışverişleri dikkatimi çekmiyordu. Pazarlarda gezmeyi seviyorum ama yaklaşık 4 aydır tezgahları karıştırmakla harcayacağım süreyi dolduran çok kıymetli uğraşlar buldum. Bunlardan bir tanesi messenger ya da whatsup gibi bir uygulamayla beraber kitap okuyabileceğim bir arkadaşımla kitap okumak. Bazı arkadaşlarımla durumu abartıp, aynı anda okuyarak iki kişilik koro haline geldiğimiz de oluyor.

Önce tek başıma okusam daha çabuk bitiririm diye düşünüyordum ama şimdi beraber kitap okuduğum arkadaşlarımla çok daha nitelikli bir iletişim halinde olduğumu fark ettim.

Sosyete pazarına gitmeyi bıraktığımdan beri hayatıma giren bir başka uğraş da web sitesi yapmayı öğrenmeye başlamam oldu. WordPress kullanmayı temel seviyede öğrendim ve ufak tefek işler yapmaya başladım. Bunu yaparken yüzümde hınzır bir gülümseme oluştu çünkü hiç eğitim almadığım bir alanda, eğitim videosu izleyerek yetkin hale gelinebileceğini keşfettim. Bu bilgiyi kendime saklamak istedim. Neden? Çünkü hem ilgilenmeyenlerin yapamayacağı bir iş öğrendim, hem de bu işin eğitimini alanlardan iş çalacakmışım gibi bir his oluştu içimde.

Bir komşumun üniversiteden iki yıl önce mezun olmuş harita mühendisi kızının işsiz olduğu için bunalıma girdiğini öğrendim. Özellikle gidip konuşamadım, ne diyecektim? Tüm dünyada milyonlarca işsiz var, sen tek değilsin, üzülme mi diyecektim? Ben de kızla konuşmamayı tercih ettim. Söyleyeceklerimi buradan söyleyeyim, belki sonra denk gelir okur, hem de onun durumundaki içinde benim de olduğum üniversite mezunu işsiz insanlar da okur.

Öncelikle açlıktan ölmeyeceksin bu konuda rahat olabilirsin. Yanlarında yaşamak istemesen de eğer bir ailen varsa çok şanslısın. Aileden kastım anne baban ya da doğrudan yanlarında yaşayabildiğin kardeş ve akrabaların varsa çok daha şanslısın.

Bu imkanları olmayan pek çok mezunun kağıt ve plastik toplayıcılığı yaptığını görüyorum. Kesinlikle iş bulamadıysanız toplayıcılık yapın demiyorum, yanlış anlaşılmasın, ancak yaşamak çok önemli, yaşama tutunmak çok önemli, ne olursa olsun çöl tilkisi gibi yolda kalmak zorundasın. Bugün şartların kötü olması yarın da kötü olacağı anlamına gelmiyor.

Şimdi kimsenin sana söylemediği bir şeyi tüm acılığıyla yüzüne söyleyeceğim. Sevgili mühendis arkadaşım, istisnai bir durum olmadığı müddetçe alanında iş bulamayacaksın. Bugün mühendislik firmalarında bile sana yaptırılacak iş evrak takipçiliğidir. Evrak takibi, müşteri bulma, danışmanlık hizmeti satma gibi işler mühendislik değil. Kendini kandırarak sadece maaş için çalışmak seni mühendis yapmaz.

10 yıl önce sosyete pazarları canlıyken belki bir tezgahta sen açardın ama artık yedi göbek pazar esnafı bile meteliğe kurşun atıyor. Çok klasik olacak ama ekmek aslanın ağzında.

İçin karardı biliyorum. Ama bu çukurdan kimse tek başına çıkamaz. Sana da hepimize de çağa uygun bir çözüm bulmak gerekiyor. Kıyafetleri makineler dikiyor, o yüzden tekstil işçisine ihtiyaç yok, binalar bile artık bilgisayarlar tarafından tasarımı yapılıp, fabrikalardan demonte olarak araziye getiriliyor ve arazi üzerinde robot tarafından monte ediliyor.

Çözüm temel ihtiyaçlar çerçevesinde toplumdaki her bireyin birbirine yardım etmesinde saklı. Artık bir iş yerine girip maaşlı çalışan olma, emekli olma devri çoktan bitti. Bir plan dahilinde yiyecek, barınma ve sağlıklı yaşama ihtiyacını toplumun yine kendisi sağlayacak şekilde birbirlerine yardım etmeleri mükemmel olur. Para olmadan mümkün değil diye düşünebilirsin ama bilgiyle ve okuduklarını uygulamakla mümkün.

Bu fikir çok ütopik, içinde bulunduğumuz sistemde imkansız diyenlere şunu söylemek isterim; daha iyi bir fikriniz var mı? Devlet bize baksın, fabrika açsın, işverenler bize iş versin, memur olup atanalım diye beklemek daha mı mantıklı? Belki haklısın, belki de toplumun bireylerinin birbirlerine yardım ederek yaşamaları sadece bir rüyadır, el birliğiyle temel ihtiyaçlarını ortak bir çalışmayla karşılamaya gönüllü olmaları mümkün değildir. Sana bunu haklı çıkaracak sonsuz sebep sayabilirim. Fakat bunu hiç denememiş bir kuşağız biz. Bir kere bile denemedik. Permakültür eğitim paketleri satmaktan öte gitmedi herkes için tarım yolculukları, kişisel gelişim eğitimleri pazarlamaktan öte gitmedi insanların ekonomik buhranlarının üzerini örtmeler. İş bulamayan herkes kişisel gelişim uzmanı oldu. Şimdi de benim gibi yazılım bilmese bile hazır yazılımları kullanarak web sitesi yapan grafik tasarımcı olan bir çok genç görüyorum.

Bunun da çok kısa bir zamanda daralacak bir pazar olması hizmeti veren kişi sayısının artmasıyla muhtemel. Ben artık, bu yıl dolar ne kadar yükselecek diye düşünmek istemiyorum, ya da kredi kartı borçlarını nasıl ödesem diye kısacık hayatımı endişe içinde geçirmek istemiyorum. Bu yüzden de sadece kendim için değil, işsiz olduğunu düşünen, geleceğini garanti altında göremeyen, her insan için belki de zamanımızın çok ötesinde bir çözümden bahsediyorum.

Bu yazı, sanki sadece işsiz mühendisler için yapılmış gibi görünebilir, ama herkes için. Yani bu yardımlaşma ve beraber yaşama kültürünü uygulamak için işsiz olmak gerekmiyor, hatta onlardan çok, günde 12 saatini evinden uzakta geçiren ve sürekli bir patronun baskısı altında yaşamaya çalışanlara daha uygun.

İnsanoğlu böyle işte, bir şeyin değerini ancak kaybettiğinde anlıyor. O yüzden hiç iş bulamamış biri işsizliğin kıymetini bilmez. Ama uzun saatler düşük ücretlere çalışanlar, yardımlaşma kültürüne çok daha yakın duracaklardır eminim.

Sana hala çok uzak bir ihtimalmiş gibi geliyorsa, sadece hayalini kur yeter. Parmağını bile kıpırdatma istersen. Ben şimdilik öyle yapıyorum. Her şey önce bir düşüncede başlar ve sonra belki gözlerimizle göreceğimiz kadar çabuk gerçekleşmez, ama mutlaka bir gün gerçekleşir.

DİĞER ÇOCUKLARDAN NEFRET EDİYORDUM!

Hepimizin içinde bir canavar var. Ama biraz daha kibar hale getirmemiz gerekiyor bu canavarı. Neden böyle olduğunu sana bu yazıda anlatacağım. Yine de içimizdeki canavara bir kibarlık maskesi takmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin bile edemezsin. Karşındaki insanın yüzlerine, nasıl göründüklerine, kıyafetlerine değil de bunların arkasındaki sebebe bakmak işimizi biraz kolaylaştırabilir.

Hiçbir duygunun boşuna olmaması gibi nefret duygusu da boşuna değil. Ancak onun sayesinde değişmesi gereken özelliğimizi görebiliyoruz. Bunu ilk fark ettiğimde kabul etmek istememiştim. Düşünsene biri seni sinirlendiriyor, en nefret ettiğin hareketleri yapıyor, ama sen ona kızarken bir şeyi anlıyorsun, o kişiyi sevmediğin için, onu yabancı gördüğün için ondan nefret ediyorsun.

Bu Pazar kalabalık bir alışveriş merkezine gittim, tatil günü olduğu için herkes çoluk çocuk gelmiş. Bir ara fazla çocuk iyidir, nasibini Allah verir diye moda olduğundan her çiftin bir elinden tuttuğu, bir bebek arabasında çığlıklar atan, bir de kalabalığın arasında kaybolan çocukları vardı. Her dükkan ana baba günü. Simitçide bir yer bulup zar zor oturduk. Alışveriş merkezi ne kadar yüksek sesli arabesk müzik çalarsak o kadar çok satış yaparız diye karar vermiş galiba ki eşim tam karşımda oturmasına rağmen sesini duyamıyordum. Ağlayan çocuklar, çocuğunu kalabalıkta kaybetmiş telaşlı anneler, her gördüğüne heveslenip etrafına saldıran çocukların öfkeli babaları derken kafam kazan gibi oldu. Çok gezmeden çıktım tekrar alışveriş merkezinden. Ben 33 yaşındayım ve uzun yıllar böyle bir dünyaya az önceki anlattıklarım da dahil, çocuk getirmek istemediğim uzun yıllarım oldu. Eğer benim çocuğum olsaydı Pazar günü o kalabalığın içine götürürmüydüm? Hayır! Diyelim ki yanlışlıkla götürdüm ve durum aynı anlattığım gibi. Ne oldu? Benim çocuğum da gördüğü her oyuncağı istedi, ağladı, babasının paçasından tuttu çekti. Bu durumda onu sakinleştirmeye çalışacaktım, istediği oyuncağı almasam bile ona olan öfkem sadece birkaç dakika sürecekti, sonra onun ıslak kirpiklerini sevimli bulup sarılacaktım, hatta eve döndüğümüzde oyun bile oynayacaktım onunla. Çünkü şu an bir çocuğum olmasa bile, olursa öbür çocuklardan daha çok seveceğimi biliyorum.

Evet, komşunun çocuğu akıllıca otursa bile gözüme çok itici geliyor, ama benim yeğenim sürekli çekmeceleri karıştırdığı halde, çok sevimli. Bu duyguyu değiştirebilir miyim bilmiyorum. Belki de hayatım boyunca içten içe başkalarının çocukları gözüme fazlalık görünecek, bu kadar insan varken ne gerek var bir taneye daha diye düşüneceğim, ne biçim çocuk bunlar olmasalardı daha iyiydi diyeceğim içimden. Ama içimden. Eskiden yüksek sele de söylüyordum ta ki, bana yakın olmayanları, yani hoşuma gidenleri görüp, hoşuma gitmeyenleri görmediğim, objektif olmadığım durumunu keşfedene kadar böyleydi. Hala objektif değilim, o yüzden yazımın başında daha kibar olmalıyız diye konuştum. Çünkü objektif değiliz, bizim gözümüze göre güzel olanı seviyor, çirkin olandan nefret ediyoruz. Çünkü bu bizim gözümüz, olaylara tüm insanlığın gözünden bakınca tüm çocuklar eşit derecede çekilmez ya da sevimli, görünecek.

İç dünyamda yapamayacağımı biliyorum, ama tüm dünyaya yönelik iyi davranmam gerektiğini kabul ediyorum. İşte bu kötülükleri iyiliğe çevirmek. Yani dışarıda hiç bir şey değişmedi. Yine bağırıp çağıran, yaramazlıklar yapan, kafamızı şişiren, uykumuzun en güzel yerinde oyuncak arabayı zemine çarpan, alışveriş merkezinde aptalca kaybolup herkesi telaşa düşüren, parmağını prize sokmaya çalışan çocuklar olacak, ama artık senin de bildiğin bir sırrımız var. Onlardan nefret etmemizin sebebi onları sevmememiz. Çünkü onlar bizim çocuğumuz değil.

Çocuklarla ilgili bu kadar konuşmuşken bu sırrı insan ilişkilerine nasıl entegre edebilirim diye de düşündüm. Üç durum var yetişkinlerde;

  1. Eğer kendimi arkadaşımdan üstün görürsem, onun öğretmeni gibi olurum. O doğru düzgün bir şey bilmiyor, ben daha akıllıyım, ben daha üstünüm, onun daha az bilgisi var diye düşünürüm.
  2. Eğer kendimi arkadaşımdan daha aşağıda görürsem bu sefer de onu öğretmenim gibi görmeye başlarım, o gözüme harika görünür, giydiği kıyafetler ona çok yakışır, ne kadar da zeki ve bilgili biridir, ona hayran olurum.
  3. Eğer arkadaşımı kendimle eşit olarak görürsem, ikimiz de benzer seviyedeyizdir.

Bu üç durum sürekli aklımda hareket eder, bazen arkadaşımdan sadece birazcık bile olsa becerikli olduğumu düşünsem, hemen aramızdaki arkadaşlık bir ortaklığa dönüşür ve aynı bir şirketin eşit olmayan hisseleri gibi karın dağıldığını hissederim. Sanki ben hisselerin %75 ine sahibim de o da %25 ine sahip gibi. Bir iş yapıyor olsak böyle olacaktı demek ki. Bu durumda bir eşitlikten bahsedilebilir mi? O yüzden bu üç durumu kendi düşüncelerimde dengeye getirirken, arkadaşıma olan davranışımın elimden geldiğince incitmeden, mümkün olduğunca kibar olmasına özen göstermeye çalıştım.

Peki nefret ettiğimiz bir dünyayı sevebilir miyiz? Bunu yapmanın bir yolu var mı? Mantıklı bir yolu yok. Hatta birisi, otobüse binerken, sıramı almaya çalışıyorsa, onu itip kendim binerim. Biri bana vurursa kendimi korurum yani yanlış anlaşılmak istemem. Sanki her türlü haksızlığa bir kılıf bulup, pozitifçilik oynuyormuş gibi görünmek istemem. O yüzden büyük resme odaklanmakta fayda var.

Bugün sana bir konudan daha bahsetmek istiyorum. O da bugün aklıma geldi, diyelim ki bu bu yazıları çok kişi okudu, öneriler istemeye başladılar, o zaman ne yapacağım diye düşündüm? Kocaman bir boşluk, bilmiyorum dedim kendi kendime, çünkü şu an çok az okuyucum var ve onlara bir amaç vermek için borçlu hissetmeye başladım bile kendimi. Ne yani böyle konuşup konuşup, sonra da ortadan kayıp mı olacağım. Tamam öyle olması gerekirse öyle olur, ama aklıma bir ihtimal daha geldi. Belki de sanal bir atölye açarız, arka planda klasik müzik çalan, yazarlar ve çizerler için bir mekan olur. Burada kendini birbirine bakarak tanımaya çalışan insanlar buluşur. Ben de orada olurum, resimler çizerim, sanal toplantılara gelenlerle beraber yazılar yazarım. Çay içeriz, sohbet ederiz. Öyle işte, her gün yeni bir hayal kurunca, bugünkü hayalim de böyle oldu.

Hafta sonu şehir dışında olacağımdan ve yoğun bir seyahat olacağından yazı eklemeyeceğim önümüzdeki haftaya kadar. 

BİRLİK GEMİSİ

Bir kişinin hayatını adaması gereken çalışmasının temel özelliği, doğaya, çevresine sunduğu katkılardan, nasıl tat hissedebileceği olmalı, çünkü kişinin yaptığı her şey, bu amacın dışında olduğu için doğadan ve tüm iyiliklerden uzak hissediyor. Ancak, kişi doğanın ve çevresinin memnuniyeti için bir hareket yaparsa, en küçük bir hareket bile olsa, o katlanarak büyür ve kişiye bir bumerang gibi geri döner.

Dolayısıyla, temel çabamız, etrafımıza faydalı olmaktan alacağımız güçte bir lezzet bulmaya çalışmak. Bu ancak, kendi çıkarımız için her şeyi silip süpürmekten aldığımız vahşi hırsları azaltmakla olur. Ancak bu hırsları azalttığımızda zamanla etrafımızdaki insanların iyiliğinden, mutluluğundan, huzurundan ve böyle olmaları için çalışmaktan mutlu olmaya başlarız.

Ben kimsenin kötülüğünü istemem diyorsan, yalnız kaldığında kendine bir kez daha sormanı tavsiye ederim. Arkadaşın sınavdan yüz üzerinden 98 aldığında, eğer sen 58 almışsan, nasıl onun mutluluğundan mutlu olabilirsin ki? Ya da ona doğa tarafından doğuştan uzun bir boy, incecik bir beden ve güzel bir yüz verilmişse, öyle olmadığın halde, onun avantajlarını nasıl takdir edebilirsin? Muhtemelen edemiyorsun. Ama sorun değil, rol yapmak, tiyatro oynamak tam da bunun için var.

Bazılarımızın günlük hayatı hiç tahmin etmediğimiz şekilde, beklemediğimiz bir anda tesadüfle değişir. Benim durumum da böyle oldu. Dört yıl öncesine kadar hiç önemli bir konu yoktu ortada, günün getirdiği neyse onu yaşayıp geçiyordum. Olağan dışı bir yetenek falan da yoktu ortada, tamam, biraz biyolojiye ilgim vardı, ama o da bakteri resimleri çizip boyadığımda arkadaşlarımın “ne güzel olmuş” demesinden kaynaklanıyordu.

Sonra birden beklenmedik bir öneri geldi. Bu hayatı keşfetmenin tüm acımasız hatalarıyla dolu ilk adımlarını içine alıyordu. Gelecek hakkında hiç bir önsezim yoktu ve şimdi olduğum, geçmişe nispetle dışa dönük, neşeli Pınar’dan eser yoktu.

Olaylar çok çabuk gelişti, önce yıllardır mühendis olduğumu savunma durumundan bir çırpıda vazgeçtim. Kendim bile daha ne olup bittiğini anlamadan, bir dünya atlasının üzerinde, hangi ülke neredeymiş diye araştırırken buldum kendimi. Ülke isimleri ve kırmızı renkle belirlenmiş sınırları saymazsak, dünya eğri büğrü kara parçalarının suyun içinde yüzdüğü bir yerden başka neydi ki? Henüz 27 yaşındaydım ve genç ve tecrübesiz olmak, ayrıca yetişme tarzımdan kaynaklanan içime kapanıklık yakamı bırakmıyordu.

Bu sebeple hayallerimi yazmaya, insanlarla yüz yüze konuşmaya göre daha fazla zaman ayırmaya başladım. Kalemi aldım ve yazmaya başladım; “İhtiyacım olan bir gemiydi, ufak ama iyi bir gemi, kaptanı da oldukça deneyimliydi. Daha önce defalarca bu gemiyi Güney Amerika kıyılarına götürmüş, sağ salim Türkiye’ye geri getirmişti. Üstelik şimdi gemi tersaneye çekilmiş, daha uzun seyahatler yapabilsin diye tamiri ve bakımı da yapılıyordu. Mürettebat tam bir harikaydı, her biri, mürettebat arkadaşını, kendisinden daha fazla düşünen, asla kendisine yapılmasından hoşlanmadığı bir davranışı arkadaşına yapmayan tiplerdi. Bu kaptanla defalarca, bu uzun ve çetrefil yolculuğu yapmışlar, şimdi benim de dahil olacağım bu seyahate katılmaya da gönüllü olmuşlardı. Çok önemli iki amaçları vardı: birincisi, Güney Amerika kıyılarında ne kadar kendileri gibi arkadaşı için iyilik isteyen mürettebat adayı varsa, gemiye toplamak, ikincisi de, bir dizi istatistiksel hesap yapıp, bu zor yolculukta bu mürettebatın ne kadarını gemide tutabileceklerini kesin olarak saptamak. Bu gemi, sadece üç gün sonra yola çıkacaktı ve ben, son derece hazırlıksızdım. Yolculuğun kaç yıl süreceği belli değildi, ama filikalar hazırdı, mürettebat on gündür içimi rahatlatmak, yolculuktan korkup vazgeçmeme engel olmak için mütemadiyen bilgi veriyordu. Yani denizden ne zaman canım sıkılırsa, yedek teknelerden birine refakatçi mürettebatla bindirilip, seyahat boyunca karşılaştığım her türlü karada, nehirleri, gölleri hatta dağları gezip tekrar gemiye dönebilecektim. Tropikal kuşaktaki mercan adalarına gitmeyi kim istemezdi? Her şey gözüme çok güzel görünüyordu, insanın hayatında birden bire beklenmedik şeyler oluyordu ve ben de şimdi bunu yaşıyordum işte.”

Evet dört yıl öncesine baktığımda ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha görüyorum. Simgesel olarak gemi, tüm insanlığın birlik umudu oldu, harika mürettebattan kastım olan insanlar, bu yer yüzünde tıpkı Güney Amerika kıyılarına dağılmış mükemmel insanlar gibi, birlik gemisinin yolunu gözlüyorlar.

Bunlar öyle özel görünüşlü insanlar değil. Yani üstlerine başlarına, bindikleri arabaların markalarına bakarak tanıyamayız onları, soy ağaçlarını herkese gösterme derdinde değiller. Başları dik ve otoriter, yüz ifadeleri de mağrur değil. İşleri güçleri dünyaya, kimseyi ayırt etmeden kocaman bir gülümseme vermek. Becerikli olmanıza, cesur olmanıza ya da üretken olmanıza aldırmıyorlar. Sadece ne kadar sürerse sürsün, sabırla birlik gemisine mürettebat aramaya devam ediyorlar.

Bunu özellikle belirtmek istedim. Çünkü benim gibi, uzlaşmaya yanaşmayan, böyle yıllarca sürecek bir gemi yolculuğuna katlanmaz, havada bir burnu olan kişiye az rastlanır. Üstelik hayallerimde de olsa, at koşturmayı, atış talimi yapmayı ve insanların açıklarını yakalayıp, onları bir kuş misali avlamayı seven biriydim. Kahvaltıda, yemekte pek bir neşeliydim, aile partilerine bayılırdım, çekingendim ama içsel bir coşkum da vardı. Sıradandı işte her şey. Hayat da güzeldi, yolculuk fikri aklıma gelmese, ah bu hayali gemi olmasa, herkes gibi yaşayabilirdim.

Dört yıl boyunca böyle bir yolculuk, zaman zaman gemiden ayrılıp, karanın cazibesine kapılarak geçti. Ancak ilk günden bu güne tek bir sefer bile bu hayali birlik gemisine dönmekten vazgeçmedim. Burada ne kadar eleştiriyi seven biri olduğumu fark ettiğimi, her defasında hatalarımla yüzleşip tekrar mürettebatın şefkatli kollarına geri döndüğümü anlatmama gerek yok sanırım.

Bir kişinin hayatını geçirmesi gereken yer, böyle çalkantılı denizlerde sağlam kalabilen bir “birlik gemisi”. Kendimi adamam gereken çalışmanın temel özelliği, artık mürettebattan biri olmaya dönük katkılardan, nasıl mutlu olacağımı öğrenmek olmalı, çünkü görüyorum ki yaptığım her şey, bu amacın dışında. Hala canım sıkıldıkça utanmadan mürettebattan beni bir süre kişisel isteklerimi yerine getirebilmem için karaya çıkarmalarını istiyorum. Önce bir ferahlık geliyor böyle zamanlarda, sonra da tüm zorluklarına rağmen, insanları birbirine bağlayan bu fırtınalı denizden ve tüm arkadaş mürettebattan uzak kaldığımı hissediyorum. Ama, ne zaman gemide bir işin ucundan tutsam, denizin fırtınası ne kadar şiddetli olursa, mürettebatın birbirine tutunması o kadar güçlü oluyor. Fırtınadan sonra arkadaşlarıma, karadan getirdiğim sıcak çikolatayı ikram ediyorum, lezzet katlanarak büyüyor ve kaptandan bir tabak dolusu fındıklı ve elmalı kurabiye, sıcak çikolatalarımızın yanına hediye geliyor.

O yüzden, temel çabamız, etrafımıza faydalı olmaktan alacağımız güçte bir lezzet bulmaya çalışmak. Bu ancak, kendi çıkarımız için her şeyi silip süpürmekten aldığımız vahşi hırsları azaltmakla oluyor. Ancak bu hırsları azalttığımda, zamanla etrafımdaki insanların iyiliğinden, mutluluğundan, huzurundan ve böyle iyi durumda olmaları için çalışmaktan mutlu olmaya başlıyorum. Senin de öyle olma ihtimalin olduğunu düşündükçe, içim sevinçle doluyor. Bu gerçek insanın yeni yaşantısı. Şimdilik bu gemi, hayali olabilir, ama gerçeğe dönüşeceğinden hiç kuşkum yok. Hep beraber yolculuk edeceğimiz birlik gemisini dört gözle bekliyorum.

KENDİNE EN ÇOK SORDUĞUN SORU NE? YENİ DÜNYA

Bugün “yeni dünya” derken ne kastettiğimi derinlemesine anlatmak istiyorum. Söz konusu “yeni dünya”nın baş rol oyuncuları, kendi üzerlerinde çalışmaları ve gittikleri yolda elde ettikleri deneyimleri, cimrilik etmeden paylaşanları, böylece “acaba ben de böyle miyim?” sorusunu sormamıza sebep olanlar. Bu insanlar geleneksel entelektüel insanların yerini çoktan aldılar. Çünkü kitaplardan gördükleri teorik şeylerden değil, doğrudan yaşamsal deneyimlerinden anlatıyorlar. Bana ışık olan insanlar da böyleydi. Yani tarih dersindeki bir olay gibi değil. Tutup da şu savaş bu tarihte oldu, anlaşma maddeleri şunlardı, bu savaşla beraber ülkede durum şöyle şöyle değişti gibi bir ezbere bilgi değil. Kendi savaşını anlatmaktan bahsediyorum. Kağıda yazılmışları okuyup uygulamak gibi bir şey. Kitapta şunları okuruz, “X savaşında yaklaşık 1000 insan öldü, 2000 insan yaralandı.” Ama savaşta yaralanan kişi şunları söyleyecektir;

“Birden büyük bir gürültü duydum, sipere çok yakın bir yerde top patlamıştı, yerimizden ayrılmama emri aldığımız halde top sesinin ve ortaya saçtığı toz toprağın etkisiyle kaçmaya başladım. Sonra kolumdan vuruldum. Tuttuğumda kamuflajımın paramparça olduğunu anladım, kolumdan akan kan sıcacıktı.”

İşte görüyorsun, birinci ağızdan anlatıldığında bile savaş çok daha gerçek görünüyor. Ben de bire bin katarak sana anlatıyorum her şeyi. 1997 de internet iyice gelişti. Öyle olunca bir sürü deneyimlerini paylaşan insandan web sitelerindeki yazılarından çok şey öğrendik. Google algoritması daha geliştirilmemişti ve internet her türlü hile ve kötüye kullanıma son derece açıktı. İşte internet sana bahsettiğim “yeni dünya”nın adeta tohumuydu. Orada kötüye kullanımı da gördük, hepimizin çok işine yarayacak bilgileri de gördük. Hatta sadece izleyen, okuyan, beslenen olmaktan çıkıp, biz de kendi fikirlerimizi paylaşmaya, yorumlamaya başladık. Biraz çekindik önce, çünkü biz nasıl fikirlerimizi söylüyorsak, diğerleri de söylüyordu. Bu da adeta bir meydan okuma hakkını ortaya çıkarıyordu.

Eskiden kitapta ne yazıyorsa o doğruydu, aynı fikirde olmasak bile bunu söyleyebileceğimiz yerler o kadar kısıtlıydı ki çoğu zaman konuşmaktan yazmaktan vaz geçiyorduk. Ama internet sayesinde her türlü fikrimizi hatta sanal şiddet sayılabilecek ifadelerimizi internet ağına yükledik.

Artık her şey yazılabilir, söylenebilir ve paylaşılabilir olunca da bilginin güvenilirliği kalmadı. Biz de bunca bilimsel, psikolojik ve reklamsal içerik arasında, hiç bir şeyin sabit olmadığını söyleyen, hayatın ancak deneme yanılma yoluyla yaşanarak öğrenilebileceğini anlatan insanlara güvenmeye başladık. Artık, fizik bilimini öğrenmek için okula gitmeye ihtiyacımız yok, matematik problemlerini çözmek için de hatta resim çizmemize bile gerek yok, bizim için çizebilen mobil uygulamalar var. Ancak tüm bu bilgi ve yetenek bolluğu bize hala bazı soruların cevabını veremiyor. O sorular şunlardır;

  • Evren nereden geldi?
  • Yaşam nereden geldi?
  • Akıl nereden geldi?

İşte bu sorulara cevap vermeye yaklaşan en azından üzerinde düşünen bir neslin hızla büyüyüp geliştiği “yeni dünya” bizim yaşam alanımız. Peki bu sorularla karma karışık olmuş içinde benim de bulunduğum bu yeni kuşağı nasıl ve neye kanalize edebiliriz?

Bilginin sınırlarını zorlamanın da ötesinde ben kimim sorusunu cevaplayacak, aklı bu sorularla karışık insanları bulmak, bunların kendi kendilerine sordukları soruları birbirlerine sormaları için teşvik etmek iyi bir çözüm gibi görünüyor. İyi ki sanal ortamlar da bunu kolaylaştırıyor. Fiziksel bir alan bulmanın zorluğu aşikar.

Ama internet bu açıdan da kendini aştı, eğer deformasyona uğramamış forumlar ve paylaşım platformları bulabilirsen, aklını karıştıran soruları üslubunca tartışabileceğin, fikir alışverişi yapabileceğin insanlarla karşılaşabilirsin. Tabii ki bunlar benim gibi bu sorgulamayı iş edinmişler için. Yoksa hayat telaşında bir çoğumuzun kitap okumaya bile vaktinin kalmadığını düşünüyorum. Otobüste, metroda işe giderken oku diyenler haklı olabilir ama benim gibi biri için mümkün değil. Midem o kadar bulanıyor ki havasızlık ve sarsıntıdan bırak kitap okumayı ineceğim durağa kadar gözümü açamıyorum.

Hayatın, evrenin anlamı nedir, neden yaşıyoruz sorusuna henüz cevap bulamasam da, kanıtlayamadığım ama var olduğuna yürekten inandığım, insanlar arasında ve aynı zamanda doğa ile olan bağ var. Senin kanıtlayamadığın ama doğru olduğuna %100 inandığın bir şey var mı?

Mesela benim bildiğim ama kanıtlayamadığım bir şey daha var: “yeni dünya”da “hayatımın anlamı ne?” diye soran insanların, sayısının gittikçe artacağı.

Bu ne işe yarayacak? Zaten 6 milyar yıl sonra insanlık ve bu gezegen güneş patlayıp yok olacak. Hayatın o yüzden hiç bir anlamı yok, anlamı olsa bile önemi yok diye düşünen o kadar çok bilim insanı var ki! Ama 6 milyar yıl sonra insan bugün olduğu gibi mi görünecek? Belki de farklı bir forma gireceğiz. Sadece bilinçlerimizin birbiriyle bir bağ içinde olduğu, sınırsız bir alanda yüzeceğiz. Ben güneşten umutluyum.

Ayrıca teknoloji o kadar ilerleyecek ki patlamalardan, fiziksel bozulmalardan etkilenmeyen robotik yapılara sonsuza dek kendini tamir edebileceği yazılımlar yükleyebileceğiz ve belki de tüm anılarımızı, bilincimizi bu robotik yapılara aktarıp evrimin insansız aşamasına geçiş yapacağız. Daha organik bir değişimi tercih etsem de bana hiç de olmaz bir işmiş gibi gelmiyor. Nefes almaya, yemek yemeye, uyumaya ve tuvalete gitmeye ihtiyaç duymayan işi gücü her bir unsurunu birbirine bağlayıp yeni bilinç ve akıllar oluşturmak olan, deneyimine deneyim katan bir sistem.

Tabi işin bu tarafı artık bilim kurgu oluyor. Ama az önce bahsettiğim gelecek hayalinden önce dünyadaki kaynakların tamamını tüketip, aç gözlerimizi dünyanın dışındaki gezegenlere çevirme ihtimalimiz çok yüksek. Ama bir engele takılıyoruz. O da ışık hızı. Çok hızlıymış gibi gelebilir ama daha hızlı bir şeyler icat etmezsek, karbon miktarı yüksek gezegenlere, yıldızlara gidip, oralardan kaynak aşırmamız mümkün değil. Belki de mümkün, ışık hızını hızlandırmayı başaramazsak zamanı hızlandırırız deyip, çılgın deneyler yapacak bir sürü şirket var. Evet artık şirketler yürütüyor bu işleri. Ya daha hızlı robotlar yapacaklar ya da başka bir yol bulacaklar. Sonuçta gelecek yer kürede makine-insan imparatorluğunun kurulmasıyla şekillenecek. Artık ölmeyeceğiz ve bilincimiz yüklendiği yapay hafızalarda sonsuza kadar açık kalacak. Bakalım o günleri benim neslimden kaç kişi görecek?

Daha şimdiden örneklerini gördüğümüz bazı çalışmalar var. Mesela sanatsal eserleri üç boyutlu hale getirip müzeleri teknolojiyle uyumlu hale getiriyorlar. Ben de kendi resimlerimi üç boyutlu hale getirmek istiyordum. Ama gelişmiş bazı programları iyi kullanabilmek gerekiyormuş. Aslında kullanmayı öğrenmek bahsettiğim yeni dünya için çok etkili bir niteliğe sahip yapardı beni. Ama çok kısa süreliğine. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Yani bir şeyi öğrenip onu uygulayarak gelir etme süresi çok kısaldı. Mesela fotoshop bilmek 10 yıl önce harika bir şeydi, sırf bu programı biliyorsun diye seni istihdam edecek iş yerleri bulabilirdin. Ama bugün bir çok cep telefonu uygulaması fotoshoptan bile güzel sonuçlar verebiliyor, üstelik bir çocuğun bile kullanabileceği kolaylıkta. O yüzden belki de benim bilmediğim ama var olan bir uygulama vardır. 

Bugün sana internetten, gelecek tahminlerimden, robotlardan, ışık hızından, aklımdaki “hayatın anlamı ne?” sorusundan ve bize şimdi saçma gelen ama yakın bir zamanda karşılaşacağımız yeniliklerden bahsettim. Hala insanların birbirlerini inançları, ırkları ve yaşam biçimlerini bahane ederek öldürdükleri, gruplaştıkları zamanımızda aynı anda “yeni dünya”nın tüm gelişmişliğiyle var olmasını çok heyecan verici buluyorum. Hatta bilimsel bir makale okuduğumda uzay mekiğinde gezegenleri teleskopla incelediğimi hayal ederken, sokağa adım atar atmaz gecekondulardan gelen patates kızartması kokusuyla 1980 lere dönüyorum. Yollarda hem elektrikli, otomatik arabalar hem de doğandan bozma şahinler arka arkaya gidiyor. Robotlar restoranlarda servis yaparken, insanlar cami köşelerinde dileniyor. Bu bir paralel evrenler çağı değil de nedir? Yeni dünya’ya hazır mısın?

İNSAN NEDEN KÖTÜLÜK YAPAR?

Simgesel olarak melek iyiliği temsil eder. Melek kötülük yapmaz, çünkü öyle bir yazılımı yoktur. Yani başka çaresi ve isteği olmadığı için iyi olmak zorunda. O yüzden hayvanları da aynı şekilde düşünebiliriz. Mesela bir köpek, sabahtan akşama kadar yemek arar ve yavrularını sever, biraz da avlanır belki ama kasti olarak kötülük yapmaz.

Ona karşı bir zarar söz konusu olduğu zaman bile zor durumda kalmadığı müddetçe saldırmaz. Bazen istisna gibi görünen durumlar olabiliyor. Ama durum sonradan açıklığa kavuşuyor. Yaklaşık iki ay önce sabah çok erken bir saatte dışarı çıkmak zorunda kaldım. Uçuş saatine yetişmek için çok erken bir saatte otobüs durağına yürümek üzere valizimle sitenin güvenli duvarlarının dışına çıktım. Sadece iki sokak ötedeki otobüs durağının olduğu yolun yarısında her cins köpekten bir grup beni karşıladı.

Normalde asla köpekten korkmam, hatta severim bile. Ama beni kovalamak istediler ve çok öfkelilerdi. Kaçtım açık bir apartman kapısı buldum ve saklandım. Koşarak ve havlayarak sokaklarda beni aradılar, sonra da kayboldular. Ama saklanamasaydım bir zarar görecektim eminim. Normalde köpekler kendi cinslerine en yakın olanlarla grup oluştururlar ama bu sefer öyle olmamış.

Çünkü her biri vakti zamanında satın alınmış, sonra sokağa terk edilmiş, sonra da çok zor koşullara adapte olmaya çalışmış. Böyle düşündüm ama saldırının asıl sebebi bu değil. Bunun etkisi %30 bile değil. Geriye kalan mesele yolculuktan döndükten sonra aynı otobüs durağının çok yakınında olan markete makul bir saatte eşimle alışveriş yapmaya gittiğimizde ortaya çıktı.

Haftalık alışveriş için markete gittik ve çıkışta aynı köpek sürüsünün bazı genç çocukları kovaladığını, havlayarak koştuklarını gördük. Durum şuydu; 8-17 yaş arası çocuklar bu köpeklere taş atıyor, ellerindeki sopalarla isabet ettirebildikleri köpeklere vuruyorlardı. Durum bu olunca hayvanlar da adeta kendi yaşam mücadelelerini vermek, insanı tehlikeli bir düşman olarak öğrenmeye eğilimli olmuşlardı.

Bu çocukları nasıl bu hale getirdiğimizi de sormak gerek, ama dışımızda gördüğümüz hiç bir şey, kendi içimizdeki çapraşıklık düzeltilmeden iyileşmeyecek. Biz insanlar içinde kötülük yapmak olmayan hayvanları bile kötü davranışlar sergilemeye zorla ikna edebiliyoruz.

Peki kendi içimizde çapraşıklıkları nasıl tamir edeceğiz? Kendi kendimize başarabileceğimiz bir şey mi? Bunu ancak diğer senin gibi olan insanların yardımıyla başarabilirsin. Dünya tam bir felaket. Sebebi ise biz insanlar. Çünkü biz olmasak aslında yaşam olduğu gibi devam edecek, ağaçlar yeşermeye, kuşlar cıvıldamaya devam edecek, hayvanlar sadece acıktıkları için birbirlerini avlayacaklar ve kötü kokulu çöp birikintileri olmayacak. Ama bu güzel rüyadan insan unsurunun var olduğu gerçeği ile uyanıyoruz. Ve biz doğanın tam zıddıyız ve anlamadığımız bir sebeple gerekliyiz. Aynı iyi ve kötü gibi, aydınlık ve karanlık gibi. Bu kelimelerden sonra hemen doğa ve insan demek geliyor içimden. Ne kadar güzellik varsa doğada varken ne kadar çirkinlik varsa insanda görüyoruz.

Peki bu kötülükleri içimize kim yerleştirdi? Neden potansiyel olarak kötüyüz? Bu sana garip gelebilir ama doğanın ta kendisi bizlerin içine kötülüğü yerleştirmiş durumda. O yüzden eleştirecek bir şey de yok. Yani bir durum ne kadar acımasız görünürse görünsün, kötülüğü yapan kişiyi eleştiremeyiz. Çünkü elinde değil. O çocukların da elinde değil, içinde bulundukları çevre onlara iyi bir şey yapmanın örneğini vermemiş. Peki bu çevrede kim var? Sen varsın, ben varım. Biz sanıyoruz ki taşı biz atmadığımız için bizim suçumuz değil.

Ama işler öyle yürümüyor, çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız. Görmüyoruz ama bağlıyız. Biz ne kadar iyi bir toplum inşa edersek, çocuklar da o kadar iyi olacak. Ama bu onların karakterini değiştirmeyecek. Aslında hareket eden bir şeye taş isabet ettirebilmek bir yetenek. Ama burada gördüğümüz, yeteneğin kötü bir amaçla, bencilce kullanılması.

Burada örnek bir topluluk oluşturulmasını gerçekten acil görüyorum. Çünkü bu çocuklara gençlere öyle yapmayın, bu yanlış bir davranış demek, çıldırttığımız sokak hayvanlarını zehirleyip öldürmek, bu çocuklar büyüyüp toplum zararlısı haline geldiklerinde onları hapislere atmak, hiç bir şeyi düzeltmeyecek ve kolay yol. Asıl zor olan kendimizi değiştirmek. Asıl zor olan örnek bir toplum oluşturup, kişisel isteklerimizdense örnek topluluğumuzun ihtiyaçları için çalışmak. Bunu yapabilir misin? Hayır diyorsan o çocuklar köpeklere taş atmaya devam edecek. Bizler de korkulu gözlerle bir gün bu canavar arka sokak yeni neslin hedefine insanlığın doğrudan kendisini yerleştirmesini bekleyeceğiz.

Eğer bir kişi sadece kendisi için iyilik isterse, tüm dünyada büyük bir zarara sebep olur. O yüzden bir şey istediğimiz zaman bunun en çok kime faydası olduğuna bakmamız lazım. Eğer sadece bana faydası varsa bu %99 ihtimalle bir başkasına zarar veriyordur. En basitinden su kullanımının aşırı olması buna örnek verilebilir. Duş alırken, uzun duş seviyorum diye saatlerce suyu boşa akıtmak, kişinin kendisi için çok faydalı, harika olabilir, peki tüm dünya için durum ne? İlgisi yokmuş gibi görünebilir çocukların köpeklere taş atmasıyla ama var. Bu çocukların çevrelerinden şiddet gördüğü kesin, annelerinin saatlerce yollarda arap sabunuyla halı yıkadığı çocuklar bunlar, sular akar akar yollarda sel olur, olsun komşu hanım “aman ne kadar temiz” diyecek. Ama o kadar su boşa mı gitmiş, çocuk sokakta köpek mi taşlıyormuş ona ne! Önemli olan ona temiz denmesi, ev hanımı böyle olur denmesi. Bu sadece yolda halı yıkayan annelerin sorumluluğu değil, en çok da içinde benim de bulunduğum eli kalem tutanların sorumluluğu.

İşin ne kadarını tamamlayabileceğimiz bizimle ilgili değil. Biz sadece elimizden geleni yapıp işin geri kalanını zamanın ve doğanın halletmesini bekleyeceğiz. Ama tembellik etmeye hakkımız yok.

Bir de kişisel ihtiyaçlar var. Çoğu zaman kişisel bir eşyaya duyduğum ihtiyaç bana çok önemli gelir. Mesela yeni bir elbise almak isterim, gece gündüz onu düşünürüm, hafta sonunu iple çekerim o elbiseyi mağazanın vitrininde görebilmek için. Ama bu kendi içime hapsolduğum anlarda böyledir. Bu benim kişisel ihtiyacım. Ama hayvana şiddetin durması, toplumsal bir ihtiyaç, hemen elbiseye duyduğum ihtiyaç önemsizleşir, yerini toplumun güven ihtiyacı alır. Sonra bu ihtiyaç büyür ve tüm dünyada güven olması ihtiyacı hayvana şiddetin durması ihtiyacını da içine alan daha büyük bir ihtiyaç olarak, tüm kişisel isteklerimin önüne geçer.

Bu arada tüm bu söylediklerim yanlış yolda olduğumuzu göstermez. Her şey tam zamanında ve olması gerektiği gibi oluyor. Doğru bir şekilde ilerliyoruz tüm insanlık olarak. Ama hızımız kısıtlı. O yüzden kendi içimizdeki değişimler de yavaş oluyor. İstediğimiz kadar baskı yapalım, istediğimiz kadar gelişmek isteyelim, yine de her şeyin bir zamanı var. Biliyorum, sonuçları hemen görmeden çalışmaya devam etmek çok zor. O yüzden gözüme kötülük olarak görünen, ama her aşamada geliştirdiğini fark ettiğim olayları analiz etmeye devam ediyorum. Hala eleştirmemeyi öğrenemedim. İnsanın kendinden başka eleştirecek nesi var ki! Ayrıca kendini bile eleştirmek anlamsız kalıyor, çünkü içine bu kötülüğü doğanın kendisi yerleştirdi.

Burada iki zıt durumu kabul etmeni istiyorum. Bir tanesi örnek bir topluluk oluşturmayı istemek, öbürü de sabırla sevgi üzerine çalışmak. İnsan gerçekten sevemiyor çünkü, onu yapay olarak doğayı taklit ederek öğrenmemiz gerekiyor. Tüm eleştirilerime rağmen sevgi özelliğine en yakın insanlar yine de anneler. Karşılıksız sevebilme yeteneği olanlardan bahsediyorum. Yoksa zamanımızda bu niteliği kaybetmiş anne sayısı da çok fazla.

Dilerim geçen her dakika hem kalplerimizi hem de aklımızı organize eder. Bu deneye, benimle beraber katılan okuyucuların sayısı ne kadar az olsa da çok şey öğrendiğimiz kesin. Gelecekte sen de ben de bu yazılardan ne kadar ilerlediğimizi göreceğiz. Sonuçları beraber öğreneceğiz ve kişisel olarak kendimizi dünyanın yararına nasıl değiştireceğimize bakacağız.

YÜKSELİŞE DAVET

Hepimizin başına gelebildiği gibi, benim de başıma programlarımda değişiklik yapmam gereken olaylar geldi. Hayat sürprizlerle dolu ve yaşımız büyüdükçe bu sürprizlerin hepsi gülümseten cinsten olmuyor. Ama bugünün konusu da tam olarak bu. Yani bir insan ne kadar çok engellerle, zorluklarla karşılaşırsa o kadar güçlü oluyor.

Bir de kendimizi çok güçsüz hissettiğimiz zamanlar vardır. İşte ben de öyle bir zamandan geçiyorum. Kalbimde bu aralar bir ağırlık var, fakat böyle zamanlarda fark ettiğim bir duygu da var. O da şu; kötü hissettiren bir olay oluyor, sonra ona çözüm bulmaya çalışıyorum ama bulamıyorum, bu çaresizlik hissi çok büyüdüğü zaman, önce bu soruna sebep olan insanlara çok sinirleniyorum. İşte o böyle yapmasaydı çok mutlu olacaktım, keşke onunla hiç karşılaşmasaydım ya da bu sorunu ortaya çıkardığı gibi kendisi halletsin, ben değil, o çözmek zorunda bu sorunları… gibi bin tane düşünce geçiyor aklımdan. Ama bakıyorum bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış misali ne benim ne de sorunu çıkaran kişinin çözebileceği bir şey değil. En azından bu kadar öfkeliyken ve kendimi ya da karşımdakini suçluyorken, sorunu çözmemiz mümkün değil. İşte bu son raddede Tanrı’ya dönmekten başka çarem kalmıyor.

Bu aşama çok önemli çünkü, ilk fark ettiğimde hiç de hoşuma gitmeyen bir gerçek var; hayat beni ve diğer tüm insanları adeta böyle son raddeye getirerek eğitiyor. Hatta son aşamaya gelip Tanrı’ya; “Neden benim başıma bunlar geldi, neden bana problemler gönderiyorsun?” sorularını sorana kadar yakamızı bırakmıyor. Üstelik bu bir kereliğine değil, tüm gelişim sürecimizi tamamlayana kadar problem üstüne problem yaşıyoruz. İşimiz de üstesinden gelmeye çalışmak. Çalışmak diyorum çünkü gerçekten de çoğu zaman bir problemin çözümü kişinin çabasına bağlı değil. Ama tembellik etme lüksümüz de yok yani.

“Tanrım neden ben?” sorusu ise bir insanı en çok ilerleten sorulardan ikincisi. Neden birincisi değil? Çünkü birinci soru: “Hayatımın anlamı ne?” sorusu. Neyse bu “Tanrım neden ben?” sorusu da iyi bir başlangıç. Kötü hissettiren bir olay sonrası yaşananlarda bir sonraki aşama şu: artık sorunların bitmeyeceğini, yarın hiç aklına hayaline gelmeyecek yeni bir problemle karşılaşacağını bilirsin. Ama artık başkalarını ve kendini suçlamak anlamsızlaşır. Direk ikinci aşamaya geçersin, hiç karşındakiyle muhatap olmana gerek yok, doğrudan Tanrı’ya söyleyeceklerini söylersin. Söylene söylene çözmeye çalıştığın her problem sana hayatın yükselişe davetidir. Buna problemi sıçrayış tahtası olarak görmek denir.

Herkesi, problemi sıçrayış tahtası olarak görme aşamasına gelmiş göremeyiz. Zaten olgun insan, deneyimli insan ya da sabırlı insan dediğimiz iyi meziyetlere sahip kişiler problemleri sıçrama tahtası yapabilenlerden çıkar. Böyle düşünen arkadaşlarınız varsa çok şanslısınız. Çünkü sorunların sadece iyi insan ilişkileri ile çözüleceği, en azından katlanılabilir hale geleceği bir gerçektir.

Bir başka durum da bizi kötü hissettiren bir olayın zincirleme içimizde korku yaratması durumudur. Ben bunu çok yaşarım. “Bu sorun şimdi böyle olduysa, iki yıl sonra kim bilir ne belalar olacak?” diye kendi kendimi korkuttuğum çok olur. Öyle zamanlarda, uyusam,tüm bu tehlikeler geçene kadar hiç uyanmasam diye düşünürüm. Nereye saklansam diye düşündüğüm anda hemen aklıma arkadaşlarım gelir.

Korkuların da problemlerin de insanı yükseltmek için hayatın içine saklanmış sürprizler olduğunu anladım. Tabi bunu sorunu yaşarken söylemek çok zor. Düşersin, dizlerin kanar, o anda canın acıdığı için ağlarsın tabii ki, tutup da bu bana hayatın bir yükselişe daveti demen çok zor. Çoğu insan da yapamaz zaten. Ama hayat bir kişiyi ne kadar yükseğe çıkaracaksa o kadar zor koşulların içinden geçiriyor.

Hatta her şeyin yolunda gittiği zamanlar vardır. O zamanlar hayat seni unutmuş gibidir. Seninle ilgilenmiyor, sana “ne halin varsa onu gör” demiştir. Düşünsene “Tanrım neden ben?” diye bir soru olmadığı gibi aklında, rutininde yaşayıp gidiyorsun her şey aynı, yemek yeyip tuvalete gidiyorsun ve kimseye ihtiyacın yok, o kadar iyi ki her şey kimseyle şikayet etmek için bile olsa konuşmaya ihtiyacın yok. Hal bu ki insanı insan yapan diğerlerine olan ihtiyacı. Arkadaşların olacak ki onların çözemeyeceği problemlerin olsa bile seni düşünecekler, iyi dileklerde bulunacaklar. İçin buruk eve döneceksin ama olsun, sorun çözülmese bile seni seven insanlar var. Sevildiğini hissetmenin de bir yolu aslında sorunların olması.

Kişi ne kadar potansiyeli yüksekse o kadar çelişkiler içinde olur. Yani bir taraftan problem ortaya çıkınca çaresiz kalırsın, ne yapacağını bilemezsin, kaçmakla, ağlamakla baş başa kalırsın ama öbür taraftan da hayatın seni yükselişe davet etmesi olarak düşünürsün. Bu ikisi arasında aklın ne kadar karışıksa o kadar yüksek potansiyelin var demektir. Hayatla barışık olmak güzel şey ama kavgalı olmak belki ondan da güzel. En kötüsü tepkisiz olmak, ona karşı hiç bir şey hissetmemek. İşte hiç bir sorun yokken olan şey budur. Tepkisizce günlerimiz adeta boşa gider. Aslında insan iyi ve kötü hisleri arasında çizdiği zikzaklar birbirine ne kadar uzaksa o kadar gelişir. Gece ve gündüzün bir arada olması gibi kavgaların da, tartışmalarında olması şart. Bu bir kanun.

Peki kendimi kötü hissettiğimde gidip hemen arkadaşlarıma sevdiklerime anlatıyor muyum? Tabii ki hayır! Bu seni şaşırtmış olabilir. Ama bundaki sır şu: onları ne kadar iyi hissettirirsem, onlar da beni o kadar teselli edebilir. Korkuyu endişeyi içimde tutmam en iyisi, böylece onlara da yansıtıp, onlarında kalbinde bir üzüntüye sebep olmaya gerek yok. Çünkü herkesin zaten bin bir türlü sorunu var, hayat sadece bana zorluklar göndermiyor. Onların da kendilerine göre yükselişe davetleri var. Bunları hep içimizde halletmemiz gerekiyor.

Burada bir ekleme yapmam gerek. İşsizlik, aile ve sağlık sorunlarıyla ilgili bir durumsa problem, arkadaşların kendi aralarında organize olması en iyisi olur. Çünkü bunlar en önemli yaşamın devamına dair temel meseleler. Bunların konuşulduğu özel ortamların oluşturulması şart. Normalde bu üç önemli alanda, problemlerin çözülmesi, toplumun bireylerine karşı sorumluluğu.

Ne yapalım şimdi? Yani hem derdini anlatma, hem dert geldiği zaman bir de üstüne aklını kandır ve bu sana bir yükselişe davettir diye dalga geç. Bu dalga geçme gibi görünüyor, anlıyorum. Ama işe yarayan bir şey. Sonuçta sorunlar var, kim bundan sonra hayatında hiç bir problemle karşılaşmayacağını söyleyebilir ki? O yüzden ne hissettiğimizi ve ne düşündüğümüzü bazen hesaptan çıkarmamız gerekiyor. Aptallıkmış gibi görünen bir şeyi öneriyorum. Önemli olan her koşulda yola devam etmek, yani seni üzen bir şey mi var, ona kulağını tıka, seni korkutan bir canavar mı çıktı karşına, ona da gözlerini kapa. Tam olması gerekenin zamanında olacağına güvenmekten başka çaremiz mi var?

BİR ADAM SÜPÜRGEYE AŞIK OLMUŞ!

Gözünün tam önünde duran bir şeyi göremezsin bazen. Burnunun dibindedir ama yok hükmündedir. Çünkü ya aklında başka bir şey vardır ya da o şeyin başka bir yerde olduğuna o kadar eminsindir ki, böyle bir ön yargıyla çok yakınında olsa da göremezsin. 

Alışınca bir çalışmaya, gittikçe kolaylaşır. Bugün ilk defa bir web sitesi tasarlamaya çalıştım. Öğrendiklerimi zamanla kendi websitemi güzelleştirmek için de kullanacağım. İlk defa yapmaya çalıştığım için çok zorlandım. Normalde wordpress bilen bir tasarımcının bir saatte bitireceği site üzerinde 8 saat çalıştım ama hala bitmedi. Zaten büyük bir kısmı da eksik. Yapamadığım ve öğrenmem gereken konular var. Ama tahminim o ki eğer pes etmezsem iki ay içinde bir saatte bitiremesem bile beş saatte bitirebileceğim. Hiç anlamadığım bir konu üzerinde çalışa çalışa, egzersiz yapa yapa, o konudan anlayan birine dönüşeceğim. Sonra bu beni daha nitelikli hale getirecek. Bunlar işin güzel tarafı ama kolay olmayacak, büyük mesai gerekecek. İşin sonunda alışkanlık edineceğim ve alışkanlık artık doğal bir hareket haline gelecek.

Daha önce de hiç bilmediğim işleri böyle öğrendiğim için sonucunu bilmesem bile, bir işi yaparken başlangıçta amacım olmasa bile zamanla bir amaç ve yetenek gelişmesi gördüğümü itiraf etmeliyim. Yazı yazmak da öyle oldu. Eskiden bir iki paragraf yazı yazdıktan sonra devamını getiremezdim, ama şimdi kolayca 1000 kelimelik makaleler yazabiliyorum. Yani kalbim, yaptığım işlere karşı bir şey hissetmese bile zamanla onlara yakınlık hissedip benimsiyor.

Bazen de bir işe başladıktan, ona büyük emek verdikten sonra karşılığını alamıyorum. Yani o anda gözüme öyle görünüyor. Diyelim ki yolda 100 lira buldum. Ooo Allah bin bereket versin, sonuçta taş atıp da kolum mu yoruldu, hemen gidip sevdiğim bir şey alırım. Şanslıyım canım ben, Tanrı da beni çok seviyor diye düşünürüm. Ama cüzdanımdan 100 liranın eksildiğini, parayı kaybettiğimi görünce aynı şeyleri söyleyebilmek çok az insanın yapabileceği bir şey. Çünkü mantıken kimse parasını kaybettiğinde çok şükür demez, şanslıyım demez, Tanrı benimle demez. Peki bir kez de olsa bunu yapmayı denersem ne olur? Yani benim için gerçekten kayıp, başarısızlık gibi görünen bir durumda Tanrı beni sevdiği için böyle bana zorluk gibi görürnen olaylarla karşılaştırıyor diyebilir miyim? Bunu hissetmesem bile yalancıktan rol yapabilir miyim? Ama kendimi kandırmadan, içimden isyanlar yükselirken, dışımdan gülümseyerek, çok şükür diyebilir miyim? Bunu deneyeceğim.

Aslında söylemesi kolay ama yapması zor. Zorluk da tek başına yapmaya çalışmaktan geliyor. Çünkü moda olmasa hiç kimseye paramparça kot pantolon giydiremezsin. Ama hepimizin gardırobunda istisnasız küçük bir kesik de olsa böyle bir kot pantolon var. Neden? Çünkü moda! Eğer paramı kaybettiğimde bir başkasının bulmasından, o bulduğuyla mutlu olmasından memnun olmak moda olsaydı, aynı yırtılmış pantolonları giydiğimiz gibi paramızı yollara serpecektik.

Bu konu bana çok çekici geliyor. Eğer yalancıktan da olsa davranışlarımızı değiştirirsek, bir süre sonra alışıp başka şekilde yaşamaya başlayacağız ve bizi gören insanlar da örnek alıp, değişecekler, sonra bir de bakmışız dünya bambaşka bir yer olmuş.

Bir ara apartman topuklu ayakkabılar moda olmuştu. İlk gördüğümde korkunç gelmişti, hatta Lady Gaga’nın ultra yüksek topuklu ayakkabıları beni dehşete düşürmüştü. Ama sonra birer ikişer herkes büyüklü küçüklü bu ayakkabılardan kullanmaya başladı ve sonuç her mağaza da apartman topuklu, ayaklarımızın dört katı büyüklüğünde ve son derece ağır ayakkabılar satılıyor. Bir şeyin ne kadar çok reklamı yapılırsa o kadar çok gözümüz alışıyor ve ilk başta bize korkunç bile gelse, ben de ondan istiyorum gibi bir duygu oluşuyor içimizde.

Ama kimin reklamını dinleyeceğimize de, neyin reklamını yapacağımıza da kendimiz karar veririz. Evet reklama maruz kalıyorsak ve halimizden memnunsak sorun yok. Ama değişmek istiyorsak, eskisi gibi kalmak istemiyorsak kendimize bizi geliştirecek bir reklamcı bulmamız ve onun etki alanına girmemiz gerekiyor. Öyle bir kişiyle olacak mesele de değil. Bildiğiniz nasıl moda olunca herkes bir örnek aynı kıyafeti satın almaya çalışıyorsa, biz de reklamının yapılmasını istediğimiz konuyla ilgili gerçekten istekli, ona sahip olmak isteyen insanlar arasında olmalıyız ki gerçekten değişebilelim. Dedim ya normalde kimse taptaze pantolon dururken yırtılmış olanı giymez.

Birden pespembe bir ruj çıkıyor piyasaya, en sevdiğimiz oyuncular o pembeden sürüyor, onu satmak isteyenler her yerde o pembe ruju gösteriyorlar. Hal bu ki daha iki ay önce kırmızı ruj modaydı ve aynı firma satıyordu, ama şimdi bizi pembe ruj sürmeye ikna ediyor, yoksa senin hala pembe rujun yok mu, bak en ünlü, en sevilen oyuncu pembe ruj sürüyor diyor.

Bu özelliğimizin artık farkındayız. Pembe renk sevmese bile bir genç kızın arkadaşlarının arasında buna direnebilmesi çok zor. İşte bunun gibi arkadaşlarını sevmeye çalışan ve kendisini her şeyden çok sevmesine rağmen, önceliği arkadaşlarına vermek için kendisiyle büyük mücadele eden insanların arasına kendimi atmalıyım. Yoksa hep kendim için bu çöplükte ne bulabilirim diye avlanana kadar bekleyen ve yaşamak için avlamaktan başka çaresi olmayan biri olarak yaşayıp, öleceğim.

Kendini böyle insanların arasında olmadığın halde, dünyanın bir yerlerinde var olduklarını hissederek, onların yaptıkları reklamları duymak için kulaklarını aç. Bak bakalım sana ne söylüyorlar. İsterse 30 seneni alsın duymak, bence harcanacak bu süre boşa değil. Eğer bir kere arkadaşlarımı en az kendim kadar sevmeliyim diye düşünen bir toplulukla karşılaşırsan, beklediğin tüm süreye değecek. Peki beklerken ne yapacağız? Yani beklemek sözünü ben eskiden çok yanlış anlardım. Bir beyaz atlı prens gelip seni kurtaracak mı? Yok öyle bir prens, şimdilerde tüm beyaz atları büyük adada faytona koşturup öldürüyoruz. Yani gelmeyecek. Beklemek demek, aktif bir bekleme süresi demek, bu zaman zarfında ben şimdiden kendi reklamımı kendime yapmayı ödev edindim. Böylece karşılık beklemeden yapacağım paylaşımların bin katı değerinde dönüşlerinin olacağını, eğer bu kendini değiştirme konusunda öğrendiklerimi, paylaşmazsam bir süre sonra öğrenme yeteneğimi kaybedeceğimi biliyorum.

Birine ya da bir şeye ne kadar emek verirsek, o bizim için o kadar değerli hale gelir. Ben de arkadaşlarını en az kendisi kadar seven, en azından bunu yapmaya çalışan insanların sayısının çoğalmasını gözümde değerli hale getirmeye çalışıyorum.

Bir adam süpürgeye aşık olmuş, neden mi? Çünkü her gün dükkanını süpürürken, ona güzel sözler söylemiş, dükkanın köşesine koymuş ve yalancıktan da olsa, her gün ona seni seviyorum, sen harika bir süpürgesin demiş. Sonra da aşık olmuş işte! Ne kadar saçma olsa da o dükkandaki en değerli eşya süpürgeymiş.

ZIT GÖRÜŞLERİ SAVUNMAK

Hiç kendine güvenme, uygun ortam oluşur oluşmaz, en nefret ettiğin davranışı yaparken bulursun kendini. O yüzden etrafındaki insanlarda neyi beğenmiyorsan neyi görmekten hoşlanmıyorsan tek bir çözümü var: hoşgörü, empati ve sevgi. Başka yolu yok! Bu üçü dışında takınacağın her davranış, tepki hem sana hem karşındakine zarar verecek, hem de o davranışın devam etmesi için itici bir inatçı güç oluşturacak.

Bir diğer konu da başarılı olmakla ilgili. Hangi konuda olursa olsun, deney yaptığım, alıştırma yaptığım zaman daha başarılı olduğum bir gerçek. O yüzden kendini değiştirmekle ilgili savaş vermekte de, savaşı kazananlar daha önce egzersizlerini yapmış olanlar oluyor. Ne kadar hazırlık yaparsak aldığımız sınav puanının o kadar yüksek olması gibi. Bu arada bir savaşta galip gelmek asla mutlu son değil. Asıl mesele savaşı kazanıp, kendini galip ilan ettikten sonra başlar. Üzerine bir kazandım, galip benim gururu çöker ve bir iki hafta içinde de sönüp gider. Aynı mutluluğu yakalamak için çok daha büyük bir savaştan galip çıkman gerekir.

Ne yapmamı istiyorsun diye sorduğunu duyar gibiyim. Ben bol bol makale yazman gerektiğini, bunları da mümkünse blog oluşturarak yayınlaman gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir insan kendi üzerindeki değişimleri ancak yazarak ve diğer insanlardan geri dönüşler alarak gözlemleyebilir. Ayrıca böyle bir çalışma mutlaka yazılı bir materyal olması açısından mutlaka gelecek nesillere neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda rehberlik edecektir. Yeni yetişen neslin de düşünce dünyasını geliştireceksin. Varsın edebi olmasın yazdıkların, önemli değil. Bu senin yaşamının gelecek kuşaklara borcu. Sorumluluk alıp, her gün ne öğrendiğimizi paylaşmak özellikle kadınlar için çok önemli. Çünkü kız çocukları zaten çocuk olarak da yetişkin olduktan sonra da maalesef bir adım geride bırakılıyorlar. Günümüzün sosyal medyası her bir kadını kendi deneyimlerini, bir anne değilse bile okuyucularını çocukları gibi beslemesine, dinleyicilerin, öğretmen olmasa bile öğrenmesine imkan veriyor. İnternetin güzelliklerle doldurulması gerektiğini, böylece gençlerin elinden düşürmediği sosyal medya araçlarında, onlara bir başka dünyanın mümkün olduğunu gösterecek içerikler sunmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu aynı çiçek sulamaya benziyor. Bir gün büyüyüp açacaklar, nefretle sularsak canavar çiçekler, sevgiyle sularsak mis kokulu bahar çiçeklerimiz olacak. Kadınların genel kaygısı kendi haklarını korumaktan bir adım ötede, “biz şimdi içimizdeki annelik içgüdüsüyle nasıl çalışabiliriz ki insanları geliştirebilelim?” olmalı. Şimdi neler yazabilirim ki, yazdığımı okuyan bir genç, yarın daha iyi biri olmaya karar versin?

Ayrıca sorumluluğu sadece kadınların üzerine atıp kurtulamam. Çünkü tüm insanlar birbirinden sorumlu ve bunu her geçen gün daha fazla hissetmeye başladık. Mesela beni seven, düşünen insanların arasında ben kendimi daha güvende hissediyorum. O zaman kendi çıkarımı düşünmeye gerek kalmıyor. Atıyorum bir arkadaşım susadığımı anlayıp su getiriyor, bir başka arkadaşım yemek ikram ediyor, bir diğeri saçlarımı tarıyor, bir başkası kitap okuyor benim için. Bu durumda bana hiç bir iş kalmadığı için ben de onlar için bir şeyler yapmayı düşünmeye başlıyorum. Çünkü artık kendim için kaygılanmama gerek yok, onlar benim her ihtiyacımı biliyorlar ve anında yerine getiriyorlar. Ben de onlara faydalı olmak istiyorum. Böyle olunca kendim için ne iyilik istersem onların da olsun diye düşünüyorum, kendime dikkat ettiğimden daha çok onlara dikkat ediyorum.

İşte bir toplumda da herkes böyle birbirinden sorumlu. Çok pozitif görünen, çok hayali görünen bu iyimserlik tablosunu, ne kadar uzak ihtimal olarak görsek de reklamını yapmamız gerek. Ayrıca bunları söyledikçe konuştukça daha fazla nefretle ilgili olayların gözümüze görüneceği de bir gerçek. Çünkü insan ne üzerine çalışırsa, onunla ilgili engeller çıkar karşısına. Matematik problemini çözmek istiyorsak, bilinmeyenli denklemler olur elimizde. Bir çözümün olabilmesi için, o bilinmeyenin olması gerekir. Yoksa hiç bir şeyin olmadığı bir dünyada mı yaşamak isterdin?

İşte az önce anlattığım arkadaşlarımın her ihtiyacımı karşılaması örneğinde olduğu gibi, durumu tersinden düşünmekte mümkün. Yani ben kendimi düşünmediğimde ve diğerlerinin ihtiyacını kendi ihtiyacımmış gibi gidermeye çalıştığımda otomatik olarak benim ihtiyaçlarımda karşılanır. Bu nasıl olur? Aslında toplumda bunun çok fazla örneğini görürüz, mesela tüm insanlığa faydalı bir buluş yapan bilim insanı, bir hastalığa çözüm bulur. O çözümü bulana kadar tüm malzemeleri, içinde bulunduğu toplum tarafından doğal olarak finanse edilir. Bırakın bir faydalı buluş yapmayı, sırf bilim adamı olduğunu düşündüğümüz insanlara yıllarca bir şey icat etmeseler bile maaş ödenmeye devam edilir, kim bilir belki tüm insanlığa bir faydası dokunur bir gün diye.

Bu örnek çok gerçekçi gelmemiş olabilir sana. Ama şimdiki söyleyeceğim hepimizin ortak görüşü olacak eminim. Zamanımızda insanların en temel ihtiyaçları, sadece kendini düşünen kişilerin eline verilmiştir. İşte bu çok bilinmeyenli bir matematik problemidir ve bu yüzden herkes kendi ihtiyaçlarının peşine düşmüştür. O yüzden de başkasının iyiliğini düşünmemiz, onlar için çıkarsızca faydalı bir iş yapmamız mümkün değil. Bunun üzerinde, başımı ellerimin arasına aldım ve uzun uzun düşündüm. Aslında bu ihtiyaçları kendileri için ellerinde tutanlarla, ihtiyaç içinde olanlar, aynı topluluğun bireyleri, hepsi insan, işte o yüzden sadece bir kişi bile kendi çıkarını düşünmeye başlarsa, hemen iyilik büyüsü bozuluyor ve herkes kendi ihtiyaçlarının peşine düşüyor. Bir kişi bile çok zor olsa da kendini düşünmeyi tamamen bir kenara bırakabilse, tekrar her insanın diğerini en az kendisi kadar düşündüğü, harika yaşam geri gelecek. Tabi benim gönlümden geçen, bir sürü insanın tüm olumsuzluklara rağmen böyle iyi yürekli olmaya çaba harcamaları. Beraberce yaparlarsa kesin başaracaklar, çünkü bu tek başına çok zor, ama beraberce mümkün.

Beraberce kolay olacak demiyorum. Çünkü gerçekten de bu kendi çıkarını düşünme meselesi öyle güçlü bir duygu ki bununla baş edebilmek öyle her babayiğidin harcı değil. Yine de korkmamak gerek, bir kişi kuralı bozdu diye hemen vazgeçmemek gerek. Hemen birbirlerine küsüp uzaklaşıyor diye iyi insanlar, zaten meydan kötülere kalıyor.

Neyse, herkesin benim gibi mükemmel arkadaşları yok sonuçta, o yüzden sen de yıllarca önce kendini değiştirmenin yollarını aradıysan benim gibi ve bunun bitmeyen ama her anından çok şey öğrendiğin bir yolculuk olduğunu anladıysan, evliliğe karşı olan bir kadının, neden evlenmeye karar verdiğini de bilmeye hakkın var. Büyük bir ısrarla evlenmeyeceğime dair daha ilk gençlik yıllarımda karar vermiştim. Ama kendini değiştirme macerası başlar başlamaz, bir oyun oynamaya başladım. Defterime iki zıt görüşü yazıp aynı bir tiyatro oyuncusu gibi önce birini, sonra diğerini savunuyordum. Bir de ne göreyim, ben nasıl “asla evlenmeyeceğim” görüşünü savunabiliyorsam, yalancıktan da olsa kendimi kaptırdıktan sonra, tam aksi görüşü de deli gibi savunabiliyorum. Yani o anda biri beni görse, tam tersini düşündüğümü sanır, kendimi videoya da kaydettim ve sonra izledim. Yani bu kadar değişebilen, bu kadar zıt görüşe uyum sağlayabilen bir düşünce, bana ait olamaz diye düşündüm. Çünkü tam tersini de gayet de güzel savunabiliyorum. Bu egzersizi biriyle inatlaştığım zaman yapmayı alışkanlık haline getirdim. Eğer benim gibi düşünmeyen birinin fikrini alıp, kasti olarak rol yaparak da olsa savunabiliyorsam, kavga etmiyorum, ısrar etmiyorum kendi görüşüm için. Dene bunu, çok şaşıracaksın, asla yapmam, asla öyle düşünmem dediğin şeyleri bile savunurken bulabilirsin kendini. Ben de öyle oldu.

NASIL TEŞEKKÜR EDİLİR?

Uzun yıllarımı kendimi değiştirirsem, tüm dünyanın değişeceğine adadım. Çabalarım da elimden gelenin en iyisini yapmaktı. Her şeyin benim gibi kendisini değiştirmek üzere çalışan insanlara bağlı olduğunu da görüyorum. Bu bir kuvvet oluşturuyor ve kendi kendini çeviren bir çark gibi. Ben ve bu ulaşmaya çalıştığım insanlar, bir ilerleme görmeseler bile, konunun üzerinde düşünmeye devam ediyorlar.

Şunu hissediyorum; hiç bir zaman kendimize bir pay çıkarmamalıyız, bu pay, kendiliğinden gelirse gelecek, gelmezse onun yokluğu, varlığından daha iyi olduğu içindir. Bu konu üzerinde çok düşündüm. 20 dakika sonra bu fikrimin tam tersini de düşünebilirim, ama şimdi büyük bir hararetle kendimize bir pay çıkarmamak gerektiğini savunuyorum.

Bugünden öğrendiğim şu; içimde iyi güçler de var kötü güçler de var. Hangisine önem verirsem o yükseliyor. Eğer iyiliğe önem verirsem, bollukla dolu bir hazine kutusu benim oluyor. Ama kötülüğe önem verirsem, o hazine kutusuna ulaşana kadar önümde beliren engelleri gözümde iyice büyütüyorum, yok efendim hazine daha önce kimsenin tırmanmayı başaramadığı bir dağın zirvesindeymiş, yok efendim hazineye ulaşmak için tek gözlü bir devi yenmek gerekiyormuş, yok efendim hazineye ulaşma yolunda vahşi hayvanlar varmış falan.

Nasıl teşekkür edeceğimizi bilmiyoruz biz. Çünkü teşekkür deyince aklımıza gelen içinde bulunduğumuz zor durumdan, bizi bir nebze olsun uzaklaştırana duyduğumuz minnettarlık. Yani bu dünya çok acılarla dolu bir yer, açsak, bir dilim ekmek verene teşekkür ediyoruz, otobüste çok yorgunken, ayaklarımıza kara sular inmişken yer verilirse teşekkür ediyoruz, hatta ne acınası bir durum belki ama bizi sevdikleri için sevdiklerimize teşekkür ediyoruz. Yani öyle acı dolu bir hayat ki, bir an olsun rahat bir nefes aldıran küçük bir kibarlığa minnettarız. O yüzden teşekkür ettikçe eksikler gözümüze daha bir görünüyor. Gerçek teşekkür ise bir işin amacına ulaşmasıdır. Yani minnettar olduğun şeyin karşılığını sadece bir söz olarak verip kurtulamazsın. Teşekkür ederim demek bir çeşit muhtaçlık göstergesi, sana bu kelimeden başka verecek bir şeyim yok demektir.

Yanlış anlaşılma olmasın, insanlara bize bir kibarlık gösterdiklerinde tabii ki teşekkür etmeliyiz, mesela ben yazılarımı okuyan herkese teşekkür ediyorum. Nezaket, kibarlık gerekli tabi ki. Ama asıl borçlu olduğum bu kelime değil, bu kelime yerine işe yarar bir karşılık vermem gerekiyor ki aldığım hediye, utanç duyacağım, altında kalacağım bir minnete dönüşmesin. Hepimiz insan olarak birbirimize muhtacız, o yüzden utanmadan yardım alabilmenin tek yolu, geri vermek için almaktır, eğer senden daha yorgun biri otobüse bindiğinde yer vereceksen, sana yer verenden kolayca koltuğunu alabilirsin, teşekkür etmesen de oradan kalkmaya hazırsan mesele yok, senden daha aç biriyle ekmeğini paylaşabiliyorsan, yapılan ikramı kabul ettiğin için kendini borçlu hissetmene gerek yok. Tüm bu örnekler gittikçe çoğaltılabilir. Görüyorsun işte, sadece amaç diğerlerinin faydasına olduğu zaman “almak”, “kabul etmek” güzel, şık hale geliyor, onun dışında minnetten başka bir şey değil, insanı hantallaştıran, tembelleştiren bir şeye dönüşüyor sadece kendin için almak.

Dün akşam yemek yedikten sonra her gün olduğu gibi yarının yazısını  yazmaya başladım. Bir sonraki adım ne olacak diye sordum kendime. Bir plan yapmam gerekiyor dedim, çünkü az sayıda da olsa benim için son derece kıymetli birkaç okuyucum var, sabırla okumaya devam ediyorlar, o yüzden bir plan yaptım ve aşamalarını seninle paylaşmaya karar verdim;

1- Her gün yayınlayamasam bile mutlaka yazılı bir materyal yayınlamak. Bunu pinarhanpolat.com websitemden yapacağım.

2- Değişime hazır olmak, her an her şeyin değişebileceğine o günün ihtiyacı neyse ona göre eklemeler yapmaya hazır olmak.

3- Dünyada hiç görmediğim, tanımadığım insanlar için, ülkeler için iyi dileklerde bulunmak, sözle olmasa bile tüm dünya insanlarının refahını, iyiliğini, mutluluğunu kalbimde hissetmeye çalışmak.

Planım genel hatlarıyla şimdilik saydığım gibi üç maddeden oluşuyor. Her şey o kadar hızlı değişiyor ki ben de yazılarımı, içeriklerimi ona göre değiştirmek durumunda kalıyorum. Yayınlarken de değişik biçimler kullanıyorum, işte ne bileyim facebook paylaşımı, websitesi içeriği video derken ancak şimdilik bu kadarına yetişebiliyorum. Ama okuyucuların fikirlerine sanal da olsa daha yakın olmak istiyorum. Çünkü artık fiziksel görüşmelerin de büyük oranda önemi kalmadı. Eğer amacınız aynı değilse zaten insanlarla görüşmemek daha iyi. O yüzden mümkün olduğunca amacıma odaklanmaya çalışıyorum. Yazıları hazırlamaya başladığımdan beri gerçekten de çok yol kat ettik. Dönüp eski içerikleri okumaya vaktim yok, zaman çok hızlı akıyor ve biz de zamanla beraber akmalıyız. Dünün lafı dünde kalıyor. O yüzden her günümüz için kendimizi tanımaya bir adım daha yaklaştıracak yazılı dökümana ihtiyacımız var. Bu dökümanlarda her şeyi net bir şekilde yazmamız lazım. Yazdıklarımızı herkes anlamasa bile insan duygusal bir varlık olduğu için, anlamayanların bir kısmı da duygusal olarak sevecenlik gösterecektir.

Ben kendi kendime bir Etiyopyalı, bir Alman ya da Hintli gibi hissedemem. Ama hissettiğim tek bir şey varsa o da tüm dünyadaki insanların birlik ve barış içinde, güzellikleri paylaşarak yaşamak için hevesli olmalarını sağlamamız gerektiği. Bunu ancak bolca söyleyerek yapabiliriz. Yoksa kimseyi zorla kardeş yapamayız. Herkesin birbirinden nefret ettiği zamanımızda ne kadar çok sevgiden bahsedersek o kadar geleceğe iyilik bırakmış olacağız. Nasıl korku filmi izleyince gerçek olmasa bile korkuyorsak, sevgiden bahsedince de gerçek olmasa bile bir süre sonra gerçekmiş gibi hissederiz.

Bu söylediklerim çok az insanın dikkatini çekecek. Hatta yanlışlıkla bu yazıya tıklayanlar dalga bile geçecekler, kuşlar, böcekler, kelebekler, sevgi dolu bir dünya, hayal bunlar diyecekler. Bu çok normal, çünkü klasik müzik dinlemekten hoşlanan birini de çoğu kişi anlamaz, onu sıkıcı bulur. Ama müzikten anlayan biri için klasik müzik en iyi müzik olabilir. Bu arada herkesin anlamasına da gerek yok. Klasik müzik değerlidir ve bunu anlamayanların görüşü, bunu değiştirmez.

Benim için bu önümüzdeki iki haftalık süreç çok önemli. Çünkü az önce bahsettiğin planımı uygulamaya koyacağım bir süreç olacak. Sonra yaklaşık 1 hafta kadar ara vereceğim, hem bir yolculuğa çıkacağım hem de notlarımı toparlayıp, her şeyin değişmesi gibi planımı da değiştireceğim.

Bu arada sevgi, barış falan demişken, bunlar sadece söylemde olabilir. Bu seni şaşırtabilir ama iyiye de kötüye de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Gündüzü anlamak için geceye ihtiyacımız var. Gözümüze en vahşi görünen olaylar bile biz nedenini anlamasak da lanetler yağdırsak da olmaya devam ediyor. Ne diyebiliriz ki! Aynı hazineye ulaşamıyorum çünkü daha önce kimsenin tırmanamadığı bir dağın tepesinde diye bahane uydurmak gibi olur bu. İyiliğe odaklanırsak ancak mümkün olur hazineye ulaşmak. Yoksa hep yoldaki engellere takılıp dururuz. Hem gece hem gündüz, ikisi de lazım bana.

İNGİLİZCE ÇEVİRİ YAPMANIN KURALLARI VARMIŞ, HİÇ BANA GÖRE DEĞİL!

Yaklaşık iki yıl önce İngilizce kitap okumak için İngilizce öğrenmek istedim. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Gerçi hala da öyle. Kimisi diyor kelime ezberle, kimisi diyor konuşma paketi al. Tabi benim amacım okuduğumu anlamak olunca, durum biraz daha farklı oldu. Çünkü bu durumda gramer ve kelime ağırlıklı çalışmak daha anlamlı hale geliyordu. Her işte olduğu gibi gramer çalışma işinde de canım çok sıkıldı ve tarzan gibi, kelimesi kelimesine çeviriler yaparak, bilmediğim bir kelimenin sözlükteki ilk anlamını altına yazarak iyi kötü basit hikaye kitaplarını anlıyor hale geldim. Ama bir sorun var. Ben nereden baksan günde bir kitap okuyorum, bu bloğa başladığımdan beri de her gün en az 1000 kelimelik bir makale yazmayı alışkanlık edindim. Sen de biliyorsun, özel bir konuya bağlı kalmadan her gün için yeni bir içerik oluşturuyorum. Hal böyle olunca da gramerce basit, İngilizce hikaye kitaplarına ayırdığım vakit azaldı. Her gün sadece bir paragraf kelimesi kelimesine çeviri yapmakla yetiniyorum. Ondan da verim aldığımı söyleyemem. Daha doğrusu pek ilerleme görmüyorum İngilizce seviyemde.

Dil de pek çok beceri gibi ancak bir insanın gerçekten ihtiyacı varsa edinebileceği bir yetenek. Düşün ki tüm Türk dilinde yazılmış kitapları sonrasında da Türki Dillerde yazılmış olanları bitireceğim de, okuyacak kitap kalmayınca ihtiyaçtan İngilizceyi öğrenmeye mecbur kalacağım. Ömrüm yeterse neden olmasın. Tabi ki ipin ucunu bırakmıyorum ama çok da üstüne düşecek vaktim olmuyor. Okumam gereken o kadar çok kitap var ki.

Çeviri yapmakla ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum: İyi bir çeviri yapmak için önce okuduğunu anlamak, sonra da anlaşılır şekilde yazmak gerek. Ne kadar orijinal metine sadık kalmaya çalışırsa çalışsın, çevirmen mutlaka anladıklarını kendine yakın kelimeleri kullanarak aktarıyor. Duygusal bir çevirmen “ak sancak” diye çevirirken, daha nesnel bir çevirmen “beyaz bayrak” diye çevirebiliyor. Aslına bakarsan iki söz öbeği bana farklı hissettiriyor. Bu sadece iki kelimenin yan yana gelmesinde böyleyse, kim bilir koskoca romanlarda, düşünce yazılarında ne değişik sonuçlar ortaya çıkarır.

Bu bir mecburiyet, tutup da çevirmene “burada beyaz bayrak dediğinden emin misin sanki ak sancak daha şık durdu” gibi bir şey söylemeye hakkımız yok. Hatta bunun bir tık ilerisi şu: Burada orijinal metin oldukça açık renkli kumaştan imal edilmiş bir çubuk üzerine asılmış tekstil parçasından bahsediyor denebilir. Bu ilk bakışta bana korkunç gelmişti. Biz birbirimizi anlamıyorduk. Aynı renkten, aynı eşyadan bahsetsek bile hepimizin dili, o nesneye yüklediğimiz anlam ve duygular farklıydı.

Ben de İngilizceyi ya da başka bir dili bilmediğim için kendimi kötü hissetmemeye ve olayı sabit gramer kurallarından çıkarıp, kelimelere, kelimelerin kökenlerine getirmeye karar verdim. Yaklaşık iki ay önce İngilizce öğrenmek diye bir yazı yazmıştım. O yazıdaki fikirlerim aradan bunca zaman geçip ben neredeyse 10 kitap daha okuduğum için oldukça değişti. Bilmediğin kelimeler ortaya çıktıkça, Türkçe kaynak yeterli gelmedikçe mecburen İngilizcesinden araştırıyorsun ve istesen de istemesen de 3-5 kelime daha öğreniyorsun.

Çevirmen olmanın en önemli şartlarından birinin kendi yorumunu katmamak olduğunu bir çok blog yazısında görüyorum. Özellikle de çevirmenlik firmalarının doğrudan kendi sitelerinde. Bunun çevirmenin ödevi olduğunu söylüyorlar. Bu kadar imkansız bir görevin yerine getirilemeyeceğini bile bile kendilerine böyle bir sınır koymuşlar. Aslında çok korktukları çeviri araçlarının yerlerini almasına böylece zemin oluşturmuş oluyorlar.

Kutsal kitapların Türkçeye çevrilmiş hallerinde bu farklar çok bariz görünür.

Bunu iyi bir şey olarak görüyorum çünkü edebi eserlerin tamamında hem çevirmenlerinin her birinin ayrı anlayışlara sahip olduğunu hem de okuyucuların, okuduklarından anladıklarının farklı olduğunu gösteriyor. Hepimiz kendi kafamızın içindeki renklerle, kendi dünyalarımızda yaşıyoruz.

Diyelim ki İngilizce bir makale çeviriyorsun, kuralları varmış;

  • Anlatımı basitleştirmek yok.
  • Diyelim ki orijinal cümle basit, o zaman da karmaşık hale getirmek yok.
  • Eğer makale akıcı bir dilde yazıldıysa sen de akıcı bir dilde çevireceksin.
  • Eğer makale ağır bir dille yazıldıysa, eski kelimeler varsa için de sen de eski Türkçe kullanacaksın gerekirse.
  • Eğer makalede ne söylendiğini anlamadıysan sen de anlaşılmaz bir cümle yazacaksın!

Bu son kural benim için bardağı taşıran son damla oldu. Yok artık dedim. Yani ben olsam oraya hemen kural mural tanımam “Sevgili okuyucu, ben bu cümlede ne demek istemiş yazar anlamadım, o yüzden orijinal cümleyi dipnot olarak düşeyim, belki sen bir yerden ne demek istediğini bulursun.” diye yazarım. Saydığım ilk dördüne zaten katılmıyorum, çünkü %100 uygulanmaları zaten mümkün değil. Son söylediğim kural da öncekilerle çok ters. Sen anlamadın diye o cümleyi neden anlaşılmaz hale getiresin ki!

Böylece sen de benim neden çevirmen olmadığımı anlamış oldun. Bu kuralları ya da benzerlerini bana öğretmeye çalışsalar bunları söyler kesin çeviri bürosundan kovulurdum.

Bir de filmlerin çevirileri var işte bu kurallara uymak zorunda bırakılmış zavallı çevirmenlerin yaptığı. Bakıyorsun filmin konuşma metinlerine sadık kalacağız diye Türkçedeki hiç bir ünlem kullanılmamış. Sürekli dostum hitabıyla konuşan oyuncular, aaa, ooo, diye verdiğimiz tepkileri, hey diyerek geçiştiriyorlar. Böylece zamanla kullanılmaya kullanılmaya “pekiyi” kelimesi ölüyor. Onun yerine her şeye okey diyoruz. Şimdi bir de like işareti var her yere uyuyor zaten.

Bir dilden başka bir dile yapılan her çeviri, mutlaka hem okuyanın hem çevirenin gözünde değişimden değişime uğrar. Bazen anlam daha yakın olur bazen de uzaktan yakından hiç ilgisi olmaz.

Sen beni bilirsin, her zaman yanılma payı bırakırım ki bunun çok faydasını gördüm. İşte böyle, çok kararlı konuştuğum konularda bile, sakinleştikten sonra bu kararlılığımın yerini derin bir şüpheye bıraktığını itiraf ediyorum.

Bugün sana ne kadar çok kitap okuduğumu söyleyip övündüm, çevirinin nasıl anlıyorsak öyle yapılmasının bir sakıncasının olmadığını söyledikten hemen sonra da belki teknik olarak öyle değildir diye görüşüne sundum, film çevirilerinde aşırı kuralcılığın kelimeleri yuttuğundan şikayet ettim, bu kuralların aşağı yukarı ne söylediğini de madde madde yazdım.

Eleştirilmemek için, böyle çeviri mi olur diye üstüme gülünmemesi için çeviri defterimi saklıyorum. Bir gün sadece seninle paylaşacağım.