KIZ KIRMIZI ÜZÜM SUYUNDA PATİSKA BOYADI

Hatırla! Sen ve ben birer kazandık. Ağız kısmında çeşitli desenleri olan çelik kazanlar. Güneşte parıl parıl parlayan yüzeyimize hayran olan, ama belli ki kalabalık bir ailede yemek pişirmesi gereken, şişmanca bir kadın bizi satın almıştı. Güzel olduğumu, senin parlak yüzeyinden yansımama baktığımda anlıyordum. Ağız kısmımda çepeçevre boncuk mavisi işlemeler, kulplarımda iç içe geçmiş üçgen helezon çizimleri vardı.
 
Senin de benden geri kalır yanın yoktu. Pek güzeldik, acerdik.
Kadın beni sol seni sağ aline almıştı. Bizi evine doğru götürürken bana, “Önemli olan doğanın kanunlarını tutmakta gönüllü olman.” demiştin. Bu halimle kaldığım müddetçe doğanın kanunlarını tutmakta ne vardı? Billur gibi soğuk su içime doldurulur, krem etkili deterjanlarla, yumuşacık süngerlerle yıkanırdım. Bana uygun olan da buydu. Mutlu olduğumu görmekten memnundun. Ne demek istediğini tam olarak anladığımı sanmıştın. Ama ne gezer.
 
Kadın beni tuttuğu gibi kendine benzeyen kızına yaktırdığı ateşin üzerine koyuverdi. Oldum olası sevmem, kokulu tereyağını içime boca etti. Sarımsak, soğan, karnabahar… Kötü kokulu ne varsa üzerine ekledi. Kömür karası, is pisi, çirkin bir kazana dönüşmem yirmi dakika içinde oldu. Perişan olduğumu görünce, “Senin kazan olmandaki amaç, güzel olmak değildir. Porselen ve plastik kaplar kendi hayatlarını yaşayacaklar. Yüzün gözün is içinde, göğe yükselen ateşlerin tam ortasında, içinde yağ ve kokulu sebzelerle olduğunda bunun ne için olduğunu düşün. Senin kaplar paşasıyla bir anlaşman var. Onun da doğanın ta kendisiyle. Pazara götürülmeden, satışa çıkarılmadan önce kaplar paşası sana da bana da çelik ve büyük kazanlar olma sorumluluğunu üzerimize alıp almadığımızı sordu. Eğer almasaydık, yapıldığımız çelik hammaddesinden suibriği, belki küçük bir çaydanlık olarak üretilecektik. Ama biz, karşımızda duran heybetli bir çelik kazanın görüntüsüne hayran kaldık ve kendimizden diğer kaplara aktarılması sorumluluğunu üzerimize aldık.” demiştin.
 
Şimdi ikimiz de birçok maceradan geçmiş ama hafızamızı kaybetmiş olduğumuzdan, hatırladıklarımı sana anlatıyorum. Hatırladıkça gözlerin biraz daha parlıyor. Boy aynasının önünde kendine bakarken biraz daha hatırlıyorsun. Her buluşmamızda biraz daha anlatıyorum. Her şeyi hatırladığında son yolculuğumuza çıkacağız. Kolay olmayacak ama vazgeçmeyeceğiz.
 
Bir gün şişman kadının kendine benzeyen kızı, çalı çırpı toplayıp, yine büyük bir ateş yakmıştı. Seni ateşin üzerine koydu. Kırmızı çekirdekli üzüm salkımı dolu, dokuz kevgiri içine boşalttı. Koyu kırmızı, mis kokulu bir şerbet fokurdarken, bembeyaz patiska parçaları getirdi. Birer ikişer patiskaları içine attı. Tahta bir kepçe ile iyice bastırdı. Rengi epey kırmızı olana kadar bekleyecekti.
 
Kız bahçeden evin içine geçince, sen de bana kaplar paşasına verdiğim sözün ne anlama geldiğini anlatmaya başladın; “Önemli olan kaplar paşasına verdiğin sözü tutmaktır. Mesela ben, büyük bir kazan olarak bolca yemek pişirmek için tasarlandım, ama kız, içimde patiska parçalarını üzüm suyunda boyuyor.
 
Bir kazan kendisi için yemek pişirmez. İçindeki sebzeler, et ve bakliyat, kepçe kepçe küçük kaplara aktarılır. Birazcık yemek bulaşığı bile kalsa, herkes karnını doyurduktan sonra bulaşık ilacı sürülmüş köpüklü süngerle temizlenir, bol su ile durulanır. Tek bir zerresi bile kazanın içinde bırakılmaz.
 
Bazen gözümüzü korkutan koşullar olur. Tutar birisi içimizde kumaş yıkar, çalı çırpıdan yakılmış sakin bir ateş üzerine konmak yerine, benzin dökülmüş deli bir ateşin üzerine konulursun. Burada önemli olan kaplar paşasına verdiğin sözü hatırlamaktır. Kendin hatırlayamazsan, sana en yakın çelik kazana sorarsın.”
 
“Peki, kaplar paşasına sorumluluk aldığıma dair verdiğim sözü tuttuğumu nereden anlayacağım?”
 
“Bunun ölçüsü zaman zaman değişecek. Ama sorumluluğunu en çok yerine getirdiğin zamanlar, yemeğin senin içinde pişmesinden, kepçe kepçe porselen ve toprak çanaklara doldurulmasından memnuniyet duyduğun zamanlar olacak. Yüzün gözün is pis olmuş ne umurunda!”
 
“Peki, içinde bulunduğum durumdan nefret edersem, kaplar paşasına ve doğaya karşı hiçbir sorumluluğu olmayan toprak ve porselen çanaklara karşı kötü hisler geliştirirsem, onları kıskanırsam, keşke onlar gibi olsaydım gibi düşüncelere engel olamazsam ne yapacağım?”
 
“Ben bu yüzden senin yanındayım. İşte böyle hisler içinde olduğunda yüzümüzü doğaya döneceğiz. Bizim sorumluluğumuzu taşıyacak gücümüz yok, bize yardım et diyeceğiz. Önce kendi aramızda sonra da porselen, toprak ve plastik kaplar arasında anlaşma gücünü bize ver diyeceğiz. Kaplar paşasına verdiğimiz sözü bize unutturma diyeceğiz.” demiştin.
 
Biz bir çift büyük çelik kazandık. Yan yana olmanın faydasını ateşlerde yanarken de görmüştük. Bolluğu alıp, tek bir zerresini kendimize bırakmadan aktarmayı öğreniyorduk. Kendimiz için parlak olmaktansa, diğer tüm kaplar için is pis içinde olmaktan mutlu olmayı umuyorduk.
 
Şişman kadının kendine benzeyen kızı, üzüm suyunda boyadığı patiskaların kenarını tığ işi süslemişti. Bizi kömür karasından temizleyip, üzerimize örtmüştü.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest