APOLLO 11 VE YEŞİL UZAYLI

Bugün sana Apollo 11 projesinin, benim renklerle ve hayallerle dolu zihnimde ne demek olduğunu ve senin daha önce hiç duymadığın, ama zannederim aya ayak basanların şahit olduğu bir hikâyeyi kendi tarzımda anlatacağım.

Millet aya gitti biz hala yaya gidiyoruz sözü, Apollo 11 projesi yani, Neil ve Buzz’un aya ayak basması olayı ile hayatımıza girdi. Haklı bir söz mü? Bana kalırsa sonuna kadar haklı. Çünkü ben ne zaman Google Türkiye trendlerine baksam, dizi isimlerinden başka bir şey görmüyorum. Ama Amerika Birleşik Devletleri diye ayarları değiştirdiğimde bambaşka sonuçlar ortaya çıkıyor. Tamam onlarında Kim Kardashian gibi anlamsız konuları top yaptıkları oluyor ama en azından Apollo 11 de bol tıklama alan konulardan biri. Hal böyle olunca tabii ki millet aya gitti biz hala yaya gidiyoruz sözünü hala kullanıyoruz. 

Yaklaşık 22 saat boyunca ayda gezen Neil ve Buzz önce bir saat kadar beraber gezmişler ama sonra biri sağa öbürü sola doğru gitmeye karar vermiş. Neil etrafta gri, kahverengi toz topraktan başka bir şey bulamamış ama yine de yürümeye devam etmiş. Buzz ise sol tarafa yürüdükçe yürümüş ve bizim şu yeşil uzaylı fenomen dostumuzla karşılaşmış. Bakmış bu saçma sapan danslar yapıyor, bir gün bu çok izlenir trend olur diye düşünmüş ve tam bu yeşil uzaylı garip gurip, eğri büğrü dansını yaparken videoya çekmek istemiş. Ama astronot kıyafetinin cebine bir bakmış maalesef video kamerası yok, o zamanlar akıllı telefonda olmadığı için maalesef yıllarca hepimiz yeşil uzaylı dansından mahrum kaldık biliyorsun. Sonra ay yüzeyindeki turuncu kayaların arasından bizim bu yeşil uzaylı dostumuzun annesi çıkmasın mı? Gelmiş tuttuğu gibi kulağından bu çılgın dansçının “çocuğum ben sana öyle hareketler yapmayacaksın demedim mi, senin daha kemiklerin büyüme çağında, öyle yapa yapa eğri büğrü kalacaksın diyerek hırpalamış. Bunu gören Buzz hemen yanlarına gitmiş. Aman hanım efendi neden çocuğunuza böyle böyle davranıyorsunuz biz dünyadan, özgürlükler ülkesinden geliyoruz, bizim oralarda böyle gelecek vaat eden çocuklar hemen değerlendirilir, YouTube da fenomen olur vallahi demiş. Bunu duyan yemyeşil ama güzel uzaylı kadın:

“Aman sen de binlerce yıldır televizyonlarımızdan izliyoruz gezegeninizi, ayrıca daha YouTube falan yok, o zamana kadar benim küçük oğlum çoktan büyümüş olur, ben eğri büğrü evlat istemem, hem sizin gezegeninizdeki anneler de üç ile altı yaş arasındaki çocuklar kör, topal ya da şaşı taklidi yaparak oyun oynarlarsa, hemen onları azarlıyorsunuz. Çünkü iç güdüsel olarak bir şeyi taklit ede ede alışkanlık haline geleceğini, hatta gerçek olabilme ihtimalini biliyorsunuz. O yaşlarda beden çok esnektir ve eğer yanlış bir hareket çok tekrarlanırsa, büyüdüğünde yapısal hale gelir. Allah muhafaza bacakları çapraz kalır öyle. “Demiş. Vaktiniz varsa size bir kahve ısmarlayayım diye de eklemiş. Bizim Buzz hemen cebinden uzay telsizini çıkarmış, bir-ki üç merkez-merkez-bir ki üç Neil, Neil orda mısın ses ver dostum, bir ki üç merkez. Demiş ve küçük bir ziyarette bulunacağını, eğer canı sıkılırsa uzay aracına dönebileceğini, kendisi de bir saat sonra geleceğini söylemiş.

Uzaylı yeşil kadın son teknolojiyle donatılmış evinin kapılarını göz retinası okuma sistemiyle açmış ve kulağından tuttuğu küçük yeşil uzaylıyı içeri fırlattıktan sonra Buzz’u içeri davet etmiş. Kırmızı bir düğmeye basar basmaz bol köpüklü yanında sade lokumuyla Türk kahvesi ve birer küçük dolu su bardağı önlerinde belirivermiş. Kadın başlamış anlatmaya, “Ay, ne iyi oldu geldiğiniz, bir canım sıkılıyordu ki, arada bir başka galaksilerden gelenler olur ama pek vakitleri olmaz. Pek iyilerdir, sizden iyi olmasınlar.” Demiş. Hüüüp diye birer yudum aldıktan sonra devam etmiş;

“Ben oğlumun dans etmesine karşı değilim, sadece bale varken, tango varken niye böyle şeyler yapıyor anlamıyorum! Geçtiğimiz iki bin yılda televizyondan Roma da olan iki olay beni çok etkiledi, o zamandan beri çocuğum için çok endişeleniyorum.” Demiş, Buzz merakla ne görmüş olabilirsiniz ki, anlatın demiş ve hüüüp diye kahvesinden bir yudum daha almış ve lokumdan da ağzına bir tane atmış. Yeşil kadın devam etmiş.

“Celius büyük beyaz sütunlar arasında oturan, ellerinde mor üzüm salkımlarıyla felsefe konuşmaları yapan Roma soylularına dalkavukluk eden bir adamdı. Ama bir gün bu işten çok sıkıldığını biz ekranlarda izledik ve nasıl hem karnını doyurup hem de bu dalkavukluk işinden kurtulurum diye düşünmeye başladı gizli gizli, işte tam bu esnada aklına bir fikir geldi. Eğer kendisini sultanlara layık bir hastalığa tutulmuş gibi gösterirse, soylu Romalılar, onun bunca yıllık emeklerinin karşılığında karnını doyurmaya devam ederler ve böylece dalkavukluk etmesine de gerek kalmaz diye düşündü. Böylece kendisine nekris bugünkü bilinen adıyla gut hastalığını seçti. Biz de merakla bu işin sonunu izlemeye koyulduk.

Etrafındaki herkes ona inansın diye gittiği her yerde, bacaklarını ovdurdu, sonra da yalandan da olsa sargı bezleriyle sarınıp sarınıp gezdi. Nekrisli hasta nasıl olursa onu öyle gerçekmiş gibi taklit etti. En sonunda, bizim Celius, kendini nekrisli zannetmeye başladı mı? Bir süre sonra da gerçekten gut hastası oldu. Hasta görünme taklidini, o kadar iyi yaptı ki gerçekten hasta oldu.

Birkaç dünya yılı sonra da yine Roma’da adamın biri, o dönemin yönetiminin katı cezalarından kendisini koruyabilmek için, önce kılık değiştirdi, saçları uzun ve sapsarıydı, kısacık kestirdi ve rengini de değiştirmek için ceviz suyuyla yıkayıp, açık kahve, kızıl tonlarına döndürdü, beyaz keten Roma kıyafeti yerine, sıradan köylülerin giydiği, adi ketenden yapılmış kıyafetler giydi. Ama bu da ona yetmedi. İşi sağlama almak istedi, tek gözünü sardı ve sanki bir gözü körmüş gibi yaşamaya başladı. Sonra Roma yönetimi biraz kontrolleri gevşetince o da şehirden olabildiğince uzaklaştı ve artık gözünü açmanın sargıları çıkarmanın vaktinin geldiğine karar verdi. Ay dünyalı komşum, ne oldu dersin? Adamın gözü artık gerçekten görmüyor mu? Vallahi biz de çok şaşırdık, yani yakalansa da Roma mahkemelerinde yargılanıp aslanların önüne atılsa bu kadar şaşırmazdık. Görme duyusunu kullanmaya kullanmaya o göz görmeyi unutmuş, adamın vücudu tüm gününü diğer gözün daha sağlıklı olması için seferber etmiş. Açık kalan gözü, iyice büyümüş ve şişkin bir hale gelmişti. Tabi bu işin fiziksel kısmı, bir de psikolojik tarafı var. Sende de öyle olmuyor mu komşum, üzgünüm dersen üzgün, mutluyum dersen mutlu olmuyor musun?” demiş. Bizim Buzz biraz düşünmüş, sonra gözlerini kısıp şunları söylemiş:

“Aslında ben bir oyun oynarsam ve bu oyun gerçek olmasa bile iyi taklit yaparsam, gerçeğe dönüşebilir. Bu sadece nekris hastası taklidi yapmakla, tek gözün körmüş gibi bir tanesini sarmakla ya da çocukların hasta gibi davranmasıyla ilgili değil ki, senin de dediğin gibi, çok faydalı işler için de kullanılabilir. Ben kullanıyorum. Yaşamak istediğim bir olayı, yaşamışım gibi hem kendime hem de sana anlatabilirim. O duyguları öyle gerçek hissettirir ve hareketlerimi öyle gerçeğe uygun yaparım ki! Mesela biz uzaya geleli neredeyse dört gün oldu, canım bir çikolatalı pasta istedi anlatamam. Ben de bir yandan hem ayı keşfettim hem de her adımım da çikolatalı pastayı zaten yemişim gibi mutlu mutlu, kakaonun kokusunu hissede hissede yürürdüm. Yeseydim ne kadar mutlu olacaksam o kadar mutlu oldum.” Demiş. Tabii bu arada kahveler bitmiş, bizim Buzz misafirliğin kısası makbul bana müsaade deyip kalkınca uzaylı yeşil kadın buzdolabında çikolatalı pasta var, yedirmeden hayatta bırakmam demiş. Buzz saatine bakmış, çok geç kalmış, uzay gemisindeki arkadaşları onu bekliyormuş. Kalamayacağını söyleyince uzayı yeşil kadın “dur o zaman bir saklama kabına koyalım da yanına yolluk götür bari demiş.” Plastik iki yandan kitlemeli küçük bir saklama kabına küçük bir dilim çikolatalı pasta koyup alel acele Buzz’un eline tutuşturmuş. Buzz elindeki pastayı uzay gemisindeki diğer astronotlarla paylaşsa kendine bir lokma bile kalmayacak, ne cimri kadınmış diye düşünmüş, en iyisi mi gitmeden önce yolda yiyeyim demiş. Ama saklama kabının kapağını açar açmaz çikolatalı pasta yer çekimi olmadığı için boşlukta sabit hızla yol almaya başlamış. Bir iki el hareketiyle Buzz pastayı yakalamaya çalışmış ama nafile. Yorgun ve kaybolan pastanın üzüntüsüyle gemiye geri dönmüş. Dünyaya iner inmez gidip çikolatalı pasta yiyeceğim diye kendine söz vermiş. Ama ne çare ki, 22 saat boyunca ayda dolaştıkları, oradaki tozlara topraklara bulandıkları için geri döndüklerinde aydaki mikroplar dünyalılara bulaşır diye 21 gün karantina altında tutulmuşlar mı? Zavallı Buzz 21 gün daha çikolatalı pastanın hayaliyle yaşamış. Ama ondan sonra hayatının sonuna kadar hep buzdolabında çikolatalı pasta bulundurmuş.

Bu hikâye de burada bitmiş.

Şimdi sıra sende dostum, Apollo 11 senin dünyanda hangi renklere boyalı?

Ayda bir yaşam üssü kurulsaydı gidip yerleşmek ister miydin?

Yeşil uzaylı dansı yapmadığım için hayal kırıklığına uğradın mı?

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest