BAZI DESPOT FELSEFECİLER! ÖLDÜRMEDEN ELEŞTİR

Sorgulaya sorgulaya, eleştire eleştire okuyabilirsin bu yazıları. Tabi öldürmeden, yeni bir yazı yazmak için hazırlanırken moralimi yerle bir etmeden. Zor olduğunu biliyorum, hatta ben de eleştirilerimde çok acımasız olabiliyorum. Eğer kendimden emin olsaydım, yani hata yapmadığımdan, çok bilgili olduğumdan, mükemmel bir insan olduğumdan emin olsaydım, o zaman söylediklerimi dinlemeni senin için bir zorunluluk sayardım. Ama şimdi öyle değil. Hatalar yaptığımı itiraf ediyorum, ötesi var mı? Bir sürü yanlış yaptım, bir sürü mantık hatası. Kendimle defalarca çeliştim. Bir gün insanları çalışmaya teşvik ederken, ertesi gün nasıl olsa öleceğiz, önemli olan mutluluk gibi altı dolu olmayan laflar ettim. Sonra dönüp bunları da sorguladım. Aklımın karışık olduğunu, iyi bir örnek olmadığımı kabul ettim. Ama bugün, biraz olsun bir adım daha insanı anlamaya yaklaştıysam, eskisi kadar yüksek tepkiler vermiyorsam, bunun iyi ya da kötü olduğu da tartışılır, sen de eleştirerek de olsan, içine düştüğüm çelişkileri bulup bana göstermek için de olsa okumalısın. Notlar almalısın.

Daha önce felsefe tartışmalarının yapıldığı bazı forumlarda okumalar yapmıştım, ancak çağımızdaki her alan da olduğu gibi bu alanda da insanlar fırsatını buldular mı birbirlerini bir kaşık suda boğacaklar. böyle bir platforma hasbelkader girdin, üç beş cümle yazdın diyelim ki! Ortamın ağa babaları var, “cin olmadan adam çarpıyorsun demek” anlamına gelen pek çok davranışla karşılaşıyorsun. İnsanların kendilerini ifade etmelerine izin vermeme huyumuz felsefe, düşünce platformlarında bile oluyorsa, nerede konuşacak bu insanlar? Sonra ufku gelişmedi diye de kızmıyor muyuz insanlara. Bir ara bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak diye bir şey vardı. Bu doğru, ama kendi çocukluğumdan hatırladığım bir tutumun etkisi olduğunu düşünüyorum.

Çocuklara, “sus bakayım, sen daha çocuksun, büyükler konuşurken sen sus.” gibi bir yaklaşım varsa, çocuk konuşmayı, kendini ifade etmeyi öğrenemeden büyüyor. Büyüyünce de niye düşünce geliştiremedin diye kızıyoruz. Bu çocukların yetişkin olmuş halleriyle, çocukken evinde kitaplığı olan, annesi babası baş ucunda kitap okumuş, aile içinde herkese konuşma hakkını makul ölçüde sağlayan kurallarla büyümüş bir çocuğun yetişkinlik halinin birbirini anlaması zorlaşıyor. Tabi ki Birinci kesim nicelik olarak oldukça fazla.

Annesinin babasının büyütemediği, eğitemediği çocuğu ben mi büyüteceğim, sonradan olmuyor bazı şeyler, treni kaçırmışsın sen ya da bu işin eğitimini aldın mı bakalım, nereden alıyorsun bunları konuşmaya, düşünmeye yetkiyi diyen o kadar çok insan var ki. O yüzden kimsenin kimsenin işine karışmadığı ya da tam tersi herkesin herkesin işine burnunu soktuğu iki uç durum arasında sanki bir sarkacın üzerindeyiz. Düşmemek için o sarkacın ipine çok sıkı yapışmamış gerek. Çünkü işin ucu kendi kişiliğimize, düşüncemize dokunduğunda bu sarkaç çyle hızlı hareket ediyor ki, tutun tutunabilirsen.

Ben de diyorum ki, çocukken bilgi sahibi olmadığımız halde fikir sahibi olmamıza, yeterince okuma yapıp, yeterince bilgi sahibi olana kadar izin verilmediyse, toplumda bu imkana bir şekilde sahip olmuş aslında şanslı ve nispeten iyi bir çevrede yetişmiş insanların büyük bir sorumluluğu var. Sayı çok fazla olduğu için ve nitelik içinde niceliğin kaybolması riskine karşı düşünce forumlarında ya da paylaşım yapılan sosyal medya platformlarında, birer ikişer ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğretmemiz gerekiyor. Burada anahtar kelime “nasıl” kelimesi. Çünkü “ne düşüneceği” meselesine zaten karışmamamız gerekiyor. Zaten istersen karış, günün sonunda kocaman bir “sana ne” cevabıyla karşılaşman o kadar normal ki. Tüm çocukluğu, sus bakayım, büyükler konuşsun denerek geçmiş zaten, fırsat bulmuşken her şeyi yazmak istiyor. Ne yazdığından çok bunu bir platformda yapmanın tadına varıyor, sen de gidip hevesini kursağında bırakıyorsun. Yani ona küçükken söylenen şeyi söylüyorsun, “sus bakayım, burada bu işin uzmanları konuşacak, felsefe okumadıysan, felsefe yapamazsın, sağlıkçı değilsen tavsiye veremezsin, öğretmen değilsen öğretemezsin…” Bu liste böyle uzar gider.

Ben bir bilgiyi öğrenmek isteyene her zaman kapının sonuna kadar açık olması gerektiğini düşünüyorum. En karmaşık konularda bile, yıllarca eğitim alınması gerektiğini düşündüğümüz konularda bile. Çünkü kimse her şeyi bilmiyor zaten. Sadece birileri diğerlerinden daha çok kitap okumuş oluyor, o da şansı varsa ya da benim gibi verilen şansı kendi isteğiyle büyütmüşse. Aman şimdi bu söylediğimi duyan çok çok daha okumuşlar yanlış anlarlar bunu, “hımm demek çok bildiğini sanıyorsun. Sen bu işin okuluna gittin mi bakalım? Mesela hangi sıfatla insanlara nasıl davranmamız gerektiğini söylüyorsun. Söyle bakalım kaç dil biliyorsun, söyle bakalım son çıkan x kitabını okudun mu? Hangi okuldan mezunsun bakayım sen?” Eğer bunlara tatmin edecek cevaplar vermeyi başarabilirsem, işte o zman da her istediğimi söylemeye hakkım oluyor birden sanki. Kötü bir şey söylesem bile kabul edilebilir görünüyor. Sonuçta koskoskocaman uluslararasın A üniversitesinde doktora yapmışım, yanlış bir şey söyleme ihtimalim olmadığı için, istediğim kadar düdşünce platformlarında benim gibi olmayanları aşağılayabilirim.

Aslında bilmeden konuşan ve öğrenmeye hiç niyeti olmayan, gözümüze çok itici görünen, aynı platforma yazmaktan, aynı gönderinin altında yorumlarımızı bile görmek istemediğimiz insanlarla, bu çok çok büyük okumalar yapmış, kimseleri beğenmeyen, ama beğendiği bir dünyanın oluşumunda hiç bir katkısı olmayan, hayatı sadece eleştiriden ibaret olan insanlar aynı. Hatta birinci grup için daha fazla umut var, biraz ilgilenilirse yeni alışkanlıklar kazanıp, bilmediklerini öğrenebilirler. Ama bu zaten annesinin karnından profesör olarak doğmuş, beş kuşak ailesi pek bir eğitimli olanların sorumluluğunu görmesi çok iyi olurdu.

Peki ben ne yaptım? Önce insanları kitap okumadıkları için çok suçladım, sonra kendi okuduğum kitapları hakkını vererek anlayamadığımı fark ettim. Dile karşı yetkin değildim, ya da yeterince yetkin değildim. Kendimde bu kadar tamamlanacak bilgi varken beni dinleyenlere ne söyleyebilirdim. Bir çok değerli insan kitap okumanın öneminden bahsediyordu ama kabul etmem gereken bir gerçek vardı. İnsanlar video izliyordu. Ben bile artık kitaplarımı bir ekrandan okuyordum. Basılı kitap döneminin bitmek üzere olduğunu, D&R da bile kitaptan çok oyuncak ve kırtasiye malzemesinin olduğu bir döneme girmiştik. Kırtasiye malzemelerine baktığımızda nostaljik nesnelermiş gibi hem pahalı hem de antik bir hava verilerek satıldığını görüyordum. En iyisi mi okuduklarımdan anladıklarımı paylaşmaktı. Bir kişi belki bu blog yazısını görecek asla okumayacağı 400 sayfalık bir kitabın en can alıcı fikrini, bir hikayemin içinde, bir anımın anlatımında bulacaktı.

İnsanlara zorla kitap okutamayız, zaten almak isteseler de bir çoğu iyi bir eğitim alamıyor, ama en azından bildiklerimizi paylaşabiliriz. İncilerimiz dökülmez arkadaşlar, bir süre sonra bir de bakmışız ki, fikri olan ve bu fikirlerini sorgulayarak, yeni bilgilerle besleyerek büyüyen bir nesil oluşmuş. Küçük de olsa kitap okuyan herkesin sosyal medyayı beslemesi gerektiğini düşünüyorum. İnternet, bence bu açıdan tam bir okula dönüşebilir, üstelik internete ulaşabilen herkesin gelebileceği bir okul. Herkesin birbirinden öğrene öğrene büyüdüğü bir okul.

Yine de bu, bugünün düşüncesi. yazının başında dediğim gibi, düşüncelerim sürekli değişiyor. Kendimle defalarca çelişkiye düşüyorum. Hatta bir dakika içinde görüşlerim tamamen değişebiliyor. Bugün yakalayabildiklerim bunlar. Sorgulayarak ilerlemekte, her zaman doğru ve yanlışa, iyi ve kötüye dengeyle yaklaşarak ilerliyorum.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest