BİR ADAM SÜPÜRGEYE AŞIK OLMUŞ!

Gözünün tam önünde duran bir şeyi göremezsin bazen. Burnunun dibindedir ama yok hükmündedir. Çünkü ya aklında başka bir şey vardır ya da o şeyin başka bir yerde olduğuna o kadar eminsindir ki, böyle bir ön yargıyla çok yakınında olsa da göremezsin. 

Alışınca bir çalışmaya, gittikçe kolaylaşır. Bugün ilk defa bir web sitesi tasarlamaya çalıştım. Öğrendiklerimi zamanla kendi websitemi güzelleştirmek için de kullanacağım. İlk defa yapmaya çalıştığım için çok zorlandım. Normalde wordpress bilen bir tasarımcının bir saatte bitireceği site üzerinde 8 saat çalıştım ama hala bitmedi. Zaten büyük bir kısmı da eksik. Yapamadığım ve öğrenmem gereken konular var. Ama tahminim o ki eğer pes etmezsem iki ay içinde bir saatte bitiremesem bile beş saatte bitirebileceğim. Hiç anlamadığım bir konu üzerinde çalışa çalışa, egzersiz yapa yapa, o konudan anlayan birine dönüşeceğim. Sonra bu beni daha nitelikli hale getirecek. Bunlar işin güzel tarafı ama kolay olmayacak, büyük mesai gerekecek. İşin sonunda alışkanlık edineceğim ve alışkanlık artık doğal bir hareket haline gelecek.

Daha önce de hiç bilmediğim işleri böyle öğrendiğim için sonucunu bilmesem bile, bir işi yaparken başlangıçta amacım olmasa bile zamanla bir amaç ve yetenek gelişmesi gördüğümü itiraf etmeliyim. Yazı yazmak da öyle oldu. Eskiden bir iki paragraf yazı yazdıktan sonra devamını getiremezdim, ama şimdi kolayca 1000 kelimelik makaleler yazabiliyorum. Yani kalbim, yaptığım işlere karşı bir şey hissetmese bile zamanla onlara yakınlık hissedip benimsiyor.

Bazen de bir işe başladıktan, ona büyük emek verdikten sonra karşılığını alamıyorum. Yani o anda gözüme öyle görünüyor. Diyelim ki yolda 100 lira buldum. Ooo Allah bin bereket versin, sonuçta taş atıp da kolum mu yoruldu, hemen gidip sevdiğim bir şey alırım. Şanslıyım canım ben, Tanrı da beni çok seviyor diye düşünürüm. Ama cüzdanımdan 100 liranın eksildiğini, parayı kaybettiğimi görünce aynı şeyleri söyleyebilmek çok az insanın yapabileceği bir şey. Çünkü mantıken kimse parasını kaybettiğinde çok şükür demez, şanslıyım demez, Tanrı benimle demez. Peki bir kez de olsa bunu yapmayı denersem ne olur? Yani benim için gerçekten kayıp, başarısızlık gibi görünen bir durumda Tanrı beni sevdiği için böyle bana zorluk gibi görürnen olaylarla karşılaştırıyor diyebilir miyim? Bunu hissetmesem bile yalancıktan rol yapabilir miyim? Ama kendimi kandırmadan, içimden isyanlar yükselirken, dışımdan gülümseyerek, çok şükür diyebilir miyim? Bunu deneyeceğim.

Aslında söylemesi kolay ama yapması zor. Zorluk da tek başına yapmaya çalışmaktan geliyor. Çünkü moda olmasa hiç kimseye paramparça kot pantolon giydiremezsin. Ama hepimizin gardırobunda istisnasız küçük bir kesik de olsa böyle bir kot pantolon var. Neden? Çünkü moda! Eğer paramı kaybettiğimde bir başkasının bulmasından, o bulduğuyla mutlu olmasından memnun olmak moda olsaydı, aynı yırtılmış pantolonları giydiğimiz gibi paramızı yollara serpecektik.

Bu konu bana çok çekici geliyor. Eğer yalancıktan da olsa davranışlarımızı değiştirirsek, bir süre sonra alışıp başka şekilde yaşamaya başlayacağız ve bizi gören insanlar da örnek alıp, değişecekler, sonra bir de bakmışız dünya bambaşka bir yer olmuş.

Bir ara apartman topuklu ayakkabılar moda olmuştu. İlk gördüğümde korkunç gelmişti, hatta Lady Gaga’nın ultra yüksek topuklu ayakkabıları beni dehşete düşürmüştü. Ama sonra birer ikişer herkes büyüklü küçüklü bu ayakkabılardan kullanmaya başladı ve sonuç her mağaza da apartman topuklu, ayaklarımızın dört katı büyüklüğünde ve son derece ağır ayakkabılar satılıyor. Bir şeyin ne kadar çok reklamı yapılırsa o kadar çok gözümüz alışıyor ve ilk başta bize korkunç bile gelse, ben de ondan istiyorum gibi bir duygu oluşuyor içimizde.

Ama kimin reklamını dinleyeceğimize de, neyin reklamını yapacağımıza da kendimiz karar veririz. Evet reklama maruz kalıyorsak ve halimizden memnunsak sorun yok. Ama değişmek istiyorsak, eskisi gibi kalmak istemiyorsak kendimize bizi geliştirecek bir reklamcı bulmamız ve onun etki alanına girmemiz gerekiyor. Öyle bir kişiyle olacak mesele de değil. Bildiğiniz nasıl moda olunca herkes bir örnek aynı kıyafeti satın almaya çalışıyorsa, biz de reklamının yapılmasını istediğimiz konuyla ilgili gerçekten istekli, ona sahip olmak isteyen insanlar arasında olmalıyız ki gerçekten değişebilelim. Dedim ya normalde kimse taptaze pantolon dururken yırtılmış olanı giymez.

Birden pespembe bir ruj çıkıyor piyasaya, en sevdiğimiz oyuncular o pembeden sürüyor, onu satmak isteyenler her yerde o pembe ruju gösteriyorlar. Hal bu ki daha iki ay önce kırmızı ruj modaydı ve aynı firma satıyordu, ama şimdi bizi pembe ruj sürmeye ikna ediyor, yoksa senin hala pembe rujun yok mu, bak en ünlü, en sevilen oyuncu pembe ruj sürüyor diyor.

Bu özelliğimizin artık farkındayız. Pembe renk sevmese bile bir genç kızın arkadaşlarının arasında buna direnebilmesi çok zor. İşte bunun gibi arkadaşlarını sevmeye çalışan ve kendisini her şeyden çok sevmesine rağmen, önceliği arkadaşlarına vermek için kendisiyle büyük mücadele eden insanların arasına kendimi atmalıyım. Yoksa hep kendim için bu çöplükte ne bulabilirim diye avlanana kadar bekleyen ve yaşamak için avlamaktan başka çaresi olmayan biri olarak yaşayıp, öleceğim.

Kendini böyle insanların arasında olmadığın halde, dünyanın bir yerlerinde var olduklarını hissederek, onların yaptıkları reklamları duymak için kulaklarını aç. Bak bakalım sana ne söylüyorlar. İsterse 30 seneni alsın duymak, bence harcanacak bu süre boşa değil. Eğer bir kere arkadaşlarımı en az kendim kadar sevmeliyim diye düşünen bir toplulukla karşılaşırsan, beklediğin tüm süreye değecek. Peki beklerken ne yapacağız? Yani beklemek sözünü ben eskiden çok yanlış anlardım. Bir beyaz atlı prens gelip seni kurtaracak mı? Yok öyle bir prens, şimdilerde tüm beyaz atları büyük adada faytona koşturup öldürüyoruz. Yani gelmeyecek. Beklemek demek, aktif bir bekleme süresi demek, bu zaman zarfında ben şimdiden kendi reklamımı kendime yapmayı ödev edindim. Böylece karşılık beklemeden yapacağım paylaşımların bin katı değerinde dönüşlerinin olacağını, eğer bu kendini değiştirme konusunda öğrendiklerimi, paylaşmazsam bir süre sonra öğrenme yeteneğimi kaybedeceğimi biliyorum.

Birine ya da bir şeye ne kadar emek verirsek, o bizim için o kadar değerli hale gelir. Ben de arkadaşlarını en az kendisi kadar seven, en azından bunu yapmaya çalışan insanların sayısının çoğalmasını gözümde değerli hale getirmeye çalışıyorum.

Bir adam süpürgeye aşık olmuş, neden mi? Çünkü her gün dükkanını süpürürken, ona güzel sözler söylemiş, dükkanın köşesine koymuş ve yalancıktan da olsa, her gün ona seni seviyorum, sen harika bir süpürgesin demiş. Sonra da aşık olmuş işte! Ne kadar saçma olsa da o dükkandaki en değerli eşya süpürgeymiş.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest