BİRLİK GEMİSİ

Bir kişinin hayatını adaması gereken çalışmasının temel özelliği, doğaya, çevresine sunduğu katkılardan, nasıl tat hissedebileceği olmalı, çünkü kişinin yaptığı her şey, bu amacın dışında olduğu için doğadan ve tüm iyiliklerden uzak hissediyor. Ancak, kişi doğanın ve çevresinin memnuniyeti için bir hareket yaparsa, en küçük bir hareket bile olsa, o katlanarak büyür ve kişiye bir bumerang gibi geri döner.

Dolayısıyla, temel çabamız, etrafımıza faydalı olmaktan alacağımız güçte bir lezzet bulmaya çalışmak. Bu ancak, kendi çıkarımız için her şeyi silip süpürmekten aldığımız vahşi hırsları azaltmakla olur. Ancak bu hırsları azalttığımızda zamanla etrafımızdaki insanların iyiliğinden, mutluluğundan, huzurundan ve böyle olmaları için çalışmaktan mutlu olmaya başlarız.

Ben kimsenin kötülüğünü istemem diyorsan, yalnız kaldığında kendine bir kez daha sormanı tavsiye ederim. Arkadaşın sınavdan yüz üzerinden 98 aldığında, eğer sen 58 almışsan, nasıl onun mutluluğundan mutlu olabilirsin ki? Ya da ona doğa tarafından doğuştan uzun bir boy, incecik bir beden ve güzel bir yüz verilmişse, öyle olmadığın halde, onun avantajlarını nasıl takdir edebilirsin? Muhtemelen edemiyorsun. Ama sorun değil, rol yapmak, tiyatro oynamak tam da bunun için var.

Bazılarımızın günlük hayatı hiç tahmin etmediğimiz şekilde, beklemediğimiz bir anda tesadüfle değişir. Benim durumum da böyle oldu. Dört yıl öncesine kadar hiç önemli bir konu yoktu ortada, günün getirdiği neyse onu yaşayıp geçiyordum. Olağan dışı bir yetenek falan da yoktu ortada, tamam, biraz biyolojiye ilgim vardı, ama o da bakteri resimleri çizip boyadığımda arkadaşlarımın “ne güzel olmuş” demesinden kaynaklanıyordu.

Sonra birden beklenmedik bir öneri geldi. Bu hayatı keşfetmenin tüm acımasız hatalarıyla dolu ilk adımlarını içine alıyordu. Gelecek hakkında hiç bir önsezim yoktu ve şimdi olduğum, geçmişe nispetle dışa dönük, neşeli Pınar’dan eser yoktu.

Olaylar çok çabuk gelişti, önce yıllardır mühendis olduğumu savunma durumundan bir çırpıda vazgeçtim. Kendim bile daha ne olup bittiğini anlamadan, bir dünya atlasının üzerinde, hangi ülke neredeymiş diye araştırırken buldum kendimi. Ülke isimleri ve kırmızı renkle belirlenmiş sınırları saymazsak, dünya eğri büğrü kara parçalarının suyun içinde yüzdüğü bir yerden başka neydi ki? Henüz 27 yaşındaydım ve genç ve tecrübesiz olmak, ayrıca yetişme tarzımdan kaynaklanan içime kapanıklık yakamı bırakmıyordu.

Bu sebeple hayallerimi yazmaya, insanlarla yüz yüze konuşmaya göre daha fazla zaman ayırmaya başladım. Kalemi aldım ve yazmaya başladım; “İhtiyacım olan bir gemiydi, ufak ama iyi bir gemi, kaptanı da oldukça deneyimliydi. Daha önce defalarca bu gemiyi Güney Amerika kıyılarına götürmüş, sağ salim Türkiye’ye geri getirmişti. Üstelik şimdi gemi tersaneye çekilmiş, daha uzun seyahatler yapabilsin diye tamiri ve bakımı da yapılıyordu. Mürettebat tam bir harikaydı, her biri, mürettebat arkadaşını, kendisinden daha fazla düşünen, asla kendisine yapılmasından hoşlanmadığı bir davranışı arkadaşına yapmayan tiplerdi. Bu kaptanla defalarca, bu uzun ve çetrefil yolculuğu yapmışlar, şimdi benim de dahil olacağım bu seyahate katılmaya da gönüllü olmuşlardı. Çok önemli iki amaçları vardı: birincisi, Güney Amerika kıyılarında ne kadar kendileri gibi arkadaşı için iyilik isteyen mürettebat adayı varsa, gemiye toplamak, ikincisi de, bir dizi istatistiksel hesap yapıp, bu zor yolculukta bu mürettebatın ne kadarını gemide tutabileceklerini kesin olarak saptamak. Bu gemi, sadece üç gün sonra yola çıkacaktı ve ben, son derece hazırlıksızdım. Yolculuğun kaç yıl süreceği belli değildi, ama filikalar hazırdı, mürettebat on gündür içimi rahatlatmak, yolculuktan korkup vazgeçmeme engel olmak için mütemadiyen bilgi veriyordu. Yani denizden ne zaman canım sıkılırsa, yedek teknelerden birine refakatçi mürettebatla bindirilip, seyahat boyunca karşılaştığım her türlü karada, nehirleri, gölleri hatta dağları gezip tekrar gemiye dönebilecektim. Tropikal kuşaktaki mercan adalarına gitmeyi kim istemezdi? Her şey gözüme çok güzel görünüyordu, insanın hayatında birden bire beklenmedik şeyler oluyordu ve ben de şimdi bunu yaşıyordum işte.”

Evet dört yıl öncesine baktığımda ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha görüyorum. Simgesel olarak gemi, tüm insanlığın birlik umudu oldu, harika mürettebattan kastım olan insanlar, bu yer yüzünde tıpkı Güney Amerika kıyılarına dağılmış mükemmel insanlar gibi, birlik gemisinin yolunu gözlüyorlar.

Bunlar öyle özel görünüşlü insanlar değil. Yani üstlerine başlarına, bindikleri arabaların markalarına bakarak tanıyamayız onları, soy ağaçlarını herkese gösterme derdinde değiller. Başları dik ve otoriter, yüz ifadeleri de mağrur değil. İşleri güçleri dünyaya, kimseyi ayırt etmeden kocaman bir gülümseme vermek. Becerikli olmanıza, cesur olmanıza ya da üretken olmanıza aldırmıyorlar. Sadece ne kadar sürerse sürsün, sabırla birlik gemisine mürettebat aramaya devam ediyorlar.

Bunu özellikle belirtmek istedim. Çünkü benim gibi, uzlaşmaya yanaşmayan, böyle yıllarca sürecek bir gemi yolculuğuna katlanmaz, havada bir burnu olan kişiye az rastlanır. Üstelik hayallerimde de olsa, at koşturmayı, atış talimi yapmayı ve insanların açıklarını yakalayıp, onları bir kuş misali avlamayı seven biriydim. Kahvaltıda, yemekte pek bir neşeliydim, aile partilerine bayılırdım, çekingendim ama içsel bir coşkum da vardı. Sıradandı işte her şey. Hayat da güzeldi, yolculuk fikri aklıma gelmese, ah bu hayali gemi olmasa, herkes gibi yaşayabilirdim.

Dört yıl boyunca böyle bir yolculuk, zaman zaman gemiden ayrılıp, karanın cazibesine kapılarak geçti. Ancak ilk günden bu güne tek bir sefer bile bu hayali birlik gemisine dönmekten vazgeçmedim. Burada ne kadar eleştiriyi seven biri olduğumu fark ettiğimi, her defasında hatalarımla yüzleşip tekrar mürettebatın şefkatli kollarına geri döndüğümü anlatmama gerek yok sanırım.

Bir kişinin hayatını geçirmesi gereken yer, böyle çalkantılı denizlerde sağlam kalabilen bir “birlik gemisi”. Kendimi adamam gereken çalışmanın temel özelliği, artık mürettebattan biri olmaya dönük katkılardan, nasıl mutlu olacağımı öğrenmek olmalı, çünkü görüyorum ki yaptığım her şey, bu amacın dışında. Hala canım sıkıldıkça utanmadan mürettebattan beni bir süre kişisel isteklerimi yerine getirebilmem için karaya çıkarmalarını istiyorum. Önce bir ferahlık geliyor böyle zamanlarda, sonra da tüm zorluklarına rağmen, insanları birbirine bağlayan bu fırtınalı denizden ve tüm arkadaş mürettebattan uzak kaldığımı hissediyorum. Ama, ne zaman gemide bir işin ucundan tutsam, denizin fırtınası ne kadar şiddetli olursa, mürettebatın birbirine tutunması o kadar güçlü oluyor. Fırtınadan sonra arkadaşlarıma, karadan getirdiğim sıcak çikolatayı ikram ediyorum, lezzet katlanarak büyüyor ve kaptandan bir tabak dolusu fındıklı ve elmalı kurabiye, sıcak çikolatalarımızın yanına hediye geliyor.

O yüzden, temel çabamız, etrafımıza faydalı olmaktan alacağımız güçte bir lezzet bulmaya çalışmak. Bu ancak, kendi çıkarımız için her şeyi silip süpürmekten aldığımız vahşi hırsları azaltmakla oluyor. Ancak bu hırsları azalttığımda, zamanla etrafımdaki insanların iyiliğinden, mutluluğundan, huzurundan ve böyle iyi durumda olmaları için çalışmaktan mutlu olmaya başlıyorum. Senin de öyle olma ihtimalin olduğunu düşündükçe, içim sevinçle doluyor. Bu gerçek insanın yeni yaşantısı. Şimdilik bu gemi, hayali olabilir, ama gerçeğe dönüşeceğinden hiç kuşkum yok. Hep beraber yolculuk edeceğimiz birlik gemisini dört gözle bekliyorum.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest