ÇÖMLEK USTASI KAMA BASACAK MI?

Yeni bir kelime öğrendim. Kelime yeni değil, ben daha yeni öğrendim. Kama! Daha önce babam bana bir tane açılıp kapanan bir bıçak hediye etmişti. Kaybettim, ama onun bir kama olduğunu sanmıyorum. Çünkü hem bir silah olamayacak kadar küçüktü, hem de iki kenarı keskin değildi, tek kenarı keskindi. Bu da onu normal bir çakı yapıyordu.

İki tarafı da keskin olan bir şey varsa o da benim. Hatta tutulacak bir tarafımın da olduğunu söyleyemem. Kendimi neden bir silaha benzettim, neden böyle hissettim şöyle anlatayım: Bir yanımla yumuşacık bir kalple tüm insanlığı eşitlikle kucaklamak, diğer yanımla onların üzerinde büyük bir hakimiyet kurmak istediğim oluyor. Bunu bir çok insanın az ya da çok hissettiğini düşünüyorum ama herkes söylemiyor. Benim işim de herkesin söylemediğini söylemek zahir.

Ama imdadıma “kama” kelimesinin diğer anlamları koştu. Bunlardan bir tanesi de şöyle anlatayım: Diyelim ki ahşap bir masan var ve ayaklarından bir tanesi kırıldı, sen de onu ters çevirdin tekrar ayağı yerine çakmak için. Tam ayağı yerine yerleştirdin vuracaksın çekici çiviye. O da ne! Masa ile ayak arasında bir boşluk oluşmuş, muhtemelen küçük bir parça kırıldığı esnada kaybolmuş. Masaya bu haliyle ayağı çaksan bile o boşluk yüzünden sağlam olmayacak, mecburen oraya ahşap küçük bir parça eklersin. İşte o zaman iki temel parçayı birbirine sabitleyen bu küçük parçaya da kama denirmiş. Aynı şey mekanik parçalarda ya da bazı makinelerin arasındaki mesafeyi korumak için kullanılan parçalar için de geçerliymiş.

Aklıma hemen takozlar geldi ama takozla kamanın bu amaçla kullanımı arasındaki fark kamanın bir bütünleştirici, sağlamlaştırıcı olması. Takoz ise taşınabilir bir parça.

Bu kadar ayrıntılı bilgi ancak bir şeyleri sağlamlaştırmak için kullanılır, öyle değil mi? İnsanlığı her yönüyle kucaklamak isteyen tarafımla, onlara hükmetmek isteyen tarafımı, tam da böyle bir kama ile birbirine sabitliyorum.

Gelelim kamanın bir başka anlamına, onu da sana şöyle anlatayım; Buz gibi kış ayında bir dağ evindesin. Sabah daha güneş doğmadan uyandın, kurtların uluma seslerini duyuyorsun. Evin eskimiş ahşap doğramalarından, lambrilerinden -lambri ne demek daha önce bir yazımda anlatmıştım- rüzgar uğuldayarak eline ayaklarına soğukluk veriyor. Mecbur kalkıp sobayı yakacaksın ama şans bu ya, hiç ufak odun kalmamış, ardiyede bol bol sobaya sığmayacak büyüklükte kütükler var. Çaresiz bunları parçalayıp, sobaya sığar küçüklüğe getirmen lazım. Başlıyorsun baltayı savurmaya, bir vuruyorsun iki vuruyorsun derken kütükte hiç hareket yok. Adeta soğuktan buz tutmuş. Baltayı saplantığı yerden sökmek dakikalarını alıyor. Sen de hemen baltayla oluşturduğun açıklığa üçgen şeklinde ucu sivri bir ahşap parçası yerleştiriyorsun ve baltanın sırtıyla bu parçaya vurduğunda koca kütüğün ortadan ikiye bölündüğünü görüyorsun. İşte kütüğün küçük bir aralığına yerleştirerek tamamını bölmene yarayan üçgen biçimindeki bu ahşap parçaya da kama deniyor. O yüzden ben de hoşuma gitmeyen her olayda, tarafsız kalabilmek için, birbirine sıkı sıkı tutunmuş kişiliğimle ve olup biten olay arasına böyle bir kama yerleştirip, bütün kuvvetimle vuruyorum.

Kamanın bir başka anlamı da kilim dokuma tezgahlarında ipleri gerginleştirmek için kullanılan küçük parçadır. Bu parça bir çok tezgah için küçük çiviler de olabilir. İpleri geren bu çivilere kama denir. Yeterince gergin olmazsa, kilimin deseni de, dokusu da eğri büyrü olur. Bu iş için kendime kıyamadığımdan hayat deneyim desenlerimin nasıl kargacık burgacık olduğunu, dokuduğum kilimin bazı yerlerinin gevşek bazı yerlerinin çok sıkı olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Bir de “kama basmak” var. Diyelim ki sokaklar, mahalle araları hala güvenli, hala çocuklar sokaklarda oyun oynayabiliyor, plakası olmayan arabalarda kötü adamlar daha meydana çıkmamış belki de arabaları bozulmuş, trafik kazası falan geçirmişler ve felç olmuşlar, yine de tanrı onlara merhamet etmiş ve iyi bir hastanede şefkatli hemşireler bakıyormuş onlara, her gün ilaçlarını sularını veriyorlarmış. Neyse onlar hastanede oldukları için biz de sokağa oyun oynamaya çıkabiliyoruz diyelim. Ne oynayalım, ne oynayalım! Kör ebe oynayalım. Ebe ben olayım. Gözlerimi bağlayın ben de hepinizi ebeleyeyim. Oyunu kazanayım. Bir kere daha oynayalım, bir kere daha kazanayım. Akşama kadar hiç yenilmeyeyim. İşte o zaman yarın gene oynayalım diye birbirimize söz verip ayrıldıktan sonra, çünkü annem yemek için kesin pencereden sarkıp beni çağırmıştır, evlerinize giderken Pınar bugün “kama bastı” dersiniz. Çocuk oyunlarında kazanmaya, sayı yapmaya kama basmak denir.

Kesin başka anlamları da vardır bu kelimenin.

Biz oyunu oynarız, sonra annem beni akşam yemeği için pencereden çağırır ama benim oyunum bitmez. Sofrada Pers kralı 1. Serhas’a dönüşürüm. Çatal, bıçak ve kaşıklar üç milyonluk Pers ordusuna dönüşür. Çanakkale boğazının bir ucundan diğer ucuna gemilerden köprü kurarım, askerlerimi boğazdan bu yolla geçiririm. Ordum boğaza gelene kadar geçtiği ovalarda karşılaştığı her ırmağı içerek kurutur ve kentlerin tüm yıllık erzağını bir oturuşta yer. Bu arada tabağımdaki yemeği ve sürahideki suyu bitirmiş olurum. Yani ben Pers imparatoru 1. Serhas olarak Yunan ordusunun karşısında daha savaşmadan kama basarım.

Sevgili dostum, öyle sanıyorum ki hangi nesneyi elime alsam senin için ondan bir anlam çıkarabilirim. Bunu senin için yaptığım müddetçe devam ettirebilirim. Ne yazık ki kişisel isteklerimle uğraştığım için zamanımın büyük kısmında ne çıkar elde edebilirim diye düşünürken buluyorum kendimi. Üstelik bundan bir fayda sağlamış değilim. İtiraf ediyorum, en büyük faydayı seni düşündüğüm zaman elde ediyorum. Yine de kendimi çok sayıda okuyanım olması halinde edineceğim güçten ayrı düşünemiyorum. Tüm çelişkilerimle sana yaptığım itirafları yan yana getirsen, bir gün bununla uğraşacak okuyucular da olacak, hiç birinin birbirine benzemediğini görürsün. Ben de “düşünce dünyam gelişiyor, yaş alıyorum” ya da “bak nasıl da daha anlayışlı birine dönüşüyorum” diye, bunca tutarsızlığa kılıf buluyorum.

Günün sonunda benim sana ihtiyacım var. Bunca şeyi sana anlatmak için öğreniyorum. Bunu sana şöyle anlatabilirim: Bir yemek var, benim en sevdiğim yemek ama elimde bir çömleğim yok, elimle tutup yiyebileceğim bir şey değil bu yemek, bir çömleğe mecburum ki payımı alabileyim. İşte sen, bu çömleğin yoğrulduğu toprak hamurunda belki bir kum tanesisin, belki de tüm bu kumu bir arada tutan su olabilirsin, belki de bu çömlek dağılmasın diye yapılış aşamasında içinde bekletildiği, altı yüz derece sıcaklıkta bir fırınsın. Belki de daha fazlasısın, çömlek ustasının kendisisin. İşte böyle, evrenin zihnini, tüm bilgisini almak için, tek ihtiyacım olan, onları içinde tutabileceğim kalpler. Yoksa payıma düşeni alamadığım gibi çömleği de, ustayı da kendim için bir işe yaramaz, atıl hale getiriyorum. Bu işi bırakmama sebebim, her zaman bu yemeğe karşı aç olmam. Çömleği büyütmek istemem de bu açıdan baktığımda çok normal. Hemen ustayı bulup, daha büyük çömleği pişirsin diye ikna etmem lazım. Eğer o çömlek ustası sensen, haber ver.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest