DAHA İYİ ÖTSÜN DİYE SAKA KUŞUNUN GÖZÜNÜ OYMAK

Evet yapıyorlarmış, daha iyi ötsün diye saka kuşunun gözünü oyuyorlarmış. Görmedim, hiç kuş da beslemedim ama bir resmini çizmek istedim, daha iyi ötsün diye bu fenalığın yapıldığı saka kuşlarının anısına.

Ben öyle tutkulu bir hayvan sever değilim. Ne kedi besledim ne köpeğim oldu. Kafeste kuş besleyenlere ya da akvaryumu olanlara zaman zaman özensem de kendilerine has kokuları olduğundan, evde beslemek uygun değilmiş gibi geliyor. Ayrıca doğal ortamlarında, hayvanları rahatsız etmezsek kendi hallerinde yaşayıp gidiyorlar. 

Don Kişot gibi kendisini yel değirmenlerinin önüne süren kahramanlar gibi görünür gözüme hayvan haklarını korumak için mücadele edenler. Kuşkusuz iyi niyetle güzel bir iş yapıyorlar, günün sonunda köpeklerle beraber uyumamız gerekmediğini düşünüyorum. Yine de köpek köpek gibi insan da insan gibi yaşamalı. Eziyet etmek de dengesizlik yaratıyor, ama tişört giydirip yemek masasına oturtmak da dengesizlik yaratıyor.

Her şeyden bir fayda, menfaat çıkaran insan, bunda da başka başka tutumlarla, hayvanları kullanıyor. Saka kuşu öter, rahat bırakırsak ötmesi gerektiği kadar öter ve susar, daha iyi ötsün diye saka’nın gözünü oymakla, kendisi yalnızlık çektiği için kediyi, köpeği insanlar için yapılmış kapalı mekanlara, kendi zevkimize göre döşediğimiz evlerde yaşamaya mecbur etmek aynı sonuca çıkıyor. Evden kaçan kediler, kafesten kaçan kuşlar cezalandırılabiliyor. Ne hakla!

İnsan olarak her şeye hükmedebileceğimizi düşünüyoruz. Belki de bu doğru ama böylece doğrudan bir iyi hükmet talebi ortaya çıkıyor. Bunu şehirleşmeden dolayı doğal yaşam alanları kısıtlanmış köpeklerin gözlerinde okuyabilirsin. Piknik alanlarında daha doğrusu birbirinden değişik cinslerden sokağa bırakılmış köpeklerin belediyelerce toplanıp kısırlaştırıldıktan sonra atıldıkları ormanlık alanlarda, yemeğinizden bir parça verir misiniz diye bekleyen gözleri masum bakan dilenci hayvanlar bunlar. Aynı alanlarda ekmeğinizi çalan hırsız kuşlarla da karşılaşabilirsin.

Dikkat et! Burada hayvanlar için iki sıfat kullandım, köpek için dilenci, kuş için hırsız. Biz insan olarak hırsız ve dilenci kelimelerini icat ettik, sonra da bu kavramlardan haberi bile olmayan hayvanları tanımlarken bile kullanmaya başladık. Bunun bir sonraki aşamasının materyalleri suçlamak olduğunu görebiliyorum. Bilgisayarın aktarma esnasında hata vermesi sebebiyle, ona yakıştırdığım sıfat “hain ve geri zekalıydı”. Hain bilgisayar verileri yutmuştu.

Biz, paylaşmamız gerektiğini söyleyen olayları dilenmek, doğal açlık güdüsünün giderilmesini hırsızlık, kendi tedbirsizliğimizden doğan aksilikleri hainlik olarak tanımlıyoruz.

Yine de bahçeli bir evimin olmasını, kedi ve köpek beslemeyi hayal ediyorum. Bahçede domates, salatalık ve biber de olacak, köpeğimizin bir sürü yavrusu olacak, kedimizin de. Bir süre sonra bunları beslemek zorlaşacak, hepsi etçil hayvanlar, onları beslemek için tavuklarımın boğazını kesmek zorunda kalacağım. İşte görüyorsun sen de, güzel başlayan bir hayal, gerçekçi bakmaya başladığımda, tam bir vahşete dönüşüyor. Belki de sırf bu sebeple bahçeli bir evde yaşamasam da olur diyorum.

Bu saka kuşu resmi kendi içimde yaşadığım çelişkilere karşı savaş ilanıdır, kendi üstüme düşeni yapmadan önce hayvan hakları koruyucularına laf etmem sebebiyle kendimi suçlamamdır, anatomik olarak hatalı çizimlerimle meydan okumamdır, doğru olanın ne olduğunu düşüneceğime söz vermemdir, gagadaki kalın çizgiler, kuşları kendi istekleri dışında öttürmeye çalışmamamız gerektiğinin kesinliğidir. Tüm bu resmin bütünü, yaşadığımız karanlık çağda, bu herkesin birbirine üstün olmaya çalıştığı, öfkeli zamanda, benim gibi karşılaştığı her işin üstünde derinlemesine düşünen insanların, coşku dolu iç dünyalarının bir tasviridir.

Böyle olağanüstü olduğunu zannettiğim bir girişim, tehlikesiz olamazdı. Nitekim de korktuğum başıma geldi ve renkleri yer yer çizgilerin dışına taşırdığım da oldu. Ama bunu baştan çizmek istemedim, çünkü ben de taraf olmaya çalıştığım her konuda, çizginin dışına taşıyordum, tabi ki resim de benim elimden çıkınca, çizgilerin ötesine taştı, sınırlarını yıktı.

O yüzden resmi gören bazı kişiler, “Aaa bu hiç de saka kuşuna benzememiş.” diyecek. Doğru söylemiş olacaklar, çünkü bu sadece bir saka kuşu değil, bugün anlattığım her şeyden etkilenmiş bir saka kuşu. Ayrıca insan bir iş yaparken doğayı taklit eder. Kendi hareketlerine bakar ve ona göre eşyalar icat eder. Masa ayaklarının geyik ayağı şeklinde yapılması bundandır. Eminim hala bir çok Anadolu evinin misafir odasında ceylan ayaklı iç içe geçebilen sehpalar bulunur. Dört ayak üzerinde duran hayvanlardan esinlenerek sehpa, masa yapmışız. Peki ne kadar benziyor bu sehpa ceylana? Bence hiç de benzemiyor. İnsan bunun gibi yürümeyi taklit etmek isterken, tekeri icat etmiş, ama tekerin ayağa, bacağa benzer bir hali var mı? Bence yok. Benim saka kuşunu da öyle değerlendirmeyi tercih edebilirsin, yine de bu konu üzerinde biraz düşünmek istersen, beni haksız çıkaracak sayısız açık bulursun. Yorumda bu düşünceleri görmekten büyük mutluluk duyarım.

Bak şimdi aklıma ne geldi, böyle gözlerimizle gördüklerimize benzemeyen resimler yapılmasının bir sebebi de bu dünyadan kaçmak istemesidir resmi çizenin. Haksız mıyım şimdi şu saka kuşu keşke böyle görünseydi de olmayan gözlerine, kimse dokunmasaydı diye düşünmeye? Gerçekleri değiştiremeyince çaresiz kağıt üzerinde bir değişim yapıyorum. Ne gücüm yeter kuşu tutana, ne aklım erer insanın insana, hayvana, bitkiye ya da eşyaya verdiği zarara. En iyisi mi gözü olmasın saka kuşunun, oyamasınlar!

Aslında hepimiz doğal afetler, sıcak soğuk ya da yaşlanmak gibi süreçlere karşı savunmasız durumdayız, bunların bizi yok etme ihtimallerini ya azaltıyoruz ya da erteliyoruz ama kaçamıyoruz. Benzer şekilde toplumun bizden beklentilerine karşı da oldukça savunmasızız. Mesela içinde yaşadığımız toplum paraya, modaya ya da belli bir güzellik anlayışına saygı duyuyorsa biz de istemesek de buna uyum sağlıyormuş gibi gösteririz kendimizi. Aksi takdirde hayat çok zorlaşır ve hiç de yüz yüze gelmek istemeyeceğimiz bazı zorlamalarla karşılaşırız. Resim yapmak beni biraz bu koşulların içinden çıkarır, muhtemelen şarkı söyleyen biri için de durum benzerdir. Resmi kendi istediğim biçimde çizer ve boyarım, ama gerçek hayatta etrafımdaki az önce bahsettiğim zorlayıcı unsurlara istediğim gibi davranamam.

Heykel ya da müzikte durum nasıl bilmiyorum ama bu resimde istediği gibi davranmanın geçmişi çok eski değil. Picasso ile başladığını söyleyebiliriz. Çünkü farklı kültürlerde mesela Polenezya putlarında falan insanların istediklerini değil inançları doğrultusunda nasıl figürler yapmaları gerekiyorsa onları yaptığını görürüz. Avrupa sanatında da çoğu zaman realistik portreler ve kilisenin yoğun baskısı altında çizilmiş İsa ve Meryem ana tasvirlerini görürüz. Hangi renklerin ne yoğunlukta kullanılacağı bile önceden belirlenmiştir. Çizimi yapan sanatçının çok az söz hakkı vardır. Onlar da sadece fırsat bulduklarında ufak tefek değişiklikler yaparak çizmeye boyamaya devam etmişler. O yüzden değişik coğrafyalarda heykeller de birbirine benzer, Avrupada da resimler birbirine benzer.

Picasso daha farklı bir yaklaşımı da cebinden çıkarmış değil anladığım kadarıyla, fotoğraf çekilebilir olmasının da etkisiyle görüneni değil de kendi hissettiklerini yansıtmaya karar vermiş. İyi ki de öyle yapmış, ben de ondan aldığım cesaretle çizip boyuyorum.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest