GİLABURU SUYU İÇMEK İÇİN BU YOLCULUK ÇEKİLMEZ!

Gilaburu mu yoksa gilaboru mu meyvenin ismi tam emin değilim. Ama yaprakları da kendisi gibi parlak kırmızı olabilen bir meyve. Tadını herkes sevmez, buruk ekşi bir tadı vardır. Ayrıca kokusunu sevmeyenler de olur. Bence güzel ama herkese göre değil tabi. Kayseri Yozgat civarında yaşayanlar gilaburu meyvesinden gilaburu suyu yaparlar. Kimi toptan yapar, şişelere doldurup yoldan gelene ikram eder, kimisi de şifa niyetine taze taze sıkıp içer. Yine de ister saklayıp ikramlık hazırla, ister hemen sıkıp içmek iste, ikisinde de gilaburu mutlaka bir süre suda bekletilir. Çünkü acı, buruk bir tadı vardır ve bu tat ilk suya çıkar, bu su süzüldükten sonra sıkılır gilaburu, bir tel süzgeç içinde kabuğu üzüm kabuğu gibi ince, büyüklüğü ancak leblebi kadar olan yuvarlak meyveler, elle kolayca ezilir, tortusu süzgeçte kalır, suyu da alttaki kaba akar. Bu su içine şeker katılırsa, çok lezzetli bir meyve suyu ortaya çıkar, ayrıca herkesin sevmediği ekşi koku da bu esnada kaybolur. Çok koyu olmasın diye bazen de üzerine su eklenir, iyice karıştırılır. Şişelere doldurup tazeyken daha besleyici olsa da sonradan da içilebilir.

Eylül ayında bol bol olgunlaşmış meyveler toplanır. Ama babaannem çok eli sıkı bir kadındı. Öyle olunca Ekim ayında yaptığı gibaburu suyunu saklar, dokuz ay sonra Haziranda Erzurum’dan Kayseri’ye yaptığımız uzun meşakkatli Doğu ekspresi yolculuğunun sonunda, üzerimde hala trenin etkisi varken sabah ezanlarıyla ulaştığımız evinin bahçesinde ikram ederdi. Bir yandan şekerli gibaburu suyu içerdim bir yandan da sanki hala trendeymişim gibi sallanırdım. Tatilin ilk üç günü böyle geçerdi. Gerçi bana sorarsan o yolculuğun sonunda kuzu kavurma olsa değmezdi. Ama yine de iyi gelirdi mide bulantısına.

Gelelim Doğu ekspresine, 1990-1995 yılları arasında babamın görev yeri Erzurum’du. Öyle olunca bol bol dadaş gördük, tabi bir de terör olaylarının ayyuka çıktığı zamanlar. Doğu ekspresi de Mavi tren de her zaman her vagonda en az iki askerle beraber uzun yolculuklar yapılırdı. Bu trenler asla ama asla vaktinde ulaşmazdı gideceği yere. Bir yaz tatilinde yine Doğu Ekspresine bindik ve neredeyse iki tam gün süren bir yolculuğa başladık. Gürültü hat safhada olurdu, tren rayları döve döve, düdüğünü çala çala giderdi. Doğu Anadolu bölgesinin sarp dağları arasında bu sesler iki üç kat daha yüksek hissedilir çünkü, dağların kayaç yapısı mermer gibi sert, dik duvarları andırır. O dönemde toplu ulaşım taşıtlarının Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde teröristlerce durdurulup, memurların katledilmesi oldukça yaygındı. Haberlerde sık sık öğretmenlerin otobüsten indirilip ya kaçırıldıklarını ya da vurulduklarını duyardık. Yolculuğun henüz ilk üç saatinin içindeydik.

Tren birden durdu. Önce bir arızadan dolayı rötar yaptığını düşündük. Vagon çok kalabalıktı, güvenlik nedeniyle her vagona yerleştirilen askerler, hazır ol vaziyette beklemeye devam ediyordu, omuzlarında tüfekleriyle. Ağlayan bebekler, ortada koşturan çocuklar, koridora devrilmiş valizlerden ortaya saçılan salamura peynirler, Trenin su akmayan tuvaletinden gelen kokularla beraber, insanların yanlarına yolluk olarak haşlanmış yumurta almış olmaları da cabasıydı. Yarım saat kadar bu hengamenin içinde arızanın geçmesini bekledik. Ama hava kararıyordu. Bir saatin sonunda artık sıcak ve pis kokudan bunalanlar aşağı inmek istediler. Ancak askerler izin vermedi. Bu da trende bir panik havası oluşmasına sebep oldu, dakikalar içinde yolcuların bir kısmı, trenin teröristler tarafından durdurulduğunu ve ölebilecekleri ihtimalini düşünerek, ağlamaya, bağırıp dışarı çıkmalarına izin vermeyen askerlere yalvarmaya başladılar.

Sonra da sadece erkeklerin inmesine izin verilen bir durum oluştu. Bu sefer de kocalarını, oğullarını ya da babalarını bırakmak istemeyen kadınlar adeta bir feryat kopardılar. Biz de bu endişeli durumdan payımıza düşeni aldık tabi, küçük kardeşim olup biteni anlayacak yaşta değildi, annemin endişeli gözlerle tuttuğu kundağının içinde mışıl mışıl uyuyordu. Ben etrafı gözlemlerken ablam ağlıyor, annem babama gitme demek istiyor ama korkusundan bir şey diyemiyordu. Tüm ağlayışların arasında erkekler bire bire trenden indikçe ağıtların sesi de yükseldi. Bu halde sadece 20 dakika geçirmiş olmamıza rağmen babam tekrar döndüğünde sanki aradan bir yıl geçmiş gibi kaygılanmıştık.

Meğerse ilk aklımıza geldiği gibi Doğu ekspresinin her zamanki yaptığı rötarlardan biriymiş. Sadece erkeklerin inmesine izin verilme sebebi de arazinin kadın ve çocukların yürümesine elverişli olmamasıymış, Zaten vatmanla konuşmuşlar, adam eli yüzü makine yağı içinde neredeyse bir metre uzunluğunda kocaman bir İngiliz anahtarıyla arızayı tamir etmeye çalışıyormuş. Böylece orada üç saat kırk dakika kadar, kurtulduklarına sevinen, ama tüm gürültüleri ve istemeden oluşturdukları kokularıyla vagon kardeşliğimizin on yedi on sekiz saat daha süreceği insanlarla baş başa kaldık. en fazla 20 yaşında olan askerler nöbet değişimlerine kadar asla hareket etmediler. Zaman zaman yanlarına gidip kemerlerine, postallarına dokunan çocuklara gözlerinin ucuyla bile bakmadılar. Adeta birer şehitlik heykeli gibi görevlerine sadık biçimde, nöbeti devralacak arkadaşları gelene kadar kıpırdamadan durdular.

İşte bu yolculuğun sonunda duvarları sarı boyalı Kayseri tren garına ulaştık. İs kokan tünellerden mi geçmedik, bir yanı dik kayalıklar, öbür yanı uçurum olan tren raylarından mı yürümedik, uzunlu kısalı rötarlar, arızalar mı yaşamadık, en sonunda dört kardeş, ayakları hareketsiz oturmaktan fil ayağı gibi olmuş annem ve babam, ellerimizde kocaman valizler ve türlü renkte torbalarla, çünkü o zamanlar çekçekli, tekerli valizler yoktu, istasyon binasının önündeydik. Gecenin ya üçü ya beşi denecek bir vakitte, babam hemen taksi buldu. Doğu ekspresinden inip taksiye binmek, eşekten inip limuzine binmek gibiydi.

Sabah ezanı okunurken taksiden indik, babaannem bizi boncuk mavisine boyanmış demir bahçe kapısında karşıladı, hepimizi teker teker öpüp bahçedeki sedire davet etti. Hepimiz sedire sığmayınca yere serdiği kilimin üstüne oturduk. O da bize işte orada buz gibi kırmızı gilaburu suyu ikram etti. Sanki hala trende gibi başım, tüm bedenim sarsılıyordu, hem içtim hem bu yolculuğun bittiğine sevindim. Ama içimde kocaman bir sıkıntı vardı. Tüm bu yolu tekrar aynı şekilde dönmek zorundaydık.

Neyse ki dönüş yolunda babamla bir şey keşfettik. Doğu ekspresinin kompartımanlı vagonlarının tek taraflı koridorlarında pencereler güzelce açılıyordu. Eğer ayakta seyahat etmekten rahatsız olmuyorsan, tüm yolu temiz hava koklayarak gidebilirdin. Biz de öyle yaptık. Saatlerce pencereden baka baka yol aldım, evet çok yoruldum o kesin ama midem bulanmadı böylece sarsıntıdan, tren sesine de insanların bağırarak birbirleriyle konuşma sesleri karışmamış oldu. Tabi ki defalarca rötar yaptı, ama korkacak bir olay da yaşanmadı. Bu seyahatleri her yıl bıkmadan usanmadan yapardık. Çocukluğum böyle geçti, yolun eziyetine katlanan gilaburu suyunu da içerdi. Büyüyüp evde yalnız kalabilecek hale geldikten sonra artık Doğu ekspresini kullanmamıza gerek olmayacak başka bir şehirde yaşıyorduk, yine de sırf gilaburu suyu içeceğim diye ne otobüs yolculuğu ne de tren yolculuğu yapmak istemedim.

Bu yazıyı yazarken tren yolculuğunu sevmediğimi anladım. Eşim çok sevdiği için bana da sık sık trenle yolculuk yapmayı teklif ettiği için kabul etmek zorunda kalıyorum. Bu yazıyı okuduğunda belki hak verir. Makul bir sebep öne süremiyordum ve sebebin bu olduğunu da bilmiyordum. Meğerse trenle ilgili anılarım pek iyi olmadığından, şimdi hızlı trenler çok konforlu olmasına rağmen yine de binmek istemiyorum. Tabi bundan sonra binmeyeceğim de demek doğru olmaz, bir kötü anıyı, iyi bir anıya dönüştürmenin en güzel yolu, harika bir deneyim yaşamaktan geçer. A sınıf bir kompartımanlı hızlı tren yolculuğu neden olmasın. Üstüne bir de gibaburu suyu içtim mi tamamdır.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest