GUERNICA, ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR?

SİYASETTEN UZAK DUR!

Picasso’nun üçüncü gözü

Alis harikalar diyarında gülümseyen bir kediyle karşılaşır. Sonra bu kedi ortalıktan kaybolur ama Alis yine de her yerde bu kedinin gülümseyen yüzünü görmeye devam eder. Bu bana korkunç gelir ama bazı şeyler vardır ki tıpkı bu kedinin gülüşü gibi insanın aklında kalmasının sebebi seni gülümsetmesidir. Mesela bir dikiş makinesi ile şemsiyenin bir araya getirildiği seramik bir biblo bende böyle bir his yaratır. Sevimli ama olmasa da olur bir şey. Atmaya kıyamadığım bir çok küçük parça da öyledir. Mesela annemin bir süs iğnesi var elimde, kim bilir kaç yıllık, en az benimle yaşıttır. Hiç kullanmadım şimdiye kadar ama kaldırıp atmıyorum. Sevimli ve parlak görünüyor ben de bu halinin hatırına saklıyorum. Alis’in gülümseyen kedisi gibi de gün içinde bir kaç kez gözümün önünde beliriyor.

Bunlar küçük gülünç şeyler. Ama soluk alınmaz bir dünyayı nefes alınabilir hale getiriyor. Bir de tam tersi durumlar var. Gözlerimi kapadığımda, uykudan uyandığımda, yemek yerken ya da kitap okurken temsil ettikleriyle bazı resim tabloları. Bunlardan en gözümde hayali kalanı Pablo Picasso’nun Guernica’sı. Bu öyle bir tablo ki bir bakan bir daha unutamıyor. İspanya iç savaşının Picasso gibi hassas bir sanatçıyı nasıl etkilediğinden de öte, tüm süreci soyut ve somut karışık anlatan, bu esnada savaş sanki sadece insanlar için oluyormuş gibi yazan, çizen, söyleyen herkesin aksine hayvanların ve insanların da içinden geçtikleri cinnet çemberini tek bakışta zihnimize kazıyan bir tablo. Ben de öyle oldu, resim deyince de aklıma hep Guernica gelir.

İspanya iç savaşı cumhuriyetçiyiz biz diyen sosyalistlerle, milliyetçiyiz biz diyen İspanya askeri arasında darbe ile başlayan, yarım milyon insanın ölümüyle sonuçlanan, zengin ve fakirlerin, iktidar olmak isteyenlerle, sadece yaşamaya çalışanların birbirini boğazladığı korkunç bir süreç. Ernest Hemingway’ın Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanının resme dönüşmüş hali işte Picasso’nun Guernica’sı. Kitabı okuduğumda da günlerce gözüme uyku girmemişti. Alis’in kedisine kurban olursun yani o derece!

Ben böyle korka durayım geçmişte olup bitenlerden, benim gibi düşünmeyen, Picasso’nun sanat dehasından sonuna kadar yararlanmamız gerektiğini düşünen Katolik bir yazar demiş ki; “Picasso şimdiye kadar iyi iş çıkardı. Ama şimdiye kadar çizdikleri bundan sonra çizeceklerine olsa olsa ilk basamak olur. Bugün bu İspanya savaşı ne kadar acıklı olursa Picasso o kadar dehasının sınırlarını zorlayacak.” Al işte, biz korkumuzdan köşe bucak kaçalım, birileri daha etkili sanat eserleri ortaya çıkacak diye bardağın dolu tarafına baksın.

Gençler siyasetten uzak duruyor, yeni nesil politikadan hiç anlamıyor, ya da ilk defa oy verecek yaşa gelmiş olanlar arasında seçimlere katılma oranı çok düşük gibi bir sürü eleştiri yapılır. Benim de içinde bulunduğum bu kuşak korkmuş olabilir mi? Hele ki hassas kırılgan bir yapınız varsa, futbol takımı bile tutamazsın. Çünkü Galatasaraylıysan Fenerli sevmez seni Fenerliysen Beşiktaşlıyla geçinemezsin, aynı bunun gibi partiler, çeşit çeşit düşünce biçimleri, hep birbirine düşmandır. Bizden bir önceki kuşağın da tüm dünyada az önce bahsetmiş olduğum İspanya savaşı gibi sütten ağzı yanmış. Hal böyle olunca tabii ki yoğurdu üfleyerek yiyoruz.

İşte böylece çok korkan ve çok cesur insanların bir çeşit protesto aracı olarak kullandığı bir alan olmuş sanat. Picasso da eline silah alıp iç savaşın içine kendini atmak yerine, savaşın tüm olumsuz etkilerini tablolarına yansıtıp zamansız bir barış özlemi mesajı vermeyi başarmış. Bence fikrini savunmak için kendini ateşe atanlardan daha etkili olmuş.

Yani ne uğraşacağım birbirini yiyen insanlarla, olsa olsa bir suçu olmayanlarla, sevdiklerimi korumak, yemeğimi, suyumu bir de kitabımı elimden almayacak koşulları ararım. A partisini savunanlarla B partisini savunanlar arasındaki kavgayı gördükçe yer yüzü sularının parlaklığına bakmayı tercih ederim. Beşiktaş üniformasını gören öfkeli Galatasaraylıyı ikna etmeye çalışana kadar, bu bir örnek bu arada, hiç bir takımın fanatiği diğer takımın fanatiğini dost görmüyor, ben, bir gece önce yağmurla içi su dolu küçük çanaklara dönmüş yaprakların gerisinden, pürüzsüz gemi direklerini seyrederim. Hristiyanla Müslüman arasını düzeltsin diye bekleyene kadar, papağanın çiçekler arasında ötüşünü dinlerim.

Tüm bunlara müdahale edecek ne gücüm ne de isteğim var. Ama iş, resim, heykel, müzik ya da mimari oldu mu, barışı, birliği ve dostluğu anlatan, öğütleyen her eseri çok ama çok severim. İşte böyle kimine göre kolayına kaçmak, kimine göre de yapılacak en doğru iş olan bir tutumun içindeyim. Bir de işinde gücünde, ekmek parasının peşinde büyük bir genç nüfus var dünyada. Onların da önceliği karnını doyurmaktır efendim, eski dünyanın kavgalarına karışacak mecali mi var insanların?

Böylece her insanın iç dünyasında ikiye bölündüğünü fark ettim. İnsanlar bir yanlarıyla toplum için çalışmaya deli oluyorlardı sanki, öyle fedakar ve mutlulardı ki karşılığını alamasalar bile hizmet etmekten memnunlardı, sonuçta insanlığa hizmet ediyorlardı, tam bir görev bilinciyle durmadan çalışıyorlardı, öbür yanları ise bunun tam tersiydi, kimseyi görmek istemiyorlardı, diğerlerine katlanamıyor, onlardan nefret ediyorlardı. Toplumsal yanımız her felaketi göze alabilecek kadar cesurken, diğer yanımız da kendi bireyselliğimizi korumanın bir yolu. Bu ikisi arasında denge sağlamak, ayakta kalmak, bana üçüncü bir göz vermiş gibi hissediyorum. Bu gözle, dengesini sadece, toplum onu nereye sürüklerse, oraya giderek bozmuş insanların, göremediklerini görebilirim, sadece kendisi için bencilce, tüm kapılarını diğerlerine kapatanların anlayamadıklarını da anlayabilirim. Ve bu üçüncü gözün herkeste olduğunu, isterlerse açılacağını ilan da edebilirim.

Bu denge bazen bozulur, bu üçüncü göz bazen kapanır. Mesela deprem olduğunda binalar yıkılır ve bir grup insan, moloz yığınını aşıp insanları kurtarmaya çalışmak yerine, bu yıkıntıları, ölmüş insanların değerli eşyalarını gasp etmek için eşiyorsa, önce var gücünle toplumsalcı olursun, tüm insanlığı bu kötülükten kurtarmak istersin. Üçüncü göz kapanır. Sonra günlerce kurtarma çalışmalarına katıldıktan sonra evine gidersin, ama üçüncü gözün açılmaz, bu seferde tamamen bireyci olduğun, kimseyi sevmediğin, sevemediğin bir zaman geçirirsin. Bu durumda belki de bir daha hiç üçüncü gözün açılmaz.

Her koşulda dengeyi sağlayabilmek, her babayiğidin harcı değildir. O yüzden Guernica çok değerli. Tüm vahşeti sonuna kadar gözlerini tek bir saniye bile kırpmadan izleyecek, yapabileceği en etkili toplumsal tepkiyi, düşünceyi oluşturacak, sonrada bunu tüm bireysel yaklaşımıyla tuvale aktaracak kocaman bir üçüncü göz sahibi Picasso.

Çanlar kimin için çalıyor romanını oku, Guernica’yı seyret ve hepimizin iyiliği için üçüncü gözünü açık tutmayı unutma.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest