GÜVERCİNLİKTE FARE YAKALADIM! ESKİ EŞYALAR

Aklımı geliştirmeyecek, zihnime beynime katkı sağlamayacak, hiçbir şeyi satın almaya gönlüm razı olmaz. Sırf moda olduğu için beni daha gururlu yapacak bir elbiseyi, satın almak yerine, ucuz ve eski eşyaları tercih ederim. Diyelim ki evime bir masa, birkaç sandalye almam gerekiyor, hemen bunların ikinci el olanlarını araştırmaya başlarım. Eşyaların eski olması, çoğu zaman işime yarayıp yaramamasından daha çok dikkatimi çeker.

Bu yüzden bit pazarlarına, hiçbir şey satın almasam bile gitmeye bayılırım. Buradaki eşyaların çoğu, ihtiyacımızı karşılamaktan çok, eski zamanlarda yaşayan insanların, nasıl bir hayatları vardı, onu anlatır. Belki satın almadım bir kopyasını ama İsa’nın son akşam yemeği tablosuna baktığımda, kendimi eski zamanlardan birinde buluveririm. Olaylar şöyle gelişir;

Bu sabah uyandığımda Paris Kont’unun ve Galler Prensi’nin en iyi dostduydum. Saint Germain muhitinde de, sosyetesinin de el üstünde tuttuğu biriydim. Ama bundan benden başka kimsenin haberi yoktu. Merak etme aklımı getirmedim, sadece okuduğum kitapların içinde de gezebiliyorum.

Paris Kontu büyük incelik gösterdi ve yüksek sosyete mensupları arasında nasıl davranacağımı bilmediğimden, çok da kibar olduğundan yüzüne vurmadı. Ama o dönemde eğer zaten iyi mevkide olan bir ailede dünyaya gelmediysen, Galler Prensinin soylu ailesine hasbelkader bir evlilik bağı ile bağlanmadıysan ya da mesleğinde her ustanın önüne çıkacak yetenekler ve bağlantılar elde etmediysen, bir üst sınıfa geçmen mümkün değildi. Böylece ben de o dönemin ihtişamını yansıtan kıyafetleri ile Paris Kontunun şatosunda, dans eden, tüm sosyeteyi benim onları görebileceğim, ancak onların beni göremeyeceği, sırla kaplı bir camdan seyretmeye başladım. Mesela şu sağ tarafta tombul kadınla dans eden Galler Prensinin yeğeni olur ve o da aynı babası gibi saraftır, dolayısıyla kiminle evleneceği kiminle arkadaş olacağı ve kiminle iş yapacağı da önceden belirlenmiştir.

Bu kimselerin dışında birileri ile görüşür arkadaşlık ederse, bu sadece eğlence amacıyla olabilir, annesi, babası ve tabii ki Galler Prensi bu yeni arkadaşlıkları asla ciddiye almaz, bu yüzden hoşça vakit geçirdiği, ancak bu sınıfa ait olmayan arkadaşlarından biri ile ailesinin karşısına çıkmaktan utanır. Şatonun bulunduğum katından İsa’nın son akşam yemeği tablosunun bulunduğu, zaman zaman Komünyon ayinlerinin yapıldığı, bir alt kata inmeye karar verdim. Resme bakarken, yemek masasının başında, İsa ve 12 havarisi canlandı.

İsa eline ekmek aldı ve şükretti. Sonra da ekmeyi böldü, havarilerine lokma lokma bölüp verdi, yaşlıca iki kız kardeşin konuşma seslerini duydum, tablonun başından ayrıldım, onları bordo, klasik sandalyeler üzerinde şık kıyafetleri ile kahve içerken buldum. Onlar da üst kattaki sosyete sohbetlerinden sıkılmışlardı. Birden kendi kız kardeşlerim geldi aklıma, tabii ki çok kıskandım, ama bunu kabul etmek istemedim. Çünkü ne kadar küçük olursa olsun, eğer güzel bir şey varsa ve buna ben değil de bir başkası sahip olmuşsa, bunu güzellik olarak tanımlamam mümkün değildi. Bu olsa olsa acınası bir durumdu, üst kattaki yüksek sosyetenin arasına girmeyi başaramamış olduklarından, burada baş başa oturuyor olmalıydılar.

İki kız kardeşim burada oturup dertleşiyor olması bir üstünlük değil olsa olsa yaşlı insanların çaresizlikten birbirlerine tutunmalarıydı. Bunu böyle görmek zorundaydım, yoksa kendi kız kardeşimle oturup sohbet etmekte ne kadar zorlandığımı, aslında bunu başaracak yeteneğe sahip olmadığımı kendime itiraf etmek zorunda kalacaktım. Daha fazla bu salonda kalmak istemedim, duvardan duvara halı döşeli, yanında birçok önemli resim tabloları asılı koridora çıktım. Sağdaki ilk odaya girdiğimde bir çocuğun uyumadan önce annesinin gelip onu öpmesini beklediğini gördüm, çocuk çok endişeli görünüyordu, çünkü şatoya böyle çokça misafir geldiği zaman, annesi iyi geceler öpücüğü vermeye bu odaya gelmiyordu. Çocuğun endişe dolu gözlerine baktım, onu yatağına yavaşça yatırdım ve annesinin vermesi gereken öpücüğü ben verdim.

Usulca gözlerini kapadı ve ışığı kapatıp odadan ayrıldım. Kapıdan çıkar çıkmaz, koridorun duvarının dibinde bir fare deliği gördüm, tabii ki fareyi de. Beni fark edince korktu, kaçmak istedi, ama ona engel oldum, şans bu ya fare konuşabiliyordu. Onu neden tutsak ettiğimi sordu.

Kimdim ben? Hangi bölüme bağlıydım? Halbuki bu fare bir hukuk devletinde yaşıyordu. Sonuçta tüm Avrupa’da ve tabii ki Paris’in göbeğindeki bu şatoda huzur vardı, yasalara herkes saygı gösterirdi. Kendi fare yuvasında, onu alıkoymaya çalışan onu hapsetmeye cesaret eden bende kimdim?

Şimdiye kadar her şeyi hafife aldım, dedi. Başıma gelebilecek en kötü şeyleri, sayıp döktü arkadaşlarım, gel dediler, bizden ayrılma dediler, fare kapanı var, kedisi var, hatta fare zehiri var dediler. Ama nafile! Dinlemedim, dedi. Hiçbir tedbir almadım, dedi. Bu, belki de arkadaşlarının ona şaka yapmak için uydurduğu bir düzenekten ibaretti. Eğer öyle ise yapması gereken tek bir iş vardı, tabii ki kahkahayı basmak, hatta beni de güldürmek!

Hiç şakadan anlamıyorsun diyeceklerdi belki sonra. Fare oldukça korkmuştu, bunları söyleyen küçük yüzünü daha yakından görebilmek için kuyruğundan tutup yukarı kaldırınca, heyecan ve korkusundan bayıldı. Ben de onu yuvasının önüne bırakıp koridorda ilerlemeye devam ettim.

Tüm bunları sadece eski bir tabloya bakarak hissedebildiğimden benim de sanal da olsa birçok fotoğraf albümüm, beğendiğim resimleri depoladığım Google drive’a kaydettiğim klasörlerim var. Satın almak için ucuz olması benim için daha ön planda oluyor, çünkü bugün değer verdiğim her eşyayı sanal olarak depolayabiliyorum. Üstelik bedava! Geriye yaşamak için gerekli temel malzemeler kalıyor, ama birine hediye edeceksem eski kullanılmış bir koltuğun, oturulduğunda çökebileceğini de hesaba katmam gerekiyor. Yine de bireysel olarak değil de toplumsal olarak sahip olmamız gereken eski eşyalar da var. Benim için bunlardan bir tanesi gotik güvercinlikler ve kuş yuvaları. Yenilerini sevmiyorum, plastik olmayan gerçek emek harcanmış güzel kuş yuvalarından bahsediyorum.

Bu arada isminin güvercinlik olması seni yanıltmasın, bu mimari bir terim aslında. Gerçekten güvercinler için yapılmış bir yerde değil, çatı katında eğimli tavanda, buranın aydınlatmasını sağlamak amacıyla yapılan ve çatının kaplaması ile uyumlu olması gereken, çoğunlukla küçük pencerelerdir. Buraya birkaç örnek resim eklerim, birçok çeşidi de vardır, mesela yere paralel yapılırsa, beşik çatılı güvercinlik, üstü yarım ay şeklinde yapılırsa, tonoz güvercinlik gibi isimler alır.

Bunların artık bir önemi kalmadığını, hatta bunlardan haberi olmayan bir neslin geldiğini biliyorum. Ama eski eşyalardan bu kadar kopmak doğru mu emin değilim, bu zamanla annesinden babasından arkadaşından işinden, eşinden emek vermesi gereken her şeyden, kolayca vazgeçen bir nesil yaptı bizi. Her şeyi tüketen ve artık uzun süreli kullanılan güvercinlik gibi yapıların isimlerini, kullanım amaçlarını unutturan bir sistem bu.

Biraz abartılı görüneceğini biliyorum ama insan sevdiği şeylerden vazgeçemez, eğer bir eşyaya bir insana bir mekana çok emek vermişseniz, ki biz bunu daha çok köpek sahiplerinde görürüz, onu kaybettiğinizde kendinizden bir parçanın kaybolduğunu hissedersiniz. Ama öbür yanda da pek çok insanın yalnızlıktan kimsenin onu anlamamasından şikayet ettiğini de görüyorum.

Bizler ne zaman sevildiğimizi hissediyoruz? Aslında tam da aldığımız zaman, yani karşımızdaki insan neye ihtiyacımız varsa, onu bize hediye eder ve böylece o kişiye karşı bir yakınlık hissederiz. Onu başta sevmesek bile bize hediye verirse ve bunu sık sık yaparsa, ister istemez ona karşı bağlılık oluştururuz. Bunları tekrar konuşmanın vakti geldi, çünkü koridordaki farenin korkup bayıldığı gibi otoritelerden korktuğumuz, bu farenin arkadaşlarına güvenmediği gibi kimseye güvenmediğimiz, çocukların anne ilgisinden mahrum kaldığı, iki iyi anlaşan insanı yan yana gördüğümüzde kıskandığımız, eski, yaşlı hiçbir şeye tahammül göstermediğimiz bu zamanda, tekrar, yeniden dostluklar edinmeyi, sevmeyi, yapay da olsa öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü unuttuk!

O yüzden defterimizi, kalemimizi alıp, tekrar anaokuluna başlayan bir çocuk gibi aramızda sevgiyi yeniden, nasıl ayağa kaldıracağımızı öğrenmemiz gerekecek!

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest