KENDİNE EN ÇOK SORDUĞUN SORU NE? YENİ DÜNYA

Bugün “yeni dünya” derken ne kastettiğimi derinlemesine anlatmak istiyorum. Söz konusu “yeni dünya”nın baş rol oyuncuları, kendi üzerlerinde çalışmaları ve gittikleri yolda elde ettikleri deneyimleri, cimrilik etmeden paylaşanları, böylece “acaba ben de böyle miyim?” sorusunu sormamıza sebep olanlar. Bu insanlar geleneksel entelektüel insanların yerini çoktan aldılar. Çünkü kitaplardan gördükleri teorik şeylerden değil, doğrudan yaşamsal deneyimlerinden anlatıyorlar. Bana ışık olan insanlar da böyleydi. Yani tarih dersindeki bir olay gibi değil. Tutup da şu savaş bu tarihte oldu, anlaşma maddeleri şunlardı, bu savaşla beraber ülkede durum şöyle şöyle değişti gibi bir ezbere bilgi değil. Kendi savaşını anlatmaktan bahsediyorum. Kağıda yazılmışları okuyup uygulamak gibi bir şey. Kitapta şunları okuruz, “X savaşında yaklaşık 1000 insan öldü, 2000 insan yaralandı.” Ama savaşta yaralanan kişi şunları söyleyecektir;

“Birden büyük bir gürültü duydum, sipere çok yakın bir yerde top patlamıştı, yerimizden ayrılmama emri aldığımız halde top sesinin ve ortaya saçtığı toz toprağın etkisiyle kaçmaya başladım. Sonra kolumdan vuruldum. Tuttuğumda kamuflajımın paramparça olduğunu anladım, kolumdan akan kan sıcacıktı.”

İşte görüyorsun, birinci ağızdan anlatıldığında bile savaş çok daha gerçek görünüyor. Ben de bire bin katarak sana anlatıyorum her şeyi. 1997 de internet iyice gelişti. Öyle olunca bir sürü deneyimlerini paylaşan insandan web sitelerindeki yazılarından çok şey öğrendik. Google algoritması daha geliştirilmemişti ve internet her türlü hile ve kötüye kullanıma son derece açıktı. İşte internet sana bahsettiğim “yeni dünya”nın adeta tohumuydu. Orada kötüye kullanımı da gördük, hepimizin çok işine yarayacak bilgileri de gördük. Hatta sadece izleyen, okuyan, beslenen olmaktan çıkıp, biz de kendi fikirlerimizi paylaşmaya, yorumlamaya başladık. Biraz çekindik önce, çünkü biz nasıl fikirlerimizi söylüyorsak, diğerleri de söylüyordu. Bu da adeta bir meydan okuma hakkını ortaya çıkarıyordu.

Eskiden kitapta ne yazıyorsa o doğruydu, aynı fikirde olmasak bile bunu söyleyebileceğimiz yerler o kadar kısıtlıydı ki çoğu zaman konuşmaktan yazmaktan vaz geçiyorduk. Ama internet sayesinde her türlü fikrimizi hatta sanal şiddet sayılabilecek ifadelerimizi internet ağına yükledik.

Artık her şey yazılabilir, söylenebilir ve paylaşılabilir olunca da bilginin güvenilirliği kalmadı. Biz de bunca bilimsel, psikolojik ve reklamsal içerik arasında, hiç bir şeyin sabit olmadığını söyleyen, hayatın ancak deneme yanılma yoluyla yaşanarak öğrenilebileceğini anlatan insanlara güvenmeye başladık. Artık, fizik bilimini öğrenmek için okula gitmeye ihtiyacımız yok, matematik problemlerini çözmek için de hatta resim çizmemize bile gerek yok, bizim için çizebilen mobil uygulamalar var. Ancak tüm bu bilgi ve yetenek bolluğu bize hala bazı soruların cevabını veremiyor. O sorular şunlardır;

  • Evren nereden geldi?
  • Yaşam nereden geldi?
  • Akıl nereden geldi?

İşte bu sorulara cevap vermeye yaklaşan en azından üzerinde düşünen bir neslin hızla büyüyüp geliştiği “yeni dünya” bizim yaşam alanımız. Peki bu sorularla karma karışık olmuş içinde benim de bulunduğum bu yeni kuşağı nasıl ve neye kanalize edebiliriz?

Bilginin sınırlarını zorlamanın da ötesinde ben kimim sorusunu cevaplayacak, aklı bu sorularla karışık insanları bulmak, bunların kendi kendilerine sordukları soruları birbirlerine sormaları için teşvik etmek iyi bir çözüm gibi görünüyor. İyi ki sanal ortamlar da bunu kolaylaştırıyor. Fiziksel bir alan bulmanın zorluğu aşikar.

Ama internet bu açıdan da kendini aştı, eğer deformasyona uğramamış forumlar ve paylaşım platformları bulabilirsen, aklını karıştıran soruları üslubunca tartışabileceğin, fikir alışverişi yapabileceğin insanlarla karşılaşabilirsin. Tabii ki bunlar benim gibi bu sorgulamayı iş edinmişler için. Yoksa hayat telaşında bir çoğumuzun kitap okumaya bile vaktinin kalmadığını düşünüyorum. Otobüste, metroda işe giderken oku diyenler haklı olabilir ama benim gibi biri için mümkün değil. Midem o kadar bulanıyor ki havasızlık ve sarsıntıdan bırak kitap okumayı ineceğim durağa kadar gözümü açamıyorum.

Hayatın, evrenin anlamı nedir, neden yaşıyoruz sorusuna henüz cevap bulamasam da, kanıtlayamadığım ama var olduğuna yürekten inandığım, insanlar arasında ve aynı zamanda doğa ile olan bağ var. Senin kanıtlayamadığın ama doğru olduğuna %100 inandığın bir şey var mı?

Mesela benim bildiğim ama kanıtlayamadığım bir şey daha var: “yeni dünya”da “hayatımın anlamı ne?” diye soran insanların, sayısının gittikçe artacağı.

Bu ne işe yarayacak? Zaten 6 milyar yıl sonra insanlık ve bu gezegen güneş patlayıp yok olacak. Hayatın o yüzden hiç bir anlamı yok, anlamı olsa bile önemi yok diye düşünen o kadar çok bilim insanı var ki! Ama 6 milyar yıl sonra insan bugün olduğu gibi mi görünecek? Belki de farklı bir forma gireceğiz. Sadece bilinçlerimizin birbiriyle bir bağ içinde olduğu, sınırsız bir alanda yüzeceğiz. Ben güneşten umutluyum.

Ayrıca teknoloji o kadar ilerleyecek ki patlamalardan, fiziksel bozulmalardan etkilenmeyen robotik yapılara sonsuza dek kendini tamir edebileceği yazılımlar yükleyebileceğiz ve belki de tüm anılarımızı, bilincimizi bu robotik yapılara aktarıp evrimin insansız aşamasına geçiş yapacağız. Daha organik bir değişimi tercih etsem de bana hiç de olmaz bir işmiş gibi gelmiyor. Nefes almaya, yemek yemeye, uyumaya ve tuvalete gitmeye ihtiyaç duymayan işi gücü her bir unsurunu birbirine bağlayıp yeni bilinç ve akıllar oluşturmak olan, deneyimine deneyim katan bir sistem.

Tabi işin bu tarafı artık bilim kurgu oluyor. Ama az önce bahsettiğim gelecek hayalinden önce dünyadaki kaynakların tamamını tüketip, aç gözlerimizi dünyanın dışındaki gezegenlere çevirme ihtimalimiz çok yüksek. Ama bir engele takılıyoruz. O da ışık hızı. Çok hızlıymış gibi gelebilir ama daha hızlı bir şeyler icat etmezsek, karbon miktarı yüksek gezegenlere, yıldızlara gidip, oralardan kaynak aşırmamız mümkün değil. Belki de mümkün, ışık hızını hızlandırmayı başaramazsak zamanı hızlandırırız deyip, çılgın deneyler yapacak bir sürü şirket var. Evet artık şirketler yürütüyor bu işleri. Ya daha hızlı robotlar yapacaklar ya da başka bir yol bulacaklar. Sonuçta gelecek yer kürede makine-insan imparatorluğunun kurulmasıyla şekillenecek. Artık ölmeyeceğiz ve bilincimiz yüklendiği yapay hafızalarda sonsuza kadar açık kalacak. Bakalım o günleri benim neslimden kaç kişi görecek?

Daha şimdiden örneklerini gördüğümüz bazı çalışmalar var. Mesela sanatsal eserleri üç boyutlu hale getirip müzeleri teknolojiyle uyumlu hale getiriyorlar. Ben de kendi resimlerimi üç boyutlu hale getirmek istiyordum. Ama gelişmiş bazı programları iyi kullanabilmek gerekiyormuş. Aslında kullanmayı öğrenmek bahsettiğim yeni dünya için çok etkili bir niteliğe sahip yapardı beni. Ama çok kısa süreliğine. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Yani bir şeyi öğrenip onu uygulayarak gelir etme süresi çok kısaldı. Mesela fotoshop bilmek 10 yıl önce harika bir şeydi, sırf bu programı biliyorsun diye seni istihdam edecek iş yerleri bulabilirdin. Ama bugün bir çok cep telefonu uygulaması fotoshoptan bile güzel sonuçlar verebiliyor, üstelik bir çocuğun bile kullanabileceği kolaylıkta. O yüzden belki de benim bilmediğim ama var olan bir uygulama vardır. 

Bugün sana internetten, gelecek tahminlerimden, robotlardan, ışık hızından, aklımdaki “hayatın anlamı ne?” sorusundan ve bize şimdi saçma gelen ama yakın bir zamanda karşılaşacağımız yeniliklerden bahsettim. Hala insanların birbirlerini inançları, ırkları ve yaşam biçimlerini bahane ederek öldürdükleri, gruplaştıkları zamanımızda aynı anda “yeni dünya”nın tüm gelişmişliğiyle var olmasını çok heyecan verici buluyorum. Hatta bilimsel bir makale okuduğumda uzay mekiğinde gezegenleri teleskopla incelediğimi hayal ederken, sokağa adım atar atmaz gecekondulardan gelen patates kızartması kokusuyla 1980 lere dönüyorum. Yollarda hem elektrikli, otomatik arabalar hem de doğandan bozma şahinler arka arkaya gidiyor. Robotlar restoranlarda servis yaparken, insanlar cami köşelerinde dileniyor. Bu bir paralel evrenler çağı değil de nedir? Yeni dünya’ya hazır mısın?

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest