“KRALIMIZ ÇOK YAŞA” DESE YOLDA ÜÇ KİŞİ!

Kendi koşulunu terk edip, bir başka koşula taşınmak, hem zor, hem de çok gerekli. Kişinin tutunduğu durumlar çok acıklı olabilir. Kangren olmuş bir koldan vazgeçmek gibi. Sonra sana, daha iyisinin verileceği garanti edilirse ancak, tüm bu acıya ve alışık olduğun kolu kaybetmeye razı olabilirsin.

Bu tip durumlar, sadece bizi seven insanlar, destek olduğunda atlatılabilir. Kaldı ki onların bile maddi varlığı, bir çeşit alışkanlık yaratabilir ve istisnasız onların bu fiziksel varlığından da ayrılmamız gereken bir ana geleceğiz. Sonuçta ölecekler ya da onlardan önce biz öleceğiz. Uzun zamandır tutunduğun bir şeyden vazgeçmek, yeni bir durum. Dönüşüm, kendini kaybetmek gibi hissettirir. Olayları yaşadıkça, bunlar daha önce olmamışsa, tecrübeden çok, yeni bir keşif olduğunu hissederiz. Kim kaşif olmak istiyor ki! Hal bu ki kabul etmek, yeni ilerleyişin içinde eriyip gitmek demek!

Bir işi her gün yapmanın bir amacı olmalı. Yoksa bu yük çekilir mi? Ben seninle burada bir nevi toplantı yapıyorum ve toplantılardan ikimizde şunu öğrenmeliyiz; nasıl zihinsel ve psikolojik bir ortak nokta bulacağız? Uzlaşamasak bile, uzlaşamadığımız konusunda aynı fikirde nasıl olacağız? Yani, nasıl bir aşamadan diğer aşamaya geçeceğiz, nasıl biraz daha hissedebiliriz, çaresiz kaldığımızda ve kararsız kaldığımızda bunların çözümünü, nasıl birbirimizden öğrenerek çözebiliriz?

Bir de dil meselesi var, hepimiz diğerlerini anlamak için hazır olmalıyız, çeviriler lazım iletişim için, birbirini anlamak için pek çok iş yapmak lazım. Bir Marslı bile olsa konuştuğumuz kişi, anlamak isterim. Ben de bir web sitesi yayına almaya ve çeviri yapmayı bilmediğim halde, İngilizce dilinde metinler yayınlamaya bir adım attım. Yapabilir miyim bilmiyorum, ama üzerinde çalışabilirim. Belki cümlelerim hatalı olur, söylemek istediğimin tam tersini anlatırım, yanlış bile anlaşılırım. Yine de yapmak istiyorum. Her girişimde olduğu gibi bunda da onay beklemeden, yürümeyi öğrenmek gerekiyor.

Marslı deyince aklıma, Mars gezegeninin ikinci isminin Merih olduğu geldi. Marslı sözünü çok duyarız ama okuduğum bir kitapta Picasso’nun “Ben bir Merih’li miyim acaba?” diye sorduğunu görünce Merih kelimesinin gerçekten de dünya üzerinde bir yer anlamına geldiğini sanmıştım. Merih yazıp Google haritalarda arattığımda bu isimdeki cafeler, restoranlar çıkmıştı karşıma. Daha fazla Astronomi ile ilgili makaleler okumam gerek demiştim. Kendimi eleştirdikçe, daha çok araştırmam gerektiğini, daha az bildiğimi öğrendikçe, eleştirecek yeni bir şey bulduğumu görüyorum.

Sonuçta herkes gibi İngilizlerin ve Çinlilerin de iki eli, iki bacağı vardır. Kalpleri ve başları da olduğundan aynı bizler gibi birer insandırlar, öyle değil mi? Aynı zamanda okulda öğretmenlerimiz, devlet dairelerinde memurlar, memurların amirleri, özel teşebbüslerde patronlar da öyledir. Aynı dili konuşmasak da öyledirler. Uzakta olduklarımıza karşı korkuyla karışık bir gereksiz abartılı saygı beslediğimiz gerçek. Şüphesiz saygı gerekli ama herkese karşı olduğunda şık duruyor. Ve tabi bir de korkudan değil de olgunluktan gelen, iyi insan olmaktan gelen saygı. Zaten yeterince büyürsek, daha doğrusu bir mucize olursa, onlardan birine doğal olarak dönüşeceğimiz sanrısından kurtulmak gerek.

Bunlar olabilecek işler, ama bundan daha olabilir görünen şu: Eğer bir adam ortaya çıkıp, bu genelde günümüzde magazin programları oluyor, eskiden kalabalığın içinde söylev verenlerden de olurmuş, “annem beni sütten erken kesmiş, öyle olunca ben de böyle çok iyi şarkıcı oldum” deyiverir. Bu diğer ihtimallerden nedense daha yakın daha sıcak görünür gözümüze. Sanki bir başkası gibi olamayacağımıza en güzel bahaneler altın tepsiyle sunulmuştur önümüze. Tabii ki sen ünlü bir şarkıcı olamayacaksın, çünkü annen seni sütten erken kesmedi. Tabi ya nasıl kaçırdın bunu gözden!

Halbuki kişinin geleceğini tamamen içinde yaşadığı çevre belirler. O yüzden sesi hiç güzel olmayan şarkıcılar görürüz, doktor olabilecek hassasiyeti, insan sevgisi olmayanlardan doktor çıkar. Neden? Muhtemel ki çevresi tarafından buna adeta mecbur bırakılmıştır. Bulunduğu çevrede ne saygı görüyorsa kişi ona dönüşme heveslisi bir mutanttır aslında. Görünüşte olmasa bile ki çoğu zaman çevre, insanın fiziksel özelliklerini de etkiler, kesinlikle sosyal ve mesleki rengimizi, bukalemun gibi değiştirme özelliğimiz var. Gerçekten yetenekli olmak da gerekmiyor üstelik! Sadece hiç tanımadığın üç farklı insanın yolda seni gördüğünde önünde eğilip, “kralımız çok yaşa” demesi yeterli! Buna inanmaya hazırız. Buna yetkin olup olmadığımızı, belki ilk yabancıyla karşılaştığımızda şöyle bir düşünürüz, ama üçüncüsünden sonra bir damla bile şüphemiz kalmaz. Kesin kralsın!

Hal bu ki başımıza ne geldiği değil, bu başımıza gelenle ne yaptığımız bize kimlik kazandırır. Diğerine, kendine yeni bir çevre seçme istisnası dışında, müdahale etmek mümkün değildir. Yani yeni seçtiğin çevrede olacak olayları belirleyemezsin, ama en azından o ortamın ihtimaller renk skalasından birine denk gelme ihtimalin artar. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olursun. Hem daha iyi insanlar arasında üzüm üzüme baka baka kararır gibi onlara benzersin hem de yeni bir durumda takınacağın tavır senin kişiliğini tuğla tuğla inşa etmene yardımcı olur.

Bu anlattığımla yeni web sitesi açma kararımın çok ince görünen bir bağlantısı var. Ama bağlantıya yakından bakarsan sağlam bir gerekçesi olduğunu göreceksin. Bu da az önce bahsettiğim “çevre” unsurunu alabileceğim en geniş anlamda yaymaya, tüm dünyayı kapsayacak hale getirmeye çalışmamla ilgili. Sadece tek bir dil üzerinden kat edebileceğim kimlik inşasıyla İngilizce dilini kullanarak çıkacağım katlarla oluşturabileceğim kimlik inşası arasında çok belirgin bir fark görüyorum. Tabi zaman bulmak, bol okuma ve çalışma yapmak gerekecek. Hem de ne uğruna! Kendimi zaman zaman hepimizin aklını çelebilecek konularla kandırmaya çalıştım ama derinde yatan sebep ne para kazanmak ne de dünyayı dolaşmak. Bunun altında bitmez tükenmez bir merak olayların nasıl olduğuna değil, neden olduğuna yönelen bir dikkat var. Belki dünyayı da dolaşırım, ama bu asıl meselenin üzerini kapatamayacak kadar küçük ve hafif bir battaniye gibi kalıyor üzerinde. Rüzgar bile sayılmayacak ilk esintide de temel soru ortaya çıkıyor. “Peki ama neden?” sorusudur bu.

Bugün konuştuklarım diğer günlere hatta ilk yazılarıma göre sana karmaşık ve biraz daha düşünmeye zorlayıcı gelmiş olabilir. En sıkılarak okuduklarının içinde muhtemelen en damıtılmış, üzerinde en çok emek harcanmış fikirler var. Anlatma ve kaydetme fırsatımın olduğu bir zamanda yaşadığım için şükrediyorum. Kendimi tekrar hatırlamanın, geçmişle bu günü karşılaştırmanın güzel bir yolu günlük tutmak.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest