MİHMANDARIN AYAĞINA KIZGIN YAĞ DAMLADI!

Bugün bu yazıyı okuyanlardan bana bir söz vermelerini istiyorum. Bir gün şu an olduğu kadar olumlu eleştiriler almazsam, gururuma yenilip yazı hazırlamayı bırakmayayım diye, beni tutun. Zor bir çalışmaya başladım. Bu çalışma kendi çıkarım için istemekle başkalarının iyiliği için istemek arasında yaşadığım çelişkiyle mücadele etmemdir.

Seni bilmem, ama beni büyüten, hep hazırlıksız yakalandığım, çoğu zamanda hiç hoşuma gitmeyen hayat deneyimleriydi. Her farklı yanık türünün acısı da başka oldu. Küçük yufka ekmeklerini tavada pişirirken kolum tavanın kenarına değince ince bir çizgi şeklinde sızı, birkaç saat devam eder. Bu sızı ütü yanığına çok yakındır, ama yinede aralarında küçük bir fark da var. Sıcak suyla elini yakmak, zonklayan ve elini sımsıcak hissettiren bir şişlik oluşturur. İçlerinde deneyim ettiğim en zor yanık türü, çok küçük olmasına rağmen, sağ ayağımın üzerine kızgın kızartma yağının damlamasıydı. Küçücük damla büyüklüğünde bir yanık yarasının anında nohut büyüklüğünde içi su dolu bir küreye dönüştüğünü gördüm. Saydığım tüm bu yanık çeşitlerinin acısından kat kat fazlaydı.

Daha sonra neredeyse on gün kadar bu nohut büyüklüğündeki içi su dolu kabarcık ayağımın üzerinde kaldı. Çorap giymedim, plastik bir terliğin tam yanık yerine gelecek kısmını kestim ve değmeyecek, acıtmayacak şekilde terliği baştan tasarladım.

Ama Tanrı’nın bana bir sürprizi vardı. En küçük kardeşim, dünyayı ağzıyla tanımaya çalıştığı ilk yaşının içindeydi. Ondan dört yaş büyük erkek kardeşim sokakta misketlerle oynamayı çok sevdiğinden evin her yerine bu misketlerden yayılmış olurdu.

Gerçi bizim oyuncaklarımız nadiren toplanırdı, çünkü hepimiz çocuktuk ve beş kardeştik, annem bir taraftan oyuncakları toplardı, biz de arkasından hemen dağıtırdık ya da yeni oyun kurmak için minderlerin üzerine koltuk örtülerini serip üzerinde zıplamaya başlardık.

Ayağımda tedbirli terliğimin olduğu o sabah, daha bebek olan en küçük kardeşimin salonun köşesinde içinde yeşil mavi haleleri olan misketi, pencereden gelen güneş ışığına tuttuğunu ve gözlerinden yansıyan bu ışıkla onu yemek için büyük bir iştah duyduğunu gördüm. Nereden baksam o misketi ağzına götürene kadar koşsam bile yetişemezdim. O misketi yutmaması için tek şansım vardı, o da olduğum yarden zıplayıp adeta uçarak misketi ağzına götürmeden yakalamak. Bir saniye bile düşünecek vaktim yoktu, koruyucu terliğimi beni yavaşlatmaması için çıkardım ve mümkün olduğunca hızlı şekilde ileri atıldım, misketi kardeşimin elinden aldığım anda ayaklarım halının üzerinde yaklaşık bir metre kadar sürüklenmişti. Kardeşim misketi yiyemediği için ben de ayağımda 10 gündür koruduğum içi su dolu kabarcığı kaybetmenin acısından ağlıyorduk. Bir acının devamının olduğunu birbirine bağlı acılar yaşanabileceğini ilk defa tecrübe ettiğim olay buydu.

İçimden hala ne kendime ne de başkasına acı deneyimler dilemek geçmez. Yani sırf deneyim kazanacağım ve çok şey öğreneceğim diye daha büyük bir yanık acısını yaşamak tabii ki istemem. Yine de kardeşimi kurtarmak için canımın acıyacağını bile bile o sıçrayışı yaptığım için hiç pişman değilim. Eğer ayağımda bir damla yağ yanığı olmasaydı, o kadar kıymetli olmayacaktı o misketi kapmak.

Bu arada son derece yaygaracı bir çocuktum, gerçi hala öyleyim. Ağlamalarımı en yüksek perdeden yaptığımı, küçük kardeşimi misket yüzünden ölse o kadar pişman olmaz, günlerce küserek, afralı tafralı davranarak perişan ettiğimi, annemi babamı ablalarımı çocukla yeterince ilgilenmiyorlar diye, yerin dibine soktuğumu, zaten ayağımın da dikkatli olmadıkları için yandığını, çocuklarını yeterince sevip önemsemedikleri için kızartma yağını damlattıklarını, bundan sonra misket oynamayı yasakladığımı söylemem gerek. Ayağımdaki yaranın hırpalanmış olmasından dolayı kabuğunun iki kat olması, o kabuk düşene kadar bana gazilik unvanı almışım gibi hissettirmişti.

Büyüdükçe bu olayla ilgili beni bir yandan gülümseten öbür yandan dehşete düşüren bir ayrıntı hissettim. Ben kardeşimi kurtarmaktan dolayı kendimle gurur duyuyordum. İçten içten sanki iyi ki de böyle bir olay oldu diye hissediyordum. Bir çocukluk anısı olarak baktığımda gülümsüyorum, ancak bu olayın olması iyi oldu böylece herkes ne kadar değerli olduğumu anladı, onlar için ne kadar fedakarlık yaptığımı gördüler işte, eğer bir kahraman varsa o tabii ki benim! Evet aynen böyle düşünüyordum. Üstelik daha da ilginci sonradan kardeşimin bisikletten düşmesine engel olamadığım, dikkatsizlik yüzünden parmağını kapıya kıstırdığım, onu korkutacak kadar sinirlenip bağırarak kavga ettiğim de oldu. Ama bunlarla ilgili hiç bir ayrıntıyı misket meselesindeki kadar ayrıntılı hatırlamıyorum.

Okulda geçirdiğim uzun yıllar sonunda, gerçi böyle söyleyince sanki sadece ben uzun yıllar geçirmişim gibi oluyor, okuldan da aklımda kalanlar hep böyle, beni başarılı, kahraman hissettiren, çoğu zamanda derslerle ilgisi olmayan, deli gibi koşturan mavi önlükleriyle, yaramaz erkek çocuklarına çarpmamak için okulun duvarının kenarından kenarından yürüdüğüm, düşmeden, saçımın beyaz kurdelalı örgüsü bozulmadan sınıfa ulaşabildiğim teneffüslerdi.

Teneffüsün Türk Dil Kurumu’na göre soluk alma, nefes alma anlamına geldiğini öğrenince de olay benim için iyice anlamlı hale geldi. Gözümün önünde bir hazine haritasının eksik parçası tamamlandı adeta. Böyle kurtardığın, kurtarıldığın, tehlikeler atlattığın, hayatın boyunca hafızandan silinmeyecek işlerle uğraştığın zamanların adı teneffüs, yani nefes almak. Öbür türlü ben nefesimi tutuyorum. Dört duvar arasında benim seçmediğim defalarca tekrarlanmış eskimiş, geçerliliği kalmamış davranışlarla ve diğerlerine çarpmama gerek kalmadan güvende, ama deneyimsiz kalıyorum.

Bir şeyler öğrenmeye gittiğimiz okullar bana bu teneffüslerin dışında hiç bir şey öğretmedi. Eğer bütün okul teneffüsten ibaret olsaydı 12-14 yaşıma geldiğimde şu anki bilgi ve tecrübeme çoktan ulaşmış olurdum. Zamanımızda çocukların ve gençlerin hali çok daha dramatik. Çünkü hem okulda geçirdikleri süre arttı, istihdam olmadığı için hem de okula gidemeyecek sosyoekonomik durumdaki çocuklar, işçilik yaptırılıp mağdur oluyor. Çocuk, genç her iki durumda da mağdur, ne oyun oynayabiliyor ne de okuldan bir şey öğrenebiliyor. O yüzden üniversiteden mezun olduğunda hiç bir iş tecrübesi olmayan çoktan anne baba olma yaşına gelmiş ama hala ailesi ona her istediğini almış altı yaşındaki bir çocuk gibi davranan insanlar görüyoruz.

Bu arada ben de öyleyim. Bu söylediklerim eleştiri ama içinde ben de varım, o yüzden istediğim gibi konuşabilirim. Çocuklar için günümüzün şartlarında hiç bir okulun faydalı olacağına inanmıyorum. Benim hiç bir işime yaramadı. Sen de görüyorsun işte, ayağıma bir damla kızgın ayçiçek yağı damladı diye neler neler hissedip öğrendim, ama okul sırasında her yıl aynı dersi aynı şekilde anlatmaktan bıkmış usanmış bir çok öğretmen gördüm. Hepsi de bitse de gitsek gibi bakıyordu. Bir çoğu atanabildikleri için mutluydu, gerisi de önemli değildi. Önemli de olamazdı çünkü bu insanlar ödeyecekleri faturaları öğrencilerinden daha fazla düşünmek zorundalardı. Mutlu olmaları sana çelişkiymiş gibi görünebilir ama hiç de öyle değil. Hala çok mutlular, önemli olan atanmak çünkü, geçinebilmek değil. O zaman da öyleydi, şimdi de öyle, atanırsan kutsanmış olurdun. Sonra da sana verilen müfredatı tekrar ederek sonsuza kadar bu işi götürebilirsin. Eğer içlerinden biri bunun değişmesini isterse de hemen görev yeri değiştirilir zaten böylece de bu mesele kökten çözülmüş olurdu.

Bana kalırsa her şeye rağmen, yani en değerli çocukluk ve gençlik yıllarımı saçma sapan okullarda harcamış olmama rağmen bu süreyi çok iyi değerlendirdim. Çünkü babamın işinden dolayı farklı farklı şehirler gördüm. Evimizde ihtiyaç duyduğum her şey vardı. 16 ciltlik bir ansiklopedi bile vardı. Eskiden öğretildiğini duyduğum şey ise “mihmandarlık” yani iyi bir konuk ağırlayıcı olma konusu, bu ansiklopedide dikkatimi çekmişti. Evime davet ettiğim insanlarda mihmandarlık yapmama gerek kalmayacak kadar yakın arkadaşlık kriteri aradım. Onları da böylece iyi ağırlamam gerekmedi. Tabii ki bu kadar basit değildi, kendine “mihmandar” demek de öyle kolay değil. Böyle bir yetkinliğin hayalini, ancak evime gelen misafire, “bak burası pencere pervazı, biz şu kanepede yüzümüzü televizyon olmayan duvara dönüp oturuyoruz. Tuvalete tuvalet diyoruz lavabo demiyoruz, ayrıca yatak odasına da misafiri almıyoruz,” diyerek yol yordam göstermek şeklinde kuruyorum. Meğerse olayların sırası şuymuş; mihmandar gelen yabancı elçiler olsun, üst düzey devlet görevlileri olsun onları karşılar, tarihi ve önemli gördüğü yerleri gezdirir, adeta bir turist rehberi gibi yol gösterir, bu devletin kuralları, resmi davetlerdeki ritüelleri neyse öğretir, bir de üstüne o ülkenin yöneticisiyle konuşacaksa tercümanlık yaparmış.

Bugün sana misket hikayesini, kendimi nasıl kahraman ilan ettiğimi, atanmış öğretmenin ortalama ruh halini, o yüzden iyi ki ben küçükken evimizde ansiklopedi olduğunu, okulu nasıl sevmediğimi ve tabii ki mihmandarlığın ne olduğunu anlattım.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest