MİLANO KATEDRALİ MERDİVENLERİ, ÇIK ÇIK BİTMEZ!

Sana şunu söyleyeceğim: kendi içinden çaba sarf etmelisin. Okuduklarını not almazsan, beğendiğin yerleri, önemli yerleri, unutursun. Aklın da kalbin de yeni bilgiye alışması lazım. Bizim için önemli olan, okuduklarımızı ezberlemek değil, onlara kendi duygularımızı katıp, aramızda oluşturacağımız yeni dili oluşturmakta kullanmamızdır.

Ancak büyük bir öz güvenle, kendime ispatlamış ve bu işe yıllarımı vermiş biri olarak şunu söyleyebilirim: hiç anlamadan, sadece kelimeleri ses olarak söyleyip geçtiğim uzun bir zaman geçirdim. Yıllarca sayısını hatırlamadığım kitaplar okudum, ama hiç anlamadan. Sonra yavaş yavaş duygular ortaya çıktı. Kendi kişisel deneyimlerimle okuduklarım arasında bağlantılar keşfettim. Bir çok insana anlamsız gelebilecek keşiflerimden biri de gerçekten “insanlık mirası” ya da “evrensel akıl” denen bir şeyin var olduğuna emin olmam. Ölüp gitmişler de dahil olmak üzere tüm insanlarla gözümüzle göremediğimiz bir bağ var. En sevmediklerimizle, nefret ettiklerimizle bile.

Benim için önemli görüşleri olan bir yazar ölmüşse, kocaman bir ailesi olduğunu düşünürüm. Kitabını okuyanlar farklı farklı düşüncelerle ayrı yönlere gitmişlerdir. Üzüldüğüm için okuduğum kitabından daha önce çıkardığım özetleri, aldığım notları baştan yazarım. Kendi aklıma gelenleri ve kişisel deneyimlerimi de eklerim. Aynı şeyi resim tablolarında da fark ederim. Öyle insanlar görürüm ki, yolunu kesip şunu söyleyesim gelir;

“Daha önce görmüş müydüm seni, aynı yay gibi kaşlar, kemerli bir burun ve çıkık elmacık kemikleri. Tıpkı Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet tablosuna benziyorsun. Hafifçe yana doğru eğildiğinde seni bu tablodan ayırt etmenin imkanı yok. Birde keçi sakalı bırakırsan, sana mı tabloya mı bakıyoruz anlamayacağız.”

O yüzden sen yatırımını yap, ne olursa olsun işin ucunu bırakma! Hem fiziksel hem de ruhsal alanda çok önemli bulduğumuz, saygı duyduğumuz insanlarla bağlantıda olduğunu bil. Kıymetini bilir, bu temel üstüne yeni katlar çıkarsak yükseliriz. Aman sen de nasıl olsa öleceğiz mi diyorsun. Muhtemelen geçmişte böyle düşünmüş atalarından getirdiğin izlenimler ağır basıyor. Ama içinde Bellini’nin perspektif yaklaşımı da var, Milano Katedralinin merdivenlerinden çıkan yorgun bir rahibin inancı da. Çektiği fiziksel acının bir benzerini bile mutlaka yaşamışsındır. Sağlıklı bir insanın bile yorulacağı, üstelik düşüp kafanı kırmak istemiyorsan kendini ikiye katlayarak tırmanman gereken merdivenler bunlar. Cübbenin etekleri de toza bulanıyor zirveye ulaşana kadar. Dik bir yokuşu tırmanırken bacaklarında hissettiğin sızıdan bağlısın o rahibe.

Eğer tek yönlü okumalar yapıyorsan, örneğin sen fanatik bir Budist olabilirsin, sadece Pitaka okuyorsan, seni bu bacak sızısından başka, hayatı boyunca İncil’den başka kitap okumamış bu rahibe bağlayacak bir şey olmaz. İyi ki o zorluklarla dolu, tozlu merdivenler var, Myanmar’daki Taung Kalat manastırının merdivenleriyle Milano Katedrali’nin merdivenlerinin verdiği acı, yolcularını göbekten birbirine bağlıyor.

Ne zaman aklımızı ve duygularımızı düşmanı olduğumuz fikirlere de açacağız, işte o zaman çok basamaklı merdivenler de fiziksel acılar da ortadan kalkacak. Her kitabın sonun da şunu okuyacağız;

“Beraber neler yapabiliriz sorusunun cevabını ararken, farklı bir bakış açısının notlarıdır bu okuduklarınız. En doğrusu değildir, en güzeli değildir, ama resmin bütününde en az diğer parçalar kadar önemlidir. Hiç bir fikir yok olmasın, her düşünce, “hayatın anlamı nedir” sorusunun cevabında uygun yere yerleşene kadar yazılmaya, söylenmeye ve paylaşılmaya devam etsin.”

Bu epilog sen yazsan daha farklı görünürdü, ama yine de aşağı yukarı benzer şeyler yazacağına eminim. Epilog bir kitabın son sözü, hatta bir kaç cümleyle özet kısmıdır. Aynı terim tiyatroda da kullanılır. Tiyatroda oyun bittikten sonra oyunculardan biri seyirciye doğru döner ve şunları söyler:

” İşte, siz de görüyorsunuz ya, bu insanlar” -diğer oyuncuları göstererek söyler bunu- “daha bu sabah kümesteki tavuklardan bir kaçının boğazlanmasına seyirci kaldı. Merdivenlerden aşağı indiğimde, Francois’in mutfağın arka kapısından çıktığını gördüm. beyaz tüylü, irice bir tavuğu öldürüyordu. Tavuk umutsuzca çığlık atıyordu. Francois’in gözü dönmüştü, onu keserken kıpırdama, kıpırdama diye bağırıyordu. Geldiğimi, onu izlediğimi fark etmemişti bile. Tavuk öldükten sonra akan kanı temizledi. Aynı hınçla son tüyü de kopardıktan sonra, düşmanının cesedine bakıp, ‘sana kıpırdama demiştim’ dedi.

Ama o akşam Francois bir çok akşam yaptığı gibi lezzetli bir yemek pişirdi, tavuğun derisi kıpkırmızı kızarmış, eti yumuşacık olmuştu. Üzerine kendi suyundan yapılmış lezzetli sosu damla damla akıttı Francois.

Yemekten önce onu bu malikaneden kovsalardı, o kadar mutlu olurdum ki. Ama bu durumda lezzetli yemeklerin hepsinden vazgeçmek zorunda kalırdım. O yüzden burada ben de en az onlar kadar suçlu, insani arzularıma karşı gelememiş, kendisine yenilmiş biri olarak karşınızda duruyorum.” der ve bu epilogla oyunu bitirip, seyirciyi selamlar.

Yazının başında okuduklarımızı duygularımız vasıtasıyla aramızda bir bağ kurmak, birbirimizi daha derinden tanımak için kullanmamız gerektiğini söylemiştim. Burada dikkat et! Çünkü tek dillilik ya da kültürlülük kendi içinde tuzakları olan bir şey. Mesela İngiliz tarihini İngilizler lehine anlatan çok sayıda tarih kitabı mevcuttur. Yazılı metin ne kadar çok olursa, bilginin aktarılması, yayılması ve yanlı bile olsa doğru kabul edilme ihtimali de artar. Hindistan’ı sömürge yapan İngiltere’nin bazı tarih kitaplarındaki anlatımlarına da bu gözle bakmak gerekir. El elin eşeğini türkü söyleyerek ararmış misali, Hintliler kendi tarihlerini çoğu zaman İngiliz yazarların sömürge tarihi metinlerinden okudukları için dar bir çerçevede kalırlar. Gerçekten de yazılı yerel kaynakları da özgünlüğünü yitirmiştir. Hep İngiliz tarihinin bir parçasıymış gibi Hindistan’nın tarihi. Bu biraz Doğu toplumlarına has bir adam sendecilik, nasıl olsa hepimiz öleceğizcilik.

Evet doğru, hepimiz öleceğiz ve yazdıklarımızı yanımızda götürmeyeceğiz. Ama geleceğe bir borcumuz var. Çeşit çeşit kültürü, dili, düşünceyi yazılı olarak aktarmaya borçluyuz. Yoksa tabi ki istila ettiğinde İngiltere Hindistan’a medeniyet götürdüğünü iddia edecektir. Bu da gayet normal. Her milletin kendini kahraman görmek ve göstermek için yaptığı standart girişimlerden biri. Ancak aynı şekilde Hindistan tarihinde de şunu görebilmemiz lazım: istila edildik, istila edildiğimizde şöyle şöyle zorluklar yaşadık, bizce istilanın sebebi şuydu, üzerimizde bu kadar baskı yarattı gibi. Ama bu tip bilgilere üçüncü kişilerin ulaşması son derece zor. Üstelik bu durum, hemen hemen tüm batı sömürgesi olmuş Doğu medeniyetleri için geçerli.

Burada yanlış ve doğrunun tespitini yapmak istemiyorum. Çünkü tavuk olursan kötü bir şeydir kesilmek, ama masada aç bir misafirsen çatalını yumuşacık pişmiş etine batıran için, dünyanın en güzel lezzetisin. Hoşumuza gitmese de bir boğazlayan bir de boğazlayan var. Ben işin bu kısmına odaklanmak yerine, bu hislerin unutulmamasından sorumlu olduğumuzu, yaşadıklarımızı ve okuduklarımızdan çıkardığımız sonuçları yazmamız gerektiğini, Milano Katedrali merdivenlerini tırmanan rahiple ortak noktamızın, yokuş çıkarken yorulmaktan daha fazlası olması gerektiğini söylüyorum.

Kurduğum cümlelerin mümkün olduğunca anlaşılır olması için dikkat ediyorum. Bugün neler öğrendik birlikte, özetleyeyim;

1- Milano Katedralinin merdivenleri en az Taung Kalat Manastırı’nınkiler kadar zorludur.

2- Tavuk da olsan kasap da olsan gerçek değişmez.

3- Bir kitabın son özet sözlerine ya da tiyatroda seyirciye dönük yapılan son hitaba “epilog” denir.

4- Tarih kitaplarında sıkça gördüğümüz Fatih Sultan Mehmet portresini ressam Bellini yapmıştır.

Hepimizin birbirine bağlı olduğumuzu anladığımız, bir başkasının sevincinin de hüznünün de bir bumerang gibi bize döndüğünü gördüğümüz bir dünya hayal ediyorum.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest