MİNNETTARLIK! KEPENEK OLMASAYDI, HALİN HARAPTI

Bugün seninle minnettarlık ve her şeyin gözüme değişken göründüğü hakkında konuşacağım. Bununla beraber anlatmak istediğim bir kaç konu daha var. Bunlardan bir tanesi, olacak olana engel olamamak, bunu Sezar’ın en yakın dostları tarafından ihanete uğramasının hikayesiyle anlattım, bir diğeri de kepenek hikayesi. Hem kepenek hikayesini anlattım, hem de kepeneğin ne olduğunu. Hatır için, minnet duyduğum için, yan etkisi çok olan ilaçları içtiğimi de söyledim. Şimdi hepsini teker teker anlatacağım.

Düşündükçe kendi kendimi yüreklendirdim. Dünya eskiden beri bize gösterilen haritalardaki yer yüzü şekilleriyle doludur. Belki de aradığım bu haritadaki nesnelerin üç boyutlu, benim algılayabileceğim halleriydi. Belki de anlamak istediğim, bir nehirdi. Haritada baştan sona dallara ayrılmış, mavi bir çizgi olarak görünüyordu ama, gerçekte yakından bakınca rengi mavi de değil, çizgi şeklinde de değil. Belki de büyük bir imparatorluğun tüm işleyiş biçimini, organizasyonunu bir kağıt üzerine döküp önüme serselerdi, tüm gerçeği, kuş bakışı görebilecektim.

Ama gerçek şu; Yıllardır yerinde durduğunu sandığım dağlar, bir depremle yerinden oynuyor ve dümdüz oluyor, imparatorluklar yıkılıyor, gökteki yıldızların yeri değişiyor ve görmeyi çok istediğim nehrin bütünü, bir kuraklığın dallarını kurutmasıyla bambaşka bir hal alıyor. Bana daha sağlam, yerinden oynamayan bir şey lazımdı.

Ben bunları düşünürken, pencereden sitenin bahçesinde oyun oynayan çocukların sesi geldi. Eğildim baktım, üç yaramaz erkek çocuğu, yaşları ancak 6-8 arası. Oyunları da cami oyunu. Bir tanesi müezzin, bir tanesi minare, bir tanesi de cemaat. Müezzin minarenin sırtında “Tanrı uludur!” diye ezan okuyor. Minare, üzerindeki ağırlıktan rahatsız. Cemaatte secdeye kapanmış durumda. Çok sürmüyor, müezzin rolündeki çocuk yere yuvarlanıyor. Ama o da ne, hiç biri cemaat ya da minare olmak istemiyor. Hepsi müezzin olmak istiyor.

Çocuklar ne kadar kavga ederlerse etsinler, eninde sonunda minare olması gereken minare, cemaat olması gereken cemaat, müezzin olması gereken de müezzin olur. Her şeyin bir zamanının olduğunu Sezar’ın dostu, sağ kolu Bürütüs tarafından öldürüldüğü geceden de anlarım.

Sezar, dostlarının hançerleriyle onu beklediği saraya giderken onu götüren at arabasında bir pusula alır. Aslında pusulanın içinde, ona ihanet edecekleri ve bu ihaneti kimlerin yapacağı, süikastin hangi tür hançerlerle gerçekleştirilmesi planlandığı yazmaktadır. Ama Sezar pusulayı açıp okumaz ve böylece ölümüne doğru arabası onu hızla götürür. Üstelik Sezar’ın karısı bir gece önce rüyasında senatonun affettiği kulelerden birinin yerle bir olduğunu görmüş, uğursuz bir şeyler olacağını hissetmişti.

Eğer Sezar o pusulayı açsaydı, ölmesinden daha iyi olacağını kim söyleyebilir ki! Muhtemelen pusulayı yazan, Sezar’ı derin bir minnet borcu içinde bırakacaktı. İmparatorun hayatını kurtaran kahraman olacaktı. Ne istese yapılacaktı ve belki de bu imtiyazını kötüye kullanacaktı pusulayı yazan kişi.

Bununla ilgili bir hikaye biliyorum. Bir adam yola çıkmış ve çok geçmeden atıyla yol alırken, yağmur bulutları toplanmaya başlamış. Üstü başı da daha yeni alınmış, güzel kıyafetlerle bezeliymiş. “Eyvah, yağmur yağarsa şimdi, kıyafetlerim ıslanır!” diye kara kara düşünürken kendisi gibi aynı yolu giden bir başka atlıyla karşılaşmış. Adam demiş ki, “Bak, yağmur bulutları iyice toplanıyor. Senin kepeneğin var mı?” Bu arada kepenek eskilerin bir çeşit soğuktan yağmurdan koruyan yağmurluğudur. Yolcu çaresiz “yok” demiş. Adam “şanslı yolcusun benim yanımda fazladan bir kepenek var, sana vereyim de sırılsıklam olma bari.” demiş. Yolcu da bu duruma tabii ki çok sevinmiş, minnetle kabul etmiş. Yollarına devam etmişler. Yağmur atıştırmaya başlamış. Adam yolcunun üstündeki kepeneği düzelterek; “iyi ki benim kepenek varmış, yoksa çok ıslanacaktın” demiş. Yolcu minnet dolu bakışlarla, “hay Allah senden razı olsun, senin kepenek olmasaydı ben çok ıslanacaktım demiş. Daha beş dakika aradan geçmemiş ki adam yolcuya dönüp, “hadi yine iyisin, benim kepenek olmasa senin halin haraptı.” demiş. Yolcu kıpkırmızı kesilerek tekrar tekrar teşekkür etmiş. Biraz daha ilerlemişler adam sık sık kepeneğin yolcu için çok işe yaradığını, eğer kepeneği vermese kesin sırılsıklam olup onulmaz hastalıklara yakalanacağını, böyle havalarda kepenekli dostun zor bulunduğunu, yatıp kalkıp ona duacı olması gerektiğini söyledikçe söylemiş. Adam böyle konuşup dururken bir derenin kenarına gelmişler, mecburen dereden geçmeleri gerekiyor. Sürmüşler atlarını, tam derenin ortasına gelince adam, “benim kepenek olmasaydı senin halin harap olurdu” deyince yolcunun sabrı taşmış, “bundan da daha halim harap olacak değildi ya senin kepeneğin olmasaydı.” dediği gibi üzerindeki kepenekle olduğu gibi dereye atlayıp karşıya yüzmüş. Atlar da karşıya ulaşınca ıslak kepeneği çıkarıp adama iade etmiş. Saçlarından, yeni aldığı üstünden başından damlayan sularla kendi yoluna gitmiş.

Tanrı böylesi minnet borcundan düşmanıma bile vermesin!

Hal bu ki minnet dediğin teşekkürün yetmediği bir iyilikle karşılaşmanın tarifsiz duygusudur. Görüyorsun ya her şey kararında güzel. Böyle durumlar için tedbiri elden bırakmamak gerek.

Koskoca Osmanlıyı da içten içe bir kurt gibi kemiren faktörlerden en önemlisi minnet duygusu değil miydi? Bununla ilgili Koçibey Risalesinde anlatılanlar hiç iç açıcı değildir. Zaman geçtikçe devlet islerine sürekli hatır gönül karışmış. Hiç bir bilgisi olmadığı halde önemli mevkilere sırf tanıdık olduğu için eş dost yerleştirilmiş. Sonra bunlara bol bol maaşlar bağlanmış. Bu mevkilere gelenler de bunu fırsat bilip kendi tanıdıklarına çıkar sağlamaya, rüşveti yaygınlaştırmaya başlamış. İlmiyeye, yani günümüz üniversitelerine hoca olarak padişaha yakın görüştekiler getirilmiş. Onlar da daha alt kadrolara kendi akrabalarını, aile fertlerini atamışlar. Allah Allah, ben üniversitedeyken de bazı hocalarımızın, eşleri kuzenleri en fazla iki bina ötedeki fakültede görevli olurdu. Yoksa Osmanlı daha yıkılmadı da bize mi öyle geliyor anlamadım ki!

Böyle hatır gönül işleri, minnet duygularını körükleyen hediyeler çok insanın başını ağrıtmıştır. Yan etkileri hastalığımdan daha çok zarar açacak ilaçları, sırf doktor istiyor diye yuttuğum da oldu. Onca yıl okumuş sonuçta, hiç yanlış bir şey önerir mi? Değerli vaktini ayırıp bir de benimle ilgilendi diye düşünürüm. Sırf bu yüzden basit bir soğuk algınlığı için bir kutu antibiyotiği içerim. Hem hasta halimle o kadar yolu gidip muayene olmuşsam, eczaneye gidip ilacı da almışsam, emeklerimin hatırına o ilaç kutusu biter.

Sağlıklı, anlamlı ve ölçülü minnettarlıklar hissettiğin, yağmurda başkasının kepeneğine mecbur kalmadığın, tuzağa düşmediğin, tuzağa düşürmediğin bir gün olsun.

Yarın görüşürüz.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest