ÖLÜNÜN ARKASINDAN GÜLÜNÜR MÜ? TÖBE TÖBE!

Alışkanlıklarımdan dolayı iyi işleri ve kötü işleri kendime göre ayırıyorum. Mesela bir yakınım ölürse bu kötü, üzücü bir şey olarak görünüyor gözüme. Ama doğa açısından baktığımda bu çok normal, tabi ki bir şekilde biyolojik olarak çözünüp toprağa karışması gerekiyor, bu kötü bir şey değil ki, doğal bir şey. Eğer doğa gibi düşünebilseydim felaket gibi görünen bir çok olayın aslında hiç de öyle olmadığını fark edecektim. Şimdi bunu açık açık konuşacak cesaretim de yok.

Biri çıkar ve şunu söyler: “demek ölmek doğal, öl o zaman. Ölen sen olsaydın görürdün gününü. Doğa gibi düşünmekmiş.” Bu tip durumlar eğer uzun bir hastalık sonrası olan ölümler içinse doğal olandan bahsetmek şöyle dursun, aklımdan bile geçirmemem gerekir. Herkesle beraber oturup ağlanır. Öyle işte! Yine de gerçek değişmez, saçlarımızı da yolsak kazalar olur, insanlar bir sebeple ölür, sana ne kadar yakın olduğuna göre muamele edilmez yani. Aaa bu Pınar’ın babaannesi o zaman biraz daha süre verelim demez ölüm meleği. O yüzden cennet en çok yaşayanların işine yarar, kendimizi teselli ederiz. Sevdiğimiz bir insansa ölen ya da vicdani olarak sorumluluk hissettiğimiz biriyse, dünyada çektirdiklerimize karşılık, onu cennet gibi güzel bir yerde görmek isteriz, eğer bunu onaylarsak kendi kendimize belki bir gün biz de oraya gideriz diye düşünürüz.

Hayatımı böyle yaşayıp, sanmakla geçirmek istemedim. Biraz da olsa doğanın ne yapmaya çalıştığını anlamak istedim. Güneş her gün doğup batıyordu. Demek bir döngü var. Ve bu güneş, gecenin en koyu karanlık zamanında, bir den ilk ışıklarını karanlığın içine gönderiyor, sonra yavaş yavaş her yeri aydınlatıyordu. Böylece aydınlığa çıkıyorum. Hep güneşli olsa hava, hiç gece olmasa, bir ışığın karanlığı böyle aydınlatabildiğini görmeyecektim. Ölüm olmasa yaşamanın ne demek olduğunu da bilmeyecektim. Doğanın nasıl böyle işler yaptığını anladım. Sonuçta insanın aklını karıştırabilecek soruların büyük kısmı bilimsel olarak açıklanmış. Ölüm bile! Ama neden sorusu hala cevapsız.

Ben de bu neden sorusunun cevabını kasıtlı olarak aklımda çarpıtıp, hatta umarsızlaşıp, ölümün sebebi ölümdür, kötülüğün amacı da kötülüktür, bunun dışında kafaya çok da takmamak lazım. Biri mi öldü? Herkes ne yapıyorsa sen de onu yap, ağlıyorlarsa ağla, saçlarını yoluyorlarsa saçlarını yol, başlarını duvara vuruyorlarsa duvara vur inandırıcı şekilde, ama olayın etkisi geçtikten sonra başın sana lazım olacağından bunu dikkatli yap.

Tıpkı ne kadar çok hata yaparsan o kadar tecrübeli olduğun gibi, fenalık olarak gördüğün işlerle sık karşılaşınca bunların da normalleştiğini görürüz. İşin içindeyken çok kızdığım konulardan birini burada örnek vermek istiyorum. Hatta zaman zaman haberlere falan da konu olur. Sağlık personelinin umursamazlığı kan dondurdu! Şok şok şok… diye haberler yaparlar. Genelde ameliyathanede açık ameliyat başında selfie çeken hemşire, yoğun bakıma götürülürken bir hasta koridorda çay içen bir doktor hepimizi çileden çıkarır. Aslında her gün 8-10 saat böyle bir ortamda kalan herkes istisnasız bu tip davranışlar sergileyebilir. Savaş esnasında askerlerin bir araya gelip ateş altında, siperlerin arkasında konuşup gülmeleri, şakalaşmaları gibi.

Herkes de aynı hassasiyette değil, bazı insanlar bu durumlarda içine kapanıp tamamen hayatın tüm lezzetlerinden kendisini mahrum ederken, bazı insanlar da o durum içinde, zaten üzülseler de ellerinden bir şey gelmediğinden, durumu doğal karşılayıp yaşamlarına devam ediyorlar. Yalan söyleyemem bu konuda, ben de çok rahatsız oluyorum. Bir insan ölürken videoya kayıt almak, öldükten sonra onunla son kez de olsa fotoğraf çektirmek, olmuş böyle bir şey gerçekten, bana da çok garip ve kabul edilemez geliyor. Ama yapan var ve bu durumu çok kanıksamış olduklarını, normal saydıklarını gösteriyor. Sadece ben o insan olmadığım için, o durum bana onun gözünde olduğu kadar sıradan ve normal görünmediği için tepki veriyorum. Kaldı ki dünyanın bazı yerlerinde ölüm törenlerinin düğün gibi eğlenerek yapıldığı yerler var. Biz de olsa kıyamet kopar! Ölünün arkasından gülünür mü diye.

İşte böyle, insan nasıl alışırsa, öyle devam ediyor. Doğduğumuz yer, gelenekler hep neye üzülüp neye sevineceğimizi öğretiyor bize. Tabi bazı durumlarda da alışkanlıklarımızdan geleneklerden doğal olarak, kendiliğinden vazgeçmek zorunda kalıyoruz. Resim sanatında öyle olmuş mesela. Fotoğraf icat olunca resimleri, realistik yapmanın bir önemi kalmamış. Fotoğraflar siyah beyazken ressamlar renkleri kullanabildikleri için kendilerini hala avantajlı görmüşler ama rekli fotoğrafta çekilebilince gerçekten de en gerçekçi resimi yaptı diye hayranlık uyandırmaktan başka bir anlamı kalmamış. Yani bir nevi zanaattan sanata zorunlu bir geçiş yapmışlar. Böylece sadece içinden geldiği gibi çizimler ve boyamalar yapan, biri diğerine göre üstün sayılamayacak eserler ortaya çıkmaya başlamış. Ama halk arasında hala yüzyılların verdiği alışkanlıkla, kübik bir kuş resmini tanıdıklarınıza gösterseniz onu beğenmeyecek, kuşa çok benzeyen bir resim görmek isteyecektir. Bu da kalabalıkların alışkanlıklarının çok güçlü olduğunu gösteren ve topluma bir kural yerleşmişse sonra yerine başka bir kural yerleştirmenin ne denli zor olduğunu gösterir.

Zordur ama imkansız değil, o yüzden dönem dönem sanatçıyla toplum yaklaşır birbirlerine alıştıkça daha çok severler birbirlerini, bazen de böyle fotoğraf gibi yeni bir şey icat olur yolları ayrı düşer.

Velhasıl bizim buralarda ölünün arkasından gülünmez. O tamam, ama aynı hassasiyeti herkesten beklemek de olmaz. Bu, babası öldü diye çocuğa bisiklet sürmeyi, arkadaşlarıyla top oynamayı yasaklamaya benzer. Çocuğu babasının ölümüne değil, bisiklet süremediğine üzmüş oluruz.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest