ŞİROMANTİST PASKALYA ÇÖREĞİMİ YEDİ

Niyetim Paskalya çöreği yapmaktı. Ama kime? Çok sevdiğim arkadaşlarıma. Sonra şimdilik arkadaşım olmayan ama ilerde çok iyi dostum olabilecek birinin severek, bu ne güzel olmuş böyle diyerek yediğini gördüm. Sonra bugün dokuz aydır oturduğum apartmanda ilk defa bir komşu aşure getirdi. İçinde neler yoktu ki kuş üzümü vardı ama normal kuru üzüm yoktu. Onun yerine beyaz dut koymuş. Fındık, tarçın, ceviz vardı bir de. Küçük alüminyum, dört köşe bir kap da benim payıma düştü, bir tepsi ikramlık aşureden. Belki bu hanımcağız da benim gibi ikram olsun diye bir tencere aşure yaptı, sonra baktı ki evde kimse yemiyor, koyduğu gibi küçük alüminyum kaselere dağıtmaya başladı.

Benim Paskalya çöreğim hiç Paskalya çöreğine benzemiyordu. Ne büyük halamın gençken sahip olduğu kalın örgü saçlarına ne de mis gibi süt kokan, annemin pişirdiği poğaçalara. Tuzsuz ve yağsız, ancak yanına biraz zeytin, ama mümkün olduğunca yutmak kolay olsun diye bolca çay lazımdı. Yuvarlak bezeler halinde hamurdan koparıp koparıp yuvarladım, hepsinin büyüklüğü aynı bile değildi. Ekmek, poğaça arası bir şey oldu işte.

Bu arada tanımadığım komşunun getirdiği aşure gayet güzeldi, benim Paskalya çöreğimle başarısı karşılaştırılamazdı. Meseleyi sonradan anladım. Bir yemek tarifinde hiç bir şey eksik olmayacak, eğer bir tek eksik ya da fazlalık olursa lezzet dengesi bozuluyor. Aynı bunun gibi tek tip insanın olduğu ya da birbirine benzerlerin aynı yere yığıldığı homojen olmayan toplumların da tadı kaçıyor. Bu durumları çok uzatmamak lazım. Bir parça yeyip, çeşitli gıdaya geri döneceksin. Yoksa bıktırıyor. Paskalya çöreğini yutmakta zorlandığı gibi, yeni bir olayla karşılaşan toplum da bunu hazmetmekte zorlanıyor.

En güzel balo salonu üyelerinin birbirine öcü gibi baktıkları balo salonları. Böyle salonlar her zamankinden daha kalabalık olur. Bütün kadınlar en parlak, gösterişli elbiselerini giyer, bir koltuğu olanlar parlak kordelalı devlet nişanlarıyla katılır, koltuğu olmayanlar da bu devlet nişanlarına hayranlıkla bakar. Salonun bir tarafı resim galerisi haline getirilmiştir ve burada mutlaka monarşik bir ülkenin prensesi eserleri incelemektedir. Ya prensesin kendisi ya da sağ kolu olan kadın, kesin içten pazarlıklıdır, gözleri parlak ve siyahtır. Prensesin kendiyse bu kadın, kesin kocaman mücevherleri vardır ama sağ koluysa, bu mücevherlere sahip olmak istiyordur. Koridorun öbür köşesinde Fransızca biliyormuş gibi davranan bir başka kadın, duyduğu her şeye en büyük kahkahasını atar. Böyle bir topluluk, her türlü insanın çorba olduğu harika bir karışımdır. Sosyetenin en cafcaflı kadınları, radikal sol eğilimli yazarlarla derin sohbettedir, Papazın cübbesinin ucu ünlü bir ateistin bacağına değmektedir, sanatçıymış gibi görünen ajanlarla, opera sanatçıları aynı merdivenden çıkarlar ve üst katta bulunan yemek salonunu hiç üstüne kondurmadığımız 0 beden mankenler, ağzına kadar doldurmuştur.

Böyle bir balo salonunda gece on ikiye kadar rahatlıkla kalabilirsin. Her çelişkiden öğreneceğin bir sürü deneyimin olur. Lezzeti de aşureye benzer. Bazen de biraz zeytin, bir bardak çay ve tuzsuz, yağsız Paskalya çöreği yemek için kenara çekilirsin.

Buraya kadar anlattıklarım hayatın içinde kaynayıp gitmekle ilgili. Ama bu noktaya ölümsüzlüğü ararken geldim. Hem başkalarını hem de kendimi acımasızca yargılıyordum. O yüzden kendime halk yargıcı adını verdim. Bir karargahta oturuyor olduğumu, ölümsüzlüğü ararken bazı silah ve malzemelere ihtiyaç duyduğumu hatırlıyorum. Etrafımda ölümsüzlüğü aramak şöyle dursun, tam tersine, çelik gibi görünen yiğitlerin bile ya büyünün ya da humma gibi bir hastalığın içinde debelendiğini, bu acılardan kurtulmak için de bazı Yunan filozofları gibi “hayatı uzatmaya çalışmak demek, acıları ve zorlukları da uzatmaya çalışmak demektir” tarzında düşündüğünü hissedebiliyordum.

Bir de baktım ki bu karargahta gün geçtikçe herkesin yüzü birbirine benziyor, büyüklükleri farklı olsa da aynı benim paskalya çöreği bezelerim gibi, aynı tadı veriyorlar. Tuzsuz ve yavan. Kendimde de savaşın şiddetiyle, savaş esirlerini sorgulayan cellatların, konuşturduğu esirlerin karamsarlığından mıdır nedir, ölümü bir nevi kurtuluş gibi görme hastalığının nüvelerini gördüm. Durur muyum hemen müdahale ettim!

Gece boyunca gözüme uyku girmedi, kalbimde bir çırpıntı durmak bilmedi. Daha güneş doğmamıştı ki ben ayaktaydım, yaklaşık 20 kilo ağırlığındaki zırhımı giydim, kılıcımı kuşandım. Sen de ki, aklındaki farklı düşünceler, ben diyeyim ki kölelerim hala uyuyorlardı.

Bu büyük fırsattır bilene, çünkü azıcık kafanı dinlersin, bir uyandılar mı susmak bilmezler. Hala gece devam ediyordu, en büyük şahidi de yuvarlak altın bir tepsi gibi karşımdaki kum tepelerinin üzerinde duran dolunaydı. Uzaklara bakınca bir devenin üzerinde günlerdir yolculuk yaptığı belli bir adam gördüm. İlk başta sadece bir karaltı olarak görünen bu canlı, yaklaştıkça eli, kolu, başı tamamlanan bir adama dönüştü. İyice yaklaştığında da yaralı olduğunu fark ettim, nitekim ayaklarımın dibine yuvarlandı. Meğerse o da ölümsüzlüğü arıyormuş, ama işin ciddiyetini ölümcül bir yara aldıktan sonra anlamış. Altın renkli ay tepenin ardından kaybolup, ufukta kızıl bir çizgi oluşunca da gözlerini yumdu.

Ben de onu orada öylece akbabalar yesin diye bıraktım. Bakma öyle adam zaten öldü, çölde aç susuz yürümekten yorulmuş, zayıflamış birini, bu ölmüş adamı bulamadıkları için yeseler daha mı iyi? Ben de karşılaşabileceğim en zor karar verme aşamalarından biriyle karşılaştım ve üzerine çok düşünmeden uyguladım. Allah’tan kültür kölem uyanmamıştı da “ama yıkanması lazım ölünün efendim, gömmezsek ruhu yakamızı bırakmaz, mezar taşı koymamız lazım başına, bir de arkasından etli etmek dağıtmamız gerek” falan diye başımın etini, akbabaların adamı yemesinden önce yerdi. Ayrıca ölmeseydi, heybemdeki paskalya çöreğimi de paylaşacaktım. Ah bunu niye söyledim ki şimdi, kesin “niye adamı gömüp çöreğini akbabalarla paylaşmadın” diyeceksin!

Neyse, karargaha geri döndüm ve günlerdir benden başka herkesin el falına çoktan bakmış olan şiromantisti, benim çadırımda otururken buldum. Elimi okuyacakmış, olmaz dedim, ben böyle şeylere inanmam dedim ama nafile, zorla tuttu elimi, bırakmadı, dinleyip dinlemediğimi de önemsemedi. Başladı anlatmaya;

“Bu yıl ve sonraki yıl güvende değilsin. O yüzden yolculuğa çıkma. Kara yolculuğu da deniz yolculuğu da hiç tekin değil. Yine de hayat çizgisine bakın ne kadar da uzun bir ömrün olacak. Çok iyi yerlere geleceksin ve çok mutlu olacaksın. Belki de bir kraliçe ya da perde arkasından yönetenlerden olacaksın. Ama söylememek için kendimi ne kadar da zorlasam şunu eklemek zorundayım, çok yüksek bir sorumluluk görüyorum. O yüzden mümkün olduğunca hayatını tehlikeye atacak yolculuklardan uzak dur.”

Şiromantist konuştukça kölelerim de bir bir serildikleri şiltelerin üzerinde uyanmaya başladılar. Böylece ölümsüzlüğü aramak için duyduğum heyecanın yerini, korku kölemin, devenin üzerinden düşüp ölen adamı örnek göstermesi, kaygı kölemin, şiromantistin söylediklerine bire bin katması aldı. Üstelik hepsi çok aç olduğundan heybemdeki tuzsuz paskalya çöreğini de şiromantistle paylaşıp yediler. İnanır mısın, akşama kadar çadırımın içinde el falı bakıp, geleceğimi okuya okuya, beni bu savaş esirlerinin sorgulandığı karargahın en güvenli yer olduğuna ve halk yargıcı olmanın bana çok yakıştığına ikna ettiler.

Tam o esnada kapının zili çaldı işte. Tanımadığım komşu aşure getirdi. Hem yedim, hem de hala karargahta olduğuma emin oldum. Çünkü korku kölem hala konuşuyordu: “Tanımadığın birinin getirdiği yiyeceği nasıl yersin! Ya içinde zehir varsa! Sen özelsin, hiç böyle bir ihmale gelir mi sorumluluğun!”

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest