SU KÜÇÜĞÜN SOFRA BÜYÜĞÜN DEĞİL, SU,SÖZ, SOFRA HEPİMİZİN OLSUN!

Farklı insanlarla karşılaşmanın güzel taraflarına odaklanıyorum. Benim gibi biri için bazen çok sinir bozucu olabiliyor. Bir çok ön yargım ve görmek istemediğim davranış kalıpları var. Mesela “su küçüğün sofra büyüğün” gibi. Bu ne demek? Anadolu’da bir çeşit görgü kuralı. Bir sürahi su var bir de maşrapa, düşün ki herkes susamış kalabalık bir ailede, sen de o evin gelini ol, erkek okuyucular öyle olduklarını farz etsinler bir anlığına, çoluk çocuk sofra kurdunuz, büyük baba, babaanne falan herkes sofra başında, ama bir tane maşrapa var, herkes ondan su içecek. İşte sen evin gelini olarak en küçük çocuğa veriyorsun içmesi için önce, yaşından dolayı her konuda hürmet ettiğin kayın babanı, kayın valideni sonraya erteliyorsun. Diyelim ki herkes suyunu içti, ama sıra yemeğe geldi, işte orada işler tam tersine dönüyor. Servis yapıyorsun tabakları dağıtıyorsun ya, işte orada da önce büyüklerin önüne veriyorsun tabakları. Aileler böyle kalabalık yaşarlarken böyle bir söz varmış işte “su küçüğün, sofra büyüğün diye”. Bu sözü eskiden çok sevmezdim, ta ki ne manaya geldiğini öğrenene kadar. Meğerse suyu içmesinde bir sakınca yok çocukların ama sofradaki her şeyi yemeleri de uygun değil demekmiş. Peki benim aklımda neden böyle öncelikle alakalı bir şeymiş gibi kaldı?

Bu sözün bir de tek kelimesi değiştirilerek farklı bir anlama gelecek hali vardır: “su küçüğün, söz büyüğün!” Nedense bu sözün manasında da kendine öncelik tanımaktan da öte, çocuğa hak tanımama hissediyorum. Atasözlerimizden bazıları gerçekten de bana hiç uymuyor. Konuşmasına izin verilmeyen çocuklar, obur, yaşlı insanların tavuğun en güzel tarafını bu çocukların önünde yediğini onların da sadece su içmelerine izin verdiği gözümde canlanıyor. Güçlünün zayıfa önderlik etmeyi devam ettirmek için onun hakkını da yediği düzenin küçük bir kopyası. Aileden gelen bir itaat kültürü. Sarsılmaz bir teslimiyetin ilk deneyleri. Ortamdaki herkes büyülenmiş gibi bu söze uyar. O yüzden büyüklerinin yanında konuşan çocuğa eskiler hiç iyi gözle bakmazlardı. Bir şey söylenecekse büyükler söyler, bir şey yenecekse, önce büyükler yerdi.

Bugün bu sözleri sonsuza kadar değiştirmemiz gerektiğine inanıyorum, “su hepimizin, sofra hepimizin, söz hepimizin, biz biriz.”

Burada yaş meselesine takılmaya gerek yok, bahsettiğim şey yaş almış insanlara hürmetsizlik etmek, ya da ailedeki doğal hiyerarşiye çomak sokmak değil. İnsan olarak nasıl istersem o tarafa çekilebilecek, işime geldiği gibi kullanabileceğim bir ifadeyi, bir kuralı değiştirmek istiyorum. Bu açıdan baktığımda tüm atasözlerimizin, sözlüklerimizin gözden geçirilmesi lazım.

Çoğu insandan duyarız “ben gördüğüme inanırım, bunlar boş laflar” derler. Ama işin aslı öyle değil, gerçekten de duyduğumuza inanıyoruz ve onu kendi gözümüzde, kendi beynimizde işimize geldiği gibi dönüştürüyoruz.

Kırmızı mercimek çorbasından başka bir yiyeceği ekmekle yiyecek dişi olmayan dede için su küçüğün sofra büyüğün daha fazla çorba içme hakkı olabileceğini, çok susamış, aralarında sadece 1 yaş olan iki kardeşin küçük olanının maşrapayı kapabileceğini, bir şirketin patronunun söz büyüğündür söz kalıbını, bankadaki parasının büyüklüğü olarak algılamasını çok görmüyoruz. Hatta içinde küçük espriler buluyorum ben şahsen, defalarca da ablamın elinden maşrapayı kaptım. Sıcak yaz akşamlarında, dondurmanın sütten yapıldığını sütün de yüzde doksan dokuzunun su olduğunu, dondurma külahını ilk bana vermeleri gerektiğini bile söyledim. Rekabet yüksek olunca akıl daha iyi çalışıyor bu da gerçek.

Bir süre sonra, daha doğrusu yaşım büyüdükçe farklı kültürel yaklaşımlara dikkatim çekildi. Çünkü bu işte bir gariplik vardı. Böyle basit bir konu da bile rekabet etmek hoşuma gitmiyordu. Benim beğenip beğenmememden bağımsız, her toplulukta böyle garip alışkanlıkların etkisini görünce, ufkumu genişletecek insanlar aramaya başladım. İlkiyle tanışmak için de çok uzağa gitmeme gerek kalmadı. Üçüncü sınıfta babamın yine tayini çıkması sebebiyle okulumu değiştirmek zorunda kaldım. Dolayısıyla tüm sınıf arkadaşlarım ve öğretmenim de değişmiş oldu. Zap zayıf ve esmer bir kız vardı yeni sınıfımda. O zamanlar da aynı şimdiki gibi saçıma farklı aksesuarlar eklemeyi severdim. Mutlaka bir tacım olurdu. Ama Yozgat yöresinde ona taç denmezdi, onun adı benim için çemberdi. Bildiğiniz çember, bu başımdaki gibi hilal şeklinde bir saç düzenleyici aksesuar. Bu kız tam arkamdaki sırada oturuyordu ve çemberimi tutup çekiyor benden kaçırıyordu. Her defasında arkamı dönüp; “çemberimi geri ver.” diyordum. Önce beni sinirlendirmeye çalıştığını düşündüm, belkide oyun oynamak istiyordu, ama bu oyundan günlerce hiç bıkmadı. En sonunda tepkisiz kalmaya karar verdim. Çemberimi başımdan çekip aldığı zaman arkamı dönüp geri ver demeyecektim. Bu kararıma da uydum, çemberimi yine başımdan çekip aldı, ben de hiç bir şey olmamış gibi sıramda kalem kutumla oynamaya devam ettim. Biraz bekledi, sonra kalkıp yanıma geldi ve şunları söyledi; “biliyor musun bunun adı çember değil, taç bunun adı, sen çemberimi ver dediğin için tekrar söyle diye aldım her defasında ama artık söylemiyorsun, oyunun tadı kaçtı, almam bir daha” dedi. Ona göre tacımı bana göre çemberimi sıramın üstüne bırakıp gitti. O küçük kızdan daha önce tanıştığım farklı insanlar arasında su küçüğün sofra büyüğün düsturunun en ateşli savunucularından olan ve ikinci dünya savaşının tüm halkları fakirleştirmesinden nasibini almış babaannem, kalbi bir serçenin kalbi kadar hassas olan ablam, bir yanda İç Anadolu köylü kültürü, diğer yanda şehirleşme ikisi arasında kalırken kendi kızlarını korumaya çalışan babam vardı. Onları dahil etmedim, çünkü seçme şansım yoktu.

Yine de kendimi bu konuda son derece şanslı hissediyorum. Hayatımın her yılında sıradan olmayan, faklı insanlarla karşılaştım. Tabi bunda benim arkadaş olmaya çalışmalarım da etkili oldu. Kimse yanıma gelmiyorsa ben giderdim, merhaba deyip havadan sudan bir konuşma başlatırdım. Nadir de olsa cevap vermeyen, sırtını dönen insanlar da gördüm. Bazen de onlar beni buldu. Sonra ne olduysa oldu bir durgunluk dönemi geçirdim, bunda üniversiteden mezun olunca iş hayatına adapte olamamamın çok büyük etkisi oldu, farklı insanlarda karşılaşma ihtiyacının önüne temel ihtiyaçları karşılama geçti. 8 yıllık uzun bir aradan bahsediyorum. Öyle olunca insanların arasına dönmek de hiç kolay değildi. Şimdi iyi ki yeni bir yol buldum, harika okuyucular var. Birbirinden farklı hayat deneyimleri ve çok derin fikir dünyaları var.

Suyun, sofranın ve sözün hepimizin olduğu bir dünyayı özlüyorum.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest