DENİZİ YİTİREN DENİZCİ KİTABI, BU PASARELLA ÇOK ESKİ!

Bugün sana, üç temel konudan bahsedeceğim, bir tanesi meslek seçememem, diğeri ise hala okuduğum, henüz bitirmediğim Denizi Yitiren Denizci kitabı, üçüncüsü de denizcilik terimlerinden pasarella.

Küçükken bulduğum küçük bez parçalarından oyuncak bebeklerim için kıyafetler dikerdim. Büyüdükçe kendime önce asla giyemeyeceğim sonraları da giyebildiğim kıyafetler dikmeye başladım. Kolay olduğu için etek dikmeye daha fazla vakit ayırdım. Gel zaman git zaman etrafımdaki insanlar kendileri için de bir şeyler dikmemi istediler. Bazılarını kıramadım kabul ettim ama tam istediğim gibi olmadı. Nihayetinde terzi değilim, ben yazar da değilim, ayrıca okuluna gitmiş olsam da mühendis de değilim, ressam hiç değilim, şarkıcı da değilim tabii ki. Bunların hepsini sadece istediğim kadar ve istediğim kalitede yapıyorum. Bir ara tiyatroculuk oynuyordum ama tiyatrocu da değilim. Birisi bunlardan birini iyi yaptığımı mutlaka bu alanda bir iş kurmam gerektiğini söyleyince de lafı değiştirip sebzelerden bahsetmeye başlıyorum.

“Biliyor musun, denizciler çoğu zaman balık yemek zorunda olduklarından eğer yemekhaneye gittiklerinde pırasa ya da şalgam yaprağı görürlerse sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırırlarmış. Öyle uzun zamandır gördükleri tek renk mavi olurmuş ki, bu sebzelerin yeşilliği başlarını döndürürmüş.”

Tüm bu lafı başka yere çekmeler, asıl konuya gelmemelerin arkasında bambaşka bir iş var. İlk başta saydıklarımın hiç birini ömrümü adamaya değer bulmamamın da sebebi; tüm bu işlerde yol katetmiş insanların zaten varlığı, her birinin kaybetmekten korktuğu ikişer üçer çocukları var, en azından işlerini ayakta tutmak için her sabah uyanmak için de sebepleri. Onlar bir çeşit işlerinde süvariler. Ailelerinden gelen fotoğraflara bakıp bakıp işlerine dört elle sarılıyorlar. Bu insanların hepsi önlerine altın tepsiyle gelen bir bir fırsatı tepmiş. Onlar için bir umut olamaz. Tüm sonsuzluğun içinde bu sahip olduğu yeteneklerin de zaten mevcut olduğunu gözden kaçırmışlar. Evet, doğru, ben bu saydıklarımın içinde hiçbir işte uzman olmadım. Ama ömrümce hepsini denemeye cür’et ettim.

Eğer en başından beri hissettiğimde haklıysam, günün birinde tüm bu süvarilerin kulaklarına bir borudan karanlıkları yırtarcasına bir ses duyulacak. Tüm bu saydıklarımı kullanabileceğimi, bunların kimsenin tekelinde olmadığını, insan olarak ne olmaya ihtiyacımız varsa, ona dönüşme yeteneğimiz olduğunu yazan, kutsal bir metin, güneşin çizgi çizgi bulutları deldiği açıklıktan, taş bir levha üzerinde inecek. İşte o gün, yazı masamın başından kalktığım gibi dışarı çıkmam gerekecek. Bu yüzden hiç bir işte uzmanlaşmadım.

Bunu söylemek, beni tam bir çılgın gibi göstereceğinden, denizcilerin nasıl da yeşil sebzelere hayran hayran baktığını anlatmak bana daha kolay gelir. Hatta hazır gemilerden bahsetmişken pasarellanın ne olduğunu bilip bilmediğini de sorarım. Eğer deniz otobüsü kullanan biriysen, her zaman bir pasarella görüyorsun. Bunlar gemi geçiş merdivenleri ya da platformlarıdır. Deniz otobüsüyle istasyon kıyısı arasına, deniz otobüsü durduktan sonra görevli tarafından üstüne basıp karaya çıkalım diye uzatılır. Bazıları ahşaptan bazıları metal levhadan olur. Çoğu kişi bunun adını bilmeden basar geçer. Ben de bilmiyordum. Ta ki Denizi Yitiren Denizci ismindeki bir romanı okuyana kadar. Pasarella kelimesiyle bu romanda karşılaştım.

Sonra Pasarella’nın, bu hiç bir işe tam kendini verememe olayıyla nasıl bir bağıntısı olabileceğini düşündüm. Benim gemim Nuh’un gemisi gibiydi. Her hayvan türünden bir çift alıp çıkmıştım yola. Ama fırtınadan sonra çeşit çeşit karalar çıktı karşıma. Bir adaya ulaştım. Bu adada zürafa yetiştirmem gerekiyordu. Zürafa bu adada geçer akçeydi. Ama bir baktım ki gemimde zaten bir çift zürafa var ve aslan, papağan ve farelerden vazgeçmek istemiyorum. Pasarellayı bu adaya, gemimi yeterince yaklaştırmama rağmen kıyısına uzatmadım ve yelkeni açtığım gibi engin ve dingin sulara geri döndüm. Birkaç gün daha yol aldım. Ufak tefek fırtınalar da atlattım. Sonra bir başka ada çıktı karşıma burada da bilge baykuşlar vardı. Yapmam gereken tek şey gemimi bilge baykuş adasına yeterince yaklaştırmak pasarellayı kıyıya uzatmaktı. Böylece bundan sonra hep bilge baykuşlarla ilgilenecektim, bilge baykuş adasında en karlı iş buydu. Ama adaya yaklaştıkça derin bir korku hissettim ve şükür ki gemide iki bilge baykuşun zaten olduğunu fark ettim.

İşin başından beri böyle. Gemi sağlam, pasarella bulunur. Sadece gemideki tüm hayvanları indirebileceğim bir ada karşıma çıkana kadar bu yolculuğa devam edeceğim. Onların tek bir türünden bile vazgeçmek istemediğimden eğer bu tek yönlü adaların birinde karar kılarsam diğer türleri fırtınalı denizde kaderleriyle başbaşa bırakacağımdan, bunu istemedim. Uzun zamandır da pasarella geminin en nemli köhne kenarında durduğu için ahşabı çürümüş durumda. Korkarım artık uygun adayı bulsam bile bu pasarellanın üzerinden hayvanların hepsini geçirmem mümkün değil. Söz konusu adadan ödünç bir pasarella alacağım.

Bu arada bahsettiğim romanın yarısına geldim, çok uzun bir roman da değil, 116 sayfa öykü sayılır bu sayfa sayısıyla bence. Ama okuduğum yere kadar yine hayvanlarla ilgili çok acıklı tasvirlerin de yer almasından dolayı, ayrı bir his oluşturdu bende. Çok yönlü tahlili yapılabilir, çünkü bizim basitçe hayvanların haklarını korumak, onlara kötü davranılmasını önlemek, işte ne bileyim efendim tutup bir kap yemek koymak kapının önüne gibi davranışlarımızı anlamsız bırakan, bambaşka bir konuyu tüm açıklığıyla anlatmış kitap. Küçük bir kedi yavrusunu, kendilerinden hiç beklenmeyecek varlıklı ve eğitimli aile yapılarından gelen çocukların hangi dürtülerle öldürdüklerinin anlatıldığı sayfalar içeriyor. Ben okurken kusmamak için kendimiz zor tuttum. O kısımları atlasam bu sefer de kitabı yarım yamalak okumuş olacağım. Bir de sana anlatacak konu arıyorum. Mecbur hangi cümleyi, hangi kelimeyi görsem okudum. Beni yanıltmayan bir de sonuç çıktı ortaya; çevrenin önemi. Kitaptaki çocuk arkadaşlarının gözünde artık büyüdüğünü, yetişkin bir erkek olduğunu ispatlamak adına bu cinayeti işliyor. Yani öbür çocuklar akıllı uslu olsalar, atıyorum büyümenin şartı çiçek ekmek olsa, tüm Japon kıyılarını güllerle donatacak ama gel gelelim büyük, güçlü bir erkek olmak için zavallı kediyi öldürmeleri gerekiyor.

Bu konu derin derin incelenmeli. Avcılık yapanların da benzer duygular hissettiklerini, bir hayvanı öldürmekten, bir cana kıymaktan duydukları güçlülük hissini özledikleri bir gerçek. Öyle değillerse bile kişilik yapısı olarak amcası, dayısı, babası, annesi avcı olan çocuk da ister istemez avcılığa çok uzak olamıyor.

Bu davranışların iyi ya da kötü sınıfına sokulması kurbanın acı ya da mutluluk oranına göre olsaydı ve bu hepimiz için sabit, değişmez bir değer olsaydı kimseye zarar vermezdik. Ama iş öyle değil. Kitaptaki çocuk için kedinin çektiği acı onuncu sırada bile gelmiyor. O, salt hayatı anlamaya çalışan, çevresinin değer yargılarıyla kendini var etmeye çalışan bir çocuk. Hepimizin çocukluğu kadar acımasız, hepimizin çocukluğu kadar empatisiz. Şüphesiz Hristiyanlar bebeği henüz hiç bir iyi ya da kötü iş yapmadan önce vaftiz ederek daha baştan günahkar olarak dünyaya geldiğini kabul ediyorlar. İnsan gerçekten de büyüdükçe, kendini, çevresini ve tercihlerini yargıladıkça insan oluyor. Yoksa tam bir canavar.

Kitabı henüz bitirmediğim için şimdiye kadar söylediklerime ön yargılar bulaşmış olabilir. Yine de Japonya gemicilik kültürü, işgalden sonra Japon çocuklarının içine düştüğü sosyal yalnızlığın sonuçları, kadın erkek ilişkileri ve zavallı hayvanlar hakkında bir şeyler okumak istersen ilk 60 sayfayı şimdiden tavsiye edebilirim. Kitap en az 20 yaşında birinin okuyabileceği konular tasvirlerle dolu, o yüzden çocuklardan uzak tut.

Bir videonun daha sonuna geldik. Yarın için yeni bir video metni hazırlamaya gidiyorum. Görüşürüz!

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest