NEDEN KİTAP YAZMAK İSTEMİYORUM? (ŞİMDİLİK) İTİRAF EDİYORUM

Ben öldükten sonra, insanlar benim hakkımda konuşmaya devam etsin, yani bu dünyaya bir iz bırakayım, ama beğenmediğim, görünmesinden utandığım tüm çirkinliklerim, kusurlarım ve zayıf yanlarım, toprağın derinliklerine gömülsün, onları kimse görmesin. Evet, evet, istediğim tam anlamıyla bu.

Yani bugün, kendi hayat hikayemi anlatan, bir kitap yazacak olsam, utandığım hiçbir şeyi anlatmayacağım. O da böylece, yalan bir kitap olacak, en azından eksik bir kitap olacak. Kitapta ne kadar mükemmel olduğumu anlatıp, kendimi pohpohlayacağım, kendimi sizlerin görmenizi istediği şekilde, iyi, mutlu, sevimli ve çok akıllı göstermeye çalışacağım. Kurnazlık yapacağım, iki yüzlü davranacağım, ama size dürüst olmaya söz vereceğim. İç dünyamda hissettiğim korkularımı, örtbas edeceğim, hakkınızdaki gerçek düşüncelerimi de sizin gözünüzden, saklayacağım ve kendimi tutamayıp, birkaç sayfaya karaladığım gerçek düşüncelerimi, yazdığım kağıtları, ne kadar katlayabiliyorsam, o kadar katlayıp, siyah bir cam şişeye koyup, bulabildiğim en ağır taşa bağlayıp, büyük okyanusun, en derin noktası olan Mariana çukuruna atacağım. 

İşte bu yüzden basitçe ve kaygısızca yapılabilecek, bu kitap yazma işi, benim için gururumun karıştığı bir mücadeleye dönüştü. Ben de vazgeçtim, en azından erteledim.

Eğer bir gün kendimi, bu duygularımın üzerinden gelebilecek kadar dikkatli ve uyanık hissedersem, içimdeki önlenemez, kendini olduğundan farklı gösterme duygusuna karşı, zırhlı bir asker gibi savunmada kalabilirsem, kendimden bahsettiğim bir kitabı da yazabilirim.

Bunun için çok cesur olmak gerekir. Diyelim ki kendime söz verdim ve ne olursa olsun, doğruları ama sadece doğruları yazmaya, yemin ettim diyelim. Aklım ne kadar, “bak, bu olay öyle olmamıştı” dese de kendini savunmaya geçen kişiliğim, hemen hayallerinde kendini yüce ve tertemiz gösterecek, bir kendine yalan söyleme makinesi olarak ortaya çıkar.

Kendime söylediğim yalanlar, aynı yılanlara benzer. Yılanlar nerede yasar? Taşların kayaların altında, karanlıkta, en koyu gölgeli yerlerde olur onlar. Yalanlar, daha çok görünüşte çok cesur olan, açıkça söylenen, çok büyük sansasyon yaratacak, itirafların arkasına gizlenirler. Öyle insanlar vardır. Hepimizin gözünü fal taşı gibi açan, kocaman itiraflar yaparlar.

İtiraf ediyorum, burnum, dudaklarım ve kirpiklerim estetik ama başka hiçbir şey yaptırmadım gibi.

Bu şekilde yapılan çok sert ve beklenmedik itiraflar, belki de çok daha büyük ve derin bir sırrın gizlenmeye çalışılmasından ortaya atılmıştır. İtiraf, her zaman arkasında, bir zayıflığı ve utancı saklar. O yüzden mümkün olduğunca, abartılı bir şekilde yapılır. Mesela rüşvet verdiğini, herkese itiraf eden biri, aslında verdiğinden, kat kat fazlasını rüşvet olarak aldığını, kimsenin duymasını istemiyor olabilir.

İtibarını kaybetmek, seninle dalga geçilmesi, herkesin üstüne gülmesi, öyle katlanılmazdır ki, bununla ilgili bir şeyin, duyulmasındansa, en çirkin ve korkunç kusurlarını itiraf edersin.

Mesela son derece saygın, edebiyat dünyasının zirvesinde, gayet yakışıklı ve şık giyimli Hasan Bey, hep gerçekleri söylemesiyle tanınmasına rağmen, çocuk sahibi olamadığını, herkesten saklamak ister. Bu onun için utanç vericidir. O yüzden, etrafındaki herkese, aslında bir zamanlar iki çocuğu olduğunu, fakat büyük bir aşkla sevdiği eşini kaybettikten sonra, onları maalesef bakım evine terk etmek zorunda kaldığını anlatır.

Çok cesaret isteyen bir itiraf değil mi? Hatta ne kadar çok tepki alır düşünsene. Ama Hasan Bey kısırmış, çocuğu olmuyormuş demelerinden, iyi geliyor bu adamcağıza. Hem de arkadaşları onu teselli etmeye çalıştıkça, ya da çocuklarını bulup, onlara tekrar kavuşması için destek olmaya çalıştıkça, asla çocuk sahibi olamayacağı gerçeğini gizlemiş oluyor.

Bir evin büyük gelini, küçük gelinine değer vermez mesela, ne demlediği çayı beğenir ne de yaptığı keki beğenir. Hatta ona kötü davranır. Ama bunu itiraf etmektense, kendisini beceriksizlikle, kendini beğenmişlikle ve aşırı titiz olmakla suçlamayı tercih eder. Böylece ustalıkla asıl itiraf etmesi gereken konuyu saklayabilir.

Bence bir insanın, gerçekten kendisi hakkında, hiç saptırmadan doğruları söylemesi, bu dünya da gerçek adaleti, hürriyeti ve kusursuzluğu bulmak kadar imkansız bir şey. Gerçeği ama sadece gerçeği, güvenebileceğimiz şekilde, bize söyleyen bir organımız yok çünkü. Beynimiz hayallerle, kalbimiz duygularla yaşayıp gidiyor.

Bunda hafızamın da etkisi var. Aynı olayı mavi bir elbisenin içindeyken hayal edip, sonra kırmızı bir elbiseyle düşününce, olay bambaşka yerlere gidiyor. Bir de hatıraları birbirine karıştırıyorum. Çünkü hafıza, kan akış hızımızdan bile etkilenen bir şey. Çocukluğumdan beri, olup biten her şey, sanki akıp giden zaman nehrinin, dibindeki çakıl taşları gibi. Zaman nehri aktıkça, bu taşlar birbirine sürtünüyor, yontuluyor ve cilalanıyor. İlk hallerinden çok farklılar. Artık hiçbir anı ilk olduğu haline benzemiyor. Kendi aralarında bir düzen kurmuşlar, böylece beni gün içinde rahatsız etmeyecek, ihtiyacım olduğu zamanda işime gelen şekilde ortaya çıkardığım malzemeler haline gelmişler.

Yani hepsi bozulmuş, üstelik her gün de yeni yeni olaylar olup, bunların üzerini kapatıyor. Eski anılar yenilerle değişiyor. Hatta bazen bir olayı, tam tersi olmuş gibi hatırladığım çok olur benim. İlkokul 3. Sınıftayken, arkadaşımın yeşil, ortasında beyaz çizgisi olan silgisini, onun haberi olmadan kullanmıştım, ama daha sonra, sanki o benim silgimi benden habersiz kullanmış gibi hatırlamaya başladım. Muhtemelen içimdeki soylu Pınar, kendisine öbür türlüsünü yakıştıramadı.

Genç bir film yıldızı, daha internet ve görsel medya çok yaygın olmadığı zamanlarda, güzelliğiyle dillere destan olmuş. İstanbul’da yaşıyormuş ve Türk sinemasının göz bebeğiymiş. Gel zaman git zaman, onun hakkında çok güzel, esmer bir kadın olduğu haberi, Moskova’da yaşayan zengin bir iş adamının da kulağına gitmiş. Adama şunu söylemişler “film yıldızı çok güzel, mavi tüllü elbisesi içinde tam bir peri kızına benziyor, kaşları ve kirpikleri çok belirgin, burnu küçük ve dudakları kalın, boyu kısa ama zarif bir kadın.” Demişler.

Adam günlerce, kadının nasıl göründüğünü hayal etmeye çalışmış, ama bilgiler çok yetersizmiş. Oldukça esmer bir yüz ve Arap kadınları gibi iri gözler hayal etmiş, zenci kadınların dudakları gibi kalın, ama gül rengi dudaklar düşünmüş, saçlarını bal rengi ve kadının başını kask gibi saracak biçimde kısa hayal etmiş. Eğer iş için tekrar Türkiye’ye giderse, mutlaka bu starın oynadığı filmi, görmeye gidecekmiş. Adam her gün, film yıldızını düşünmeye devam etmiş. Artık kadının, tam aklındaki gibi görüneceğine kendini inandırmış. Sonra gerçekten de bir iş için İstanbul’a gittiğinde, Süreyya sinemasında gösterilecek filme, starı yakından görebilmek için en önden biletini almış. Ama tamamen, farklı bir görüntüyle karşılaşmış, kadının esmerliği cilt renginden değil, beline kadar uzanan dalgalı siyah saçlarından geliyormuş, gözleri tahmin ettiğinden çok daha büyükmüş ve dudakları, kopkoyu kırmızı bir rujla boyalıymış.

Film bitmiş, adam Moskova’ya geri dönmüş, ama eski hayaliyle yeni hayali birbirine karışıyormuş şimdi. Kadın, saçları açık ve koyu kahverengi karışık, omuzlarına kadar uzunlukta, beyaz tenli, ama siyah gözlü bir kadına dönüşmüş.

Aradan yirmi yıl geçmiş ve bu, Moskovalı iş adamının, tekrar işleri sebebiyle İstanbul’a gelmesi gerekmiş. O da işlerini bitirdikten sonra, taksiye atlamış ve yine Süreyya sinemasına gidip, bir film izlemeye karar vermiş.

Ne olmuş dersin? Aynı kadın sinema yıldızının filmiymiş, ama aradan geçen yirmi yıl, kadını oldukça değiştirmiş. İş adamı onu tanıyamamış bile. O zaman hatıralarına güvenmemesi gerektiğini de öğrenmiş olmuş.

Sadece kendim hakkında, yazmaktan çekinen ben değilim bu arada. Kendi resmini yapan ressamların da çoğu, kendilerini oldukları gibi çizmemişler. Belki de o gördüğümüz milyar dolarlara satılan portrelerdeki insanların, gerçek halleri çok farklıdır. Belki adamın burnu kocaman, ama kendini yakışıklı çizmiştir falan.

O yüzden kendimi iyice tanıyınca, kendime dürüstçe bakınca, kendi en karanlık köşelerime, içimdeki tüm taşların altındaki, kıvrım kıvrım kıvrılan yılanları bulunca, kendi okyanusumun en derinlerine inince kendimle ilgili bir kitap yazacağım.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest