BOŞ ODANIN KIYMETİ

Evimin odalarından biri boş. Özellikle boş tutuyorum. Kimseyi davet ettiğimde yok. Ama yine de bir gün misafir ağırlayacak olursam diye hazırda bekletiyorum.
Bu odanın bahçeye açılan demirli bir penceresi var. Ne perdesini açarım ne de akşam olunca odanın lambasını. Bu pencerenin önüne beş saksı fesleğen koydum. Gelir gider sularım. Beyaz porselen bir çaydanlığa su doldurur, her bir saksının altındaki tabağa aktarırım.
Beşinci saksıya sıra gelince, sanatçı sincabın merakla boş odanın içine baktığını, baktıkça hayret ettiğini gördüm. Ne olduğunu sorunca, yerinden sıçradığı gibi kayboldu çalılıkların arasında. Çok da önemsemedim. Gittim kitabımı okudum, akşam yemeğimi yedim, boş odanın ne perdesini açtım ne de lambasını.
Ertesi gün vakti gelince, beyaz porselen çaydanlığı kireçli musluk suyuyla doldurdum ve doğruca fesleğen saksılarına götürdüm. Bir, iki, üç, dört derken, sanatçı sincap ve gözlüklü bilim kurbağasının dikkatle boş odanın penceresinden içeri baktıklarını gördüm. Dün kendi geldiği yetmezmiş gibi bugün de gözlüklü bilim kurbağasını getirmesine biraz içerledim. “Ne var burada?” dedim. Beşinci fesleğen saksısının altındaki tabağa su aktarmayı unuttum. Onlar da çalılıkların arasında kayboldular.
Kitabımı okumaya çalıştım ama konsantre olamadım. “Neden boş odanın penceresine bakıyor bunlar?” diye düşündüm. Bir acayiplik vardı ama haydi hayırlısı!
Ertesi gün beyaz porselen çaydanlıktan üçüncü saksı tabağına suyu aktarmıştım ki bir de ne göreyim? Sanatçı sincap ve gözlüklü bilim kurbağası, yanına bir de romancı geyiği almış, dikkatle boş odanın içini gözetlemeye çalışıyorlar. Gözüm döndü, kaptığım gibi elime bir çakıl taşını fırlattım. Üçü de nereye kaçacağını şaşırdı, ama benim de içime kurt düştü.
Porselen çaydanlığı merdivenin kenarına bıraktım. Gözetledikleri mesafe kadar uzaklaştım ve bakmaya başladım. İyice gözetledim. Hiçbir şey yoktu. Bu sincap, kurbağa ve geyiğin derdi neydi böyle? İster istemez kitabımın başına gitmek yerine, yıllardır açmadığım boş odanın kapısını açtım. Hiçbir şey yok! Tozlanmış eski bir yatak, bir küçük çekmeceli ceviz ağacından yapılmış dolap. Yerde bir kilim bile yok! Pencerede de her zamanki perde işte.
Bak sen şu işe, üç kafadar benimle dalga mı geçiyor ne?
Kapıyı çektim. Kitabımın başına geçtim, okudum, anlamadım. Aklım boş odada kaldı.
Ertesi günü zor ettim. Bir cesaret, beyaz porselen çaydanlığı suyla doldurdum. Daha saksıların yanına bile varmamıştım ki yanlarına eleştirmen fareyi ve tiyatrocu güvercini de alan sincap, kurbağa ve geyik, büyük bir merakla, geldiğimi bile fark etmeden boş odanın penceresinin dikizliyorlar. “Artık bu kadarı da olmaz ama, hadlerini bildireceğim!” dedim.
Ne demek oluyor canım bu? Bir gün değil, beş gün değil. Ne fesleğen sulamaya mecalim, ne kitap okumaya merakım, ne bu densizleri kovalamaya mecalim kaldı.
Olduğum yerden seslendim; “Son yıllarda biliyorum ki birçok bilim hayvanı ve sanatçı habitat üyesi, geleneksel değerlerin birer birer çöktüğünü gördü. Değerler çökünce boşluğa düştünüz tabii! Bunların yerine bir şey koyamayınca da kendinize eğlence aramaya başladınız. Bunlardan bir tanesi de boş oda gözetlemek olsa gerek! Sanatçı sincaplar, romancı geyikler, tiyatrocu güvercinler, eleştirmen fareler, işsizlikten ne yapacaklarını şaşırmış, kendilerini mi eğlendiriyor?” diye çıkıştım.
Hiç istiflerini bozmadılar. Hayretler içinde boş odanın penceresine biraz daha bakıp, benim bunun önemini anlayamamış olmama homurdana homurdana çalıların arasında kayboldular.
Ertesi gün başka habitat üyelerinin de onlara katılarak, boş odanın penceresini gözetlemeye geleceğinden endişelenmeye başladım. Son birkaç gün içinde, boş odayı iki kere daha ziyaret ettim.
Dikkatlerini çeken neydi? Perdeyi açık bırakmaya karar verdim. Sonraki gün neredeyse on habitata üyesi,pencerenin önüne gelmiş, dikkatle bakıyorlar, hayret ettiklerini, olağanüstü bulduklarını ifade eden sesler çıkarıyorlardı. Benim boş odamda göremediğim, ama onları böyle cezbeden şey ne olabilirdi? Çaresiz, yanlarına gidip, sıraya girdim. Sayı arttıkça, boş odanın demirli penceresini seyri kıymete bindi. Kimse kimseye sırasını vermek istemiyordu.
Yıllardır dönüp bakmadığım boş odanın tadı çıktı. Ben ne olduğunu göremedikçe oda daha önemli hale geldi. Aklımda ne okuduğum kitap ne de pencere önünde susuz kalıp kurumuş fesleğenler kaldı. Saksıların dibine örümcekler ağ örerken, benim derdim tüm bu gözetleyen hayvanlara aşikar olan, ancak benden gizlenen boş odanın sırrıydı. Üstelik benim evimin boş odası! Benim pencerem! Nasıl olur da yalnız bana gizli olur?
Ne gecem kaldı ne gündüzüm. Bir antilop böyle aşağılanır mı? Kurbağalarla, eleştirmen farelerle, aynı hizaya sokulup, onlara bahşedilenden mahrum bırakılır mı?
Hepsini kovdum. “Benim boş odam, benim pencerem değil mi? Kovarım hepsini.”dedim. Dediğimi yaptım. Kar etmedi. Her gün on kere odaya girip, her köşesini arar oldum. Bu kadar dikkat çekici olan şeyin ne olduğunu görebilmek için her şeyimi vermeye razı oldum.
Ama bana bu boş odanın sırrı verilmedi. Sır gizlendikçe boş odanın da önemi arttı. Benden başka kimse izlemesin diye muhafızlar mı dikmedim? Pencerenin önüne özel siyah ipekten ucu sırmalı yeni perdeler mi taktırmadım? Odayı boyayıp, dekore mi ettirmedim? Altın kartonpiyerler, gümüş döşemeler, bronz biblolar mı ekletmedim? Neler neler! Ancak sır gizlendi de gizlendi. Ne iştahım kaldı ne mecalim. Varsa yoksa boş oda, boş odanın kıymeti!
Güçlü antilop kaslarımdan eser kalmadı. Boş odanın sırrı olmadıktan sonra, neyleyim bir kaşık çorbayı? İyice zayıfladım. Boş odanın gözetlenmeye başlanıp, fesleğenlerin susuz kalıp kurulmasından bu yana, neredeyse altı ay geçmişti. Halime acımış olacaklar ki eleştirmen fareyi sözcü olarak yollamışlar. Akşamüzeri, o gün bugündür ritüelim olan ağlama saatimdeydim.
Her akşamki gibi gözlerim kan çanağına dönmüş, yüzüm boş odanın kapısına doğru dönük,boynum bükük, boynuzlarım yere değerek hıçkıra hıçkıra, boş odanın sırrını dilenirken, kapı çaldı. Gelen eleştirmen fareydi. Beni bu halde görünce, “Seni ızdırabından kurtarmaya geldim.” dedi.
Yalvarırcasına önünde diz çöktüm. Boş odanın sırrının karşılığında cinim kadar sevmediğim eleştirmen fareye bile canımı vermeye razıydım. Başladı anlatmaya, “Öncelikle bir şey ne kadar gizli ise o kadar önemlidir. Boş odanın sırrını çok istiyorsun, ama sana verilmiyor. Belki de orada hiçbir şey yok gerçekten.” dedi.
“Nasıl olur, o kadar habitat üyesi neden gelip gözetliyor boş odayı o zaman?”
Eleştirmen fare gözlerini kıstı. Sivri kuyruğunu yere bir kırbaç gibi vurup,şaklattı ve bıyıklarını titretip, iki ön dişini göstererek, “Aslına bakarsan, orada görmeye değer hiçbir şey yok benim için. Romancı geyik ve gözlüklü bilim kurbağası da böyle düşünüyor. Sadece bir deney yaptık. Ve senin boş odan, artık çok önemli. Hep birlikte talep oluşturduk ve böylece sır büyüdü.” dedi ve acımın öfkeye dönüşmesini beklemeden, duvarın dibinden süzülüp kaçtı.
Sabaha kadar olduğum yerde oturdum. Güneşin ilk ışıklarıyla beraber, boş odanın altın anahtarlı kapısını kilitledim.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest