EVİMİN KİRİŞLERİ

Ev yaptım. Çatısının üzerine yerleştirdiğim on kiriş var. Dokuzunu sözleşme imzaladığım, dokuz dostumdan aldım. Bir tanesini de ben aldım.
 
Birbirimizi sevmeye söz verdiğimiz, sözleşmeyi imzalayan on antilobun da imzası var bu sözleşmede. Evi yaptım, ama burnumdan geldi. Sen kolay mı sanıyorsun o masif ağaç gövdelerini, çatıya yerleştirmeyi? Kiriş meselesine geri döneceğim. Ama önce içinde bulunduğum durumu anlatayım.
 
Hepimiz işimizde gücümüzdeydik. Aplike kıtasında açlık vardı, kuyruğu siyah antilopların çoğu, beş yaşına gelmeden ölüyordu. Dünya Antilop Dergisi’nde kaburga kemikleri sayılan, gözleri yuvalarından fırlamış, kıyafetsiz antilop yavruları, kapak resmi oluyordu. Ben de elime dergiyi alıyor, evirip çeviriyor, “ayy yazık!” diye düşünüp, hemen petrolün ne kadar değer kazandığını öğrenmek için antilop ekonomisi sayfasına geçiyordum.
 
Antilop borsasında petrole oynuyor, çokça antilop lirası kazanıyordum. Evi petrolden kazandığım parayla yapmadım. Ama olsun, iyi kar ettim.
 
Hava kalitesi düştü, ama ben kar ettim. Biraz daha antilop öldü, ama iş hacmim arttı. Eskiden göletten gelen suyu içiyordum. Tüm yüzeyi poşetlerle kaplanınca, damacanalarla su satın almaya başladım. Ama sorun yok, petrolden kazandığımın yanında, suya ödediğimin hesabını yapacak değilim.
 
Bazı antiloplar kazanmak, bazıları ise kaybetmek için doğmuştu.
 
Sonra birden tüm antilopları, bunun yanında geyik ve at türlerini de içine alan habitatı etkileyen bir parazit ortaya çıktı. Tüm oyunu bozdu. Eskiden de parazitler vardı. Ama biz akıllı antiloplar, hemen paraziti satın alır, yalnızca aplike kıtasında etkili olmaları için onları ikna ederdik. Beni yemedikleri müddetçe parazitlerden hiçbir şikayetim yoktu. Bu sefer ki farklı.
 
Bu sefer, parazit bizi dinlemiyor. Ne tür bir antilop olduğuma dönüp bakmıyor bile. Artık Dünya Antilop Dergisi’nin kapağında, dünyanın en zengin antilobunun bu parazitten her şeyini kaybettiği haliyle, perişan bir resmi var. Yeni dergi kapağımız, beğensek de beğenmesek de bu.
 
“Ayy yazık!” diyorum ve petrolün ne kadar değer kaybettiğini okumak için antilop ekonomisi sayfasına geçiyorum.
 
Böylece hepimiz öyle bir koşula geldik ki ne kadar bencil olduğumuzu anlamaya başladık. Gördüğümüz şu; doğa tüm süreci yönetiyor. Biz de ilk defa onun kadar güçlü olmadığımızı, en çok paraya sahip olan antilop da olsak, doğanın istediğinde her şeyi elimizden alabildiğine tanık olduk. Bencilliğimiz bizi, daha fazlasına sahip olmamız için itti ve en sonunda bu parazitle örülmüş demir gibi soğuk duvara, sivri boynuzlarımızı tosladık.
 
Her şeyi sil baştan yapacağız. Birbirimizle bağlantılı ve eşit koşullara sahip olduğumuz bir antilop toplumu kurmak için doğanın iznini almamız gerekiyor. Zorla ya da zorlanarak sahip olduğumuz her şeyi bırakıp, yeni bir yaşam kurmamız gerekiyor.
 
Modacı antiloplar ve bazı turizmci ceylanlar, parazitle eninde sonunda bir uzlaşmaya varılacağı, en azından eskiden beri zaten anlaşamadığımız timsahlar üzerine parazitleri yönlendirerek, bu işin çözüleceği yönünde görüş bildiriyorlar.
 
“Parazitler gidecek ve eskisi gibi olacağız. Üzerinde rekabet kulelerinin reklam yazıları olan, tonlarca yakıt tüketen ve böylece petrol borsalarını zirveden zirveye taşıyan uçaklar, tekrar havalanacak” diyorlar. Ama bu parazit tüm antilop planlarımızı mahvetti.
 
Ziyantino marka kravatımı, koyver marka gömleğimle kombinleyip, iki boynuzum arasında kalan uzun tüyleri, geriye doğru sabitlememin zamanı geçti. Artık bitmeye mahkum kendi gücümü bir kenara bırakıp, doğanın gücünü kullanmanın vakti geldi. Yeni süreçte, tüm dünyaya doğayla iyi geçinmenin yolunu anlatmalıyım.
 
Yeni durumu bulduğum her şeyi yemeye alışmış bu koca antilop midemde sindirmeye başlamalıyım. Bütün bu bencilliğin üzerine yükselebilirsek, her antilobun eşit olduğu yeni yaşam biçimine geçeceğiz.
 
Bahsettiğim dokuz arkadaşım, doğanın bükemeyeceğimizi anladığımız bileğinin gücüne yenildi ve şeçimimiz olmadığını, doğanın öğrencisi olmaya gelmemiz gerektiğini, benim gibi anladı. Her biri dostuna yardımcı olup, dostunu kendisi gibi seveceğine söz verdiği ortak bir sözleşme imzalayarak “evet” dedi.
 
Gelelim evin kirişlerine. Sözleşmeye bağlı kalmak gerektiğinden, bir antilop her zaman evinin kirişleriyle ilgili yaşadığı olayları gözden geçirmeli, sonra da dokuz dost antilobu haklı çıkarmalıdır. Ben de öyle yapacaktım ama sandığım kadar kolay değilmiş.
 
Bin bir zahmetle evin duvarlarını ördüm, her bir pencere doğramasına servet harcadım. Yağmur yağacak da temeli suyla dolduracak diye geceleri uykum kaçtı. Çatının üzeri kapanıncaya kadar boynuzumu yastığa, üst kirpiğimi alt kirpiğimin üzerine koymadım.
 
Sözleşmede, her bir antilop bir diğer antiloba yardımcı olmalı kuralı var. Hal böyle olunca, ihtiyacım olan on kirişin dokuzu, dokuz dost antiloptan geldi.
 
“Eee, ne güzel işte! Arkadaşların sana yardım etmiş.” diye düşünebilirsin. Ama öyle olmadı.
 
Yağmur bulutlarını gördüğüm ilk sabah, henüz tamamlamadığım evin terasında, seksen santime yüz yirmi santim ölçülerinde, bir sünger işçi yatağında uyandım. Etraf inşaat malzemesi, üstüm başım çimento tozu, yüzüm gözüm bembeyaz alçı. Esmer bir antilop olan Külgen dostum, sırtına birinci kirişi yüklenmiş, geldi. Kiriş hiç yontulmamış bir meşe gövdesi. Gülen yüzünün, parlayan dişlerinin ve tabii ki sözleşmeye attığım imzanın hatrına, tuttum duvar üzerinde paralel açtığım iki kiriş oyuğuna yerleştirdim koca meşeyi. Tamam da evin tamamı beyaz mermer. “Külgen gidince beyaza boyarım ben bunu.” diye düşündüm, ama sözleşme hemen aklıma geldi, “kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!”
 
İşte böyle, bir antilobun zekası ile duyguları, günlük yaşamında sorular ortaya çıkarır. Benim için de öyle oldu. İkinci kirişi her gün banyo yapan, iki dakikada bir ellerini sabunlayan, dost antilop Özük getirdi. Tam da kendine yakışan cinsten bir kiriş. Camdan yapılmış, ince ve narin, üzerinde tek bir leke bile yok, çünkü cam beziyle sabahtan beri en az yedi kere silinmiş, güneş ışığını hiç kırmadan arkasına geçiren billur su gibi bir kiriş. Yontulmamış meşenin yanına nasıl da yakışır! Çaresiz, birbirine paralel olarak açtığım, iki kiriş oyuğuna boydan boya yerleştirdim.
 
Tabi ki doğanın bana böyle dostlar göndermesinden yavaş yavaş şikayetçi olmaya başlamıştım. Sözleşmeye uyduğum halde ihtiyaçlarım tam olarak tatmin edilmediği için şikayetçiydim. Çok sürmeden, üçüncü kiriş için daima ağlayacak bir sebep bulan, dost antilop Kubuz geldi. Ama eli boştu. Boynuzlarını benimkilere vurdu, “haydi seninle üçüncü kirişi almaya gidelim, eğer beğenmezsen almazsın, ben alıp getirsem sen de beğenmezsen, ne yaparım ben Sayga?” diye sorarken gözleri dolu dolu oldu. Ağlatmadan hemen peşine düştüm. Kirişleri görür görmez, Kubuz koşarak en beğendiğinin yanına gitti. “Bak bu aynı bizim sözleşmeyi imzaladığımız masanın rengine benziyor, koyu haki, ne kadar da kaliteli duruyor değil mi?” Dedi. “Ama biri meşe, diğeri cam kiriş, bu uyar mı ki yanına?” der demez başladı ağlamaya, “etme Kubuz, yapma Kubuz, öyle demek istemedim Kubuz…” dediysem de ikna edemedim. Beni kirişçide bırakıp, ağlayarak uzaklaştı. Düşündüm taşındım, sözleşmeye göre dostumu kendim kadar sevmem gerekiyor, öyleyse nasıl olsa kendim de bir kiriş seçme hakkım olduğundan, Kubuzun beğendiği haki yeşil kirişten iki tane aldım. Böylece tavanda ilginç bir görüntü oluşmaya başladı.
 
Kubuz’un, Özük’ün ya da Külgen’in ev kirişleri hepsi bir örnekti! Doğa neden Sayga’nın evini istediği gibi yapmasına izin vermiyordu?
 
“Benim durumum neden daima dost antiloplardan daha kötü oluyor?” diye düşünürken, oturma odasıyla misafir odası arasında kalan, ince duvarda asılı, dört parçalı dekoratif aynaya bakıyordum. İşte bu aşamada sanki içimde sözleşmeyi imzaladığım dost antiloplara karşı bir ajan konuşuyordu;
 
“Hani bu sözleşmeyi imzaladıktan sonra yaşamının tüm günlerinde seni sadece iyilik ve güzellik takip edecekti?” diyordu.
 
Sözleşmeyi açıyordum; “Bir antilop, iyi olanı beğendiği gibi kötü olanı da beğenmelidir. Doğa, iyilik severdir ve bir antilop, mutlaka doğaya güvenmelidir.” yazıyordu.
 
Ertesi gün beşinci kiriş için dost antilop Başkara gelecekti. O da her şeye sinirlenir! “Kim bilir nasıl bir kirişi sözleşme hatırına canım evin tavanına kendi ellerimle yerleştirmek zorunda kalırım”, diye diye üstüme bir yağmurluk alıp, kendimi dışarı attım.
 
Olup bitenleri bir türlü kabul edemiyordum. Kirişçinin olduğu sokaktan olabildiğince uzak sokaklara daldım ve ortalığı birbirine katan, henüz boynuzları yeni çıkmaya başlamış bir antilop yavrusunun ağladığını duydum.
 
Ceylanlar, parazitler yalnız onları yesin istediğimiz timsahlar ve tabi ki diğer antiloplar, yürüyüş yaparken, gürültü duymak istemezler. Bu yüzden ağlama sesinin bir an önce durmasını istediler ve homurdanmaya başladılar;
 
“Böylede olmaz ki canım, şunun şurasında zaten parazit var diye haftanın sadece bir iki günü dışarı çıkabiliyoruz, onda da şu gürültüye bak, bir de timsahları beğenmezler, ne biçim antilop yetiştiriyorlar, daha boynuzu çıkmamış, boğazından çıkan sese bak, bu kadar feryat ettirilmez ki bir yavru, boğazı şişecek, sonra bağışıklığı düştüğünden parazit çabucak gelip yer vallahi, nasıl babası var bu antilobun, yavru bu kadar ağlatılır mı hiç, ne istiyorsa versin efendim, biz dinlemek zorunda mıyız bu gürültüyü, hem yazık yavruya hasta olacak böyle devam ederse, homur, homur, homur…”
 
Ben de kirişleri unutup, bunun gibi şeyler düşünmeye başladım.
 
“Antilop dediğin, sessiz sakin yürür. Ha! Bir yavru antilobun varsa, babası olarak tabi ki onu mutlu etmen gerek. Madem toplum içinde sorun çıkarıyor, ya dışarı çıkarmayacaksın ya da ne istiyorsa vereceksin, değil mi?” Dedim.
 
Yavru antilop, babasının yağmurluğundan çekiştirip durmaya devam etti. Homurtular yükseldi yükseldi, ben de el alemin en akıllı antilobu olduğumdan, üstüme vazifeymiş gibi sözcüsü oldum. Çektim baba antilobu kenara, toplumun sesi oldum, homurtuları söze döktüm, niyetim baba antilobu iyice utandırmak, parazit yüzünden kısıtlı çıktığımız huzurlu yürüyüş saatlerini garanti altına almaktı.
 
“Bir baba antilop şefkatli olmalıdır”, dedim, “senin merhametin nerede be baba antilop?”
 
Baba antilop ön ayaklarını gerdi, boynuzlarını yukarı kaldırdı ve iki adım geri çekilip, etrafına toplanmış ceylan, timsah ve antiloplara yüksek sesle şunları söyledi;
 
“Ceylan beyler, timsah hanımlar ve diğerleri, yavru antilobunun sol bacağında gördüğünüz sargı bir kaşıntılı alerjinin üzerini örtmektedir. Daha dün antilop araştırma hastanesine götürdüm ve tüm kaşıntısına rağmen, sargı bezini açmamamızı, eğer açarsak, parazitin kolayca yerleşip, onu yiyebileceği bir ortam yaratmış olacağını, uzman antilop doktor söyledi. Söyleyin bana, gözüm gibi koruduğum, bu yaşına getirdiğim yavru antilobum sol bacağındaki bu alerjiyi açmak ve dilediğince kaşımak istiyorsa, dileğini yerine getirmiyorum diye, kötü bir antilop baba mı oluyorum? Kusura bakmayın, sizlerin merhamet anlayışınızla ilgilenmiyorum.” dedi.
 
Yavaşça kalabalığın gerisine doğru çekildim. Boynuzlarımı olabildiğince eğdim ve görünmemek için ilk köşeden döndüm.
 
Beşinci kiriş için endişelenmeyi bırakamadım. Yine de bu konuda, yavru antilobun babasına ettiği eziyeti, başının etini yeme davranışını, doğaya karşı yapmamak konusunda kendimi ikna edebiliyorum. Doğanın merhametli olduğunu, tıpkı baba antilop gibi bir bildiği olduğunu, henüz boynuzları bile çıkmamış, ancak sesi yüksek çıkan bir antilop yavrusu gibi davrandığımı anlamalıyım.
 
Eğer ben yapmam gerekeni yaparsam, doğa da iyi olanı yapar. Aynısı dost antiloplar için de geçerli. Bir antilop, evinin kirişlerini yerleştirirken, sözleşmeye bağlı kalmak gerektiğinden, her zaman evinin kirişleriyle ilgili yaşadığı olayları gözden geçirmeli, sonra da dokuz dost antilobu haklı çıkarmalıdır.
 
Dost antilopları sevmekle ilgili olan deneyimler kıymetlidir. Ben de dost sevgisinde özveri ile uzun zamandır çalıştığım için şikayetlerim var. Zavallı yavru antilobun kim bilir ne kadar zamandır sol bacağı kaşınıyor, sen olsan dayanabilir misin?
 
Bu kaşıntının bir başka versiyonu işte benim yaşadığım. Hiç biri kiriş ustası değil ki bu dost antilopların, üstelik hepsi kendi kişiliklerine has bir yaklaşımla geliyorlar karşıma. Sanki ben, çok da önemli bir antilop değilmişim gibi konuşuyorlar benimle. İşte yine başladı içimdeki ajanın, dost antiloplar hakkında konuşmaları;
 
“Onları gizlice gözetleyeceğim. Mesela çok hızlı koşan antilop dostum Karkuy! Hepimize dost antilopları çok sevmemiz gerektiğini söylüyor. Ama kendisi bizi seviyor mu bakalım, dahası beni seviyor mu acaba? Her an ağlamaya hazır Kubuz mesela! Çoğu zaman benden kurtulmak istiyormuş gibi davranıyor, bir çay içmek için evine uğrasam, hemen bir şeyi bahane edip ağlıyor, demek ki benim yanımda olmaya bile katlanamıyor. Bu dokuz antilopta hiç de dost sevgisi yok. Ben sözleşmeyi imzalarken, gerçekten diğer dokuz antilobu sevmekle ilgileniyordum, küçücük bir sevme gücüm vardı. Bir ihtimal ki diğer antiloplardaki küçük sevme güçleriyle birleştirip gücüme güç katacaktım. Ama şimdi görüyorum ki hiçbir şey kazanmadım, Külgen, Karkuy, Başkara ve diğerleriyle olmasaydım, onların getirdiği kirişler hakkında gerçek düşüncelerimi söyleseydim ve kabul etmeseydim, daha iyi olurdu.”
 
O akşam dokuz antilop dostumla konuşacak, imzaladığımız sözleşmenin hiçbir anlamı olmadığını söyleyecektim. Gözlerim doldu ve alt dudağım titremeye başladı. Sözleşme rulosunu yırtıp atmak için açmaya başladım, saman renkli rulonun baş kısmı açıldıkça, ilk paragraf ortaya çıktı;
 
“Bir kaç antilop bir araya geldiği zaman, içlerinde mutlaka birbirlerini sevmek isteyen en az bir antilop olmalıdır. Bu antilop, diğerlerinin bu sözleşmedeki, çalışmaya uygun kişiler olduğundan emin olmalıdır. Anlaşmazlık olduğu zaman (diyelim ki dost antilopların getirdiği kirişleri beğenmedin) işte o zaman, içinizde bir ajan olduğundan, sevgi yeterli gelmez. İşte bu sözleşme, ajanlar konuşmaya başladığı zaman, antiloplar birbirini sevmeseler bile söz verdiklerini hatırlasınlar diye imzalandı.”
 
Göz yaşlarım saman renkli ruloyu ıslatmaya başladı, ama ikinci paragrafı okumadan yırtmaya gönlüm el vermedi;
 
“İki dost antilobun anlaşması için şunlar söylenir, eğer iki antilop birbirini seviyorsa iyilik yaparlar, sevgi azalınca (kirişler istediğin gibi olmayınca) iyilik yapmazlar. O zaman dost antilopların yaptığı sözleşme ne işe yarar?”
 
Yaptığımız sözleşme şu an için değildi zaten. Çünkü anlaşmayı büyük haki masada imzaladık ve o gün çok güzel bir gündü. Mangal yaptık, antilop salıncağı kurduk, ziyantino marka kravatlarımızı çıkarıp yeşil çayırlara fırlattık ve her birimiz diğer dokuz antilop dostun ne kadar mükemmel arkadaşlar olduklarını düşünüyorduk. O gün sözleşme imzalamak, birbirimizi sonsuza kadar seveceğimize söz vermek çok kolaydı. Biz bu sözleşmeyi, anlaşamadığımız, birbirimizi beğenmediğimiz, her yaptığımız işi eleştirdiğimiz, kirişleri uyumsuz bulduğumuz zamanlar için imzalamıştık.
 
Şimdi dost antiloplara karşı bir sevgi hissetmiyor olabilirim, ama sözleşmeye göre ilişkimi devam ettireceğim. Anlaşma bu yüzden yapıldı. Sevgiyi hissetmesem de doğanın bana, antilop baba’nın bacağı sargılı yavrusuna yaptığı gibi davrandığını düşüneceğim. Böylece her şey düzelecek ve dost antilopları uygun şekilde yargılayacağım.
 
Ajan sesini susturdum, kirişlerle ilgili eleştirilerini, temel toprağını boşalttığım araziye götürüp gömdüm. Ajandan kalan soru ve talepleri pencereden silkeledim. O zaman her şey huzur içinde yerli yerine oturdu.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest