MEKTUP

Çıngıraklı yılandan bir mektup aldım. Şöyle yazmış;
“Sevgili Sayga, her gün kendime söz verdiğim halde, yine de tutamıyorum. Artık aklımı ve duygularımı kendimin kontrol etmediğimden eminim. Yaptığım ve henüz yapmadığım potansiyel kötülükleri, benden daha iyi bilirsin. Şimdi yanında olsam, seni sokmak için uyuklamanı bekliyor olurdum.
Dostun,
Çıngıraklı yılan”
Sen bilmezsin çıngıraklı yılanı. Yazdığı, olduğunun binde biri bile değil. Var böyle habitat canlıları. Benim de az kalır yanım yok hani. Ama çıngıraklı yılanın huyu da huy değil. Mektup sıradan bir mektup değil. Sadece durumunu bildirmiş gibi görünüyor ama üzeri örtülü bir yardım çığlığı. Bu konuyu enine boyuna düşünmeliyim ve tabii ki onun canı ne istiyorsa değil, ona faydalı olanı cevap olarak yazmalıyım.
Bir antilop, dostunun kalbini kırmak istemez. Dostu bir çıngıraklı yılan olsa bile.
Durumu daha net anlamak için çıngıraklı yılana, son bir haftada onu üzecek bir olay yaşayıp yaşamadığını sordum. Cevap, her şeyi ortaya koyuyordu;
“Sayga, biliyorsun ki kolonimizin yöneticisi büyük yeşil çıngıraklı yılanı yakın bir zamanda bulaşıcı hastalıktan kaybettik. Tamam bu olay son bir haftada olmadı, ama büyük yeşil çıngıraklı yılanın bakımından ben sorumlu olduğum için içsel gerilimim hat safhadaydı. Büyük yeşil çıngıraklı yılanın ölümüne çok uzun süre üzülmedim. Sadece birkaç gün gözlerim doldu. Bu anlarımı da kimseye göstermemeye çalıştım. Özellikle de ona tutkuyla bağlı olduğu, öldükten sonra aşırı bir şekilde ortaya çıkan annemin yanında.
Annemi tanıyorsun. Geçen yıl, meşhur çıngıraklı yılan mantısı yapmış, seni davet etmişti. Sen mantıyı afiyetle yerken, ben de seni sokmamak için kendimi demir ayaklı kanepeye bağlamıştım.
Neyse, son bir haftadır olan şu; annem, her an büyük yeşil çıngıraklı yılanı hatırlatmaktan çekinmiyordu. Yemek yerken, yürüyüş yaparken ya da kıvrılmış televizyon seyrederken. Varsa yoksa konuştuğu şuydu; “Büyük yeşil çıngıraklı yılan bu yemeği çok severdi, sandalyeye böyle kıvrılırdı, avlarını şöyle tuzağa düşürürdü, yok efendim gözlerini böyle süzerdi, kendisini kovuklara şöyle gizlerdi…” diye diye başımın etini yedi.
Olacak o kadar diye düşündüm. Yeşil çıngıraklı yılan, daha yeni öldü, yaşayacak acısını tabii ki. Ama teselli etmek için her yanına süründüğümde işin rengi gittikçe değişti. Artık etrafına kendisi gibi büyük yeşil çıngıraklı yılanın kıymetini, öldükten sonra anlayanları topluyordu. Koro halinde çıngıraklarını çıngırdata çıngırdata ağıt yakıyorlardı; “Ah bizim büyük yeşil çıngıraklı yılanımız! Biz, siz olmadan ne yaparız? Ne güzel de sürüm sürüm sürünüyordunuz, ne güzel de sizi öfkelendirenlerin üzerine zıplayıp, bir çırpıda sokuyordunuz. Hele o sarımsaklı ıspanak yiyişiniz, hiç gözümüzün önünden gitmiyor.”
Bir gün değil, beş gün değil Sayga! Ben tepki vermedikçe, iş büyüdü de büyüdü. Geleneklere göre, ölen çıngıraklı yılanın arkasından ağıt yakılırmış diye, ne gecem ne gündüzüm kaldı. Annem desen, iyice hastalık hastası oldu çıktı.
Tavsiye ettiğin sabır eğitimine, söz verdiğim gibi devam edemedim. Önce bir güzel annemin etrafındaki diğer çıngıraklı yılanları birer birer korkuttum. Zehir dolu dişlerimi, ağzımı kocaman açıp gösterdim. Çıngırdayarak kovdum hepsini. Sonra annemi bir güzel azarladım.
O da korkusundan olacak, konuyu elinden geldiğince kapatmaya çalıştı. Benim derdim bu sanıyordum. Yani ‘büyük yeşil çıngıraklı yılan, öldü’ mevzusu kapandı mı ben de huzur bulurum sanıyordum. Ama ne gezer! Meğerse içimde bu zamansız ölümle hayat bulan, büyük bir kötülük varmış.
Annem gözüme düşman göründü. Her süründüğümde önüme çıktı. Ne yemeyi sevmiyorsam soframa koydu, ne dinlemek istemiyorsam onu anlattı, ne yapmak istemiyorsam hile ve annelik hakkını öne sürerek, cebren yaptırdı. Oldum olası tadını sevmediğim, dana yüreğini kanlı kanlı beyaz doğrama tahtası üzerinde bana doğrattı. Bu esnada eskilerden bir bahis açıp beni sohbete zorladı.
İçimden, “Sayga’nın sabır tavsiyesini tutmam lazım.” dediysem de sadece on saniye dayanabildim. Sonunda da saydım sayıştırdım. Ah sözüm bittiğinde ne pişman oldum! Ancak iş işten geçmişti. Annem sürünerek gidip siyah demir ayaklı kanepeye kıvrıldı.
Annem artık büyük yeşil çıngıraklı yılandan da bahsetmiyordu. Peki benim öfkem neden bitmiyordu? Dahası ben neden öfke gelince, onu tuttuğum gibi bir kaşık maden sodasının içinde köpürürte köpürte boğamıyordum?
Sana yazdım Sayga. Zira psikoloji kitapları öfke kontrolü ile ilgili sadece tespitte bulunuyor. Bu kadar öfkeli bir çıngıraklı yılan olmanın, tabii ki haklı görünen sebepleri var. Ancak çözümleri yok. Çıngıraklı Yılan Psikolojisi Ansiklopedisinde şunlar yazıyor;
Çıngıraklı yılanlarda öfke kontrol bozukluğunun sebepleri nelerdir?
  1. Küçük bir çıngıraklı yılanken bir travma geçirmiş olmak.
  2. Yine yavru dönemde, anne çıngıraklı yılanın hastalığı ve acılarından kendini sorumlu tutmak.
  3. Çıngıraklı yılan okulunda çıngırağı daha kısa diye dışlanıp alay edilmek.
  4. Okula diğer çocukların getirdiği yiyeceklerden ya da eşyalardan getiremeyecek şekilde yoksul bir yılan ailesinden gelmek.
  5. Evde çıngıraklı yılanların sık sık kavga etmeleri.
  6. Yetişkin çıngıraklı yılanların yavru çıngıraklı yılanın sosyal ihtiyaçlarını karşılamaması.
Sayga, sana güvenirim, bilirsin. Söz konusu altı maddenin altısını da yaşamış bir çıngıraklı yılan olarak, çaresizce yüzümü psikolojiden sana dönüyorum. Bana öyle bir cevap yaz ki öfkemi kontrol edememem, artık tamamen benim suçum olsun. Zira bu altı maddede yazan sebepler, yavru bir çıngıraklı yılanın yetişkinlikte tüm dünyayı ateşe vermesi için, ayrıca ebeveynlerini affetmemesi için son derece yeterli sebeplerdir.”
Şimdiden söyleyeyim, cevap olarak ne yazarsam yazayım, çıngıraklı yılanı tatmin edemeyeceğim. En azından hemen olmayacak. Zamanla azar azar yazacağım cevap, kalbine damlayacak. Her öfke nöbetinden sonra, şükredecek. Haydi başlayalım!
“Sevgili çıngıraklı yılan,
Öncelikle senin de farkında olduğun gibi mesele ne kanlı dana yüreğini doğramak zorunda kalman ne de duymak istemediğin eski mevzuları annenin hatırlatmasıdır. Sadece içindeki kötülüğü görmenin vakti gelmiştir. Bu bir mucizedir. Şimdi kendindeki eksikliği gördün, yavru bir çıngıraklı yılanken, ne yaşamış olursan ol, tüm kötülüklerin ancak ortaya çıkarsa üzerini iyiliğin örtebileceğini anlamalıyız.
Lütfen, sen de annene bağırmanın ya da yavru bir yılanken olanların, aşağılık bir durum olduğunu düşünmekten vazgeç. Bu kötülükler olmadan önce, gizli bir şekilde evrenin bir köşesinde bekliyorlardı. Ortalıkta görünmüyorlardı. Ama şimdi senin vasıtanla ortaya çıktılar.
İşte şimdi bu kötülüğün düzeltilmesini istemen için bir fırsatın var. O yüzden, ben senin yerinde olsaydım, seni çılgın bir çıngıraklı yılan gibi gösterecek bir şey yapar, anneme bağırdıktan hemen sonra, çıngır çıngır oynardım. Sürüne sürüne şarkı söylerdim. Hemen arkasından da yere dümdüz serilir, kalbimin derinliklerinde ne kadar kötü olduğumu görürdüm. ‘Şimdi doğadan, bana yeni bir huy vermesi için tam bir dilekte bulunuyorum.’ derdim.
Sevgili çıngıraklı yılan, eğer o gün eve pizza söylemiş olsaydın ve annenle karşılıklı çay içip güzel bir sohbetin ardından sarılmış olsaydınız, dönüşme fırsatını, daha iyi bir çıngıraklı yılan olma fırsatını, sonsuza dek yitirecektin. Kendini kötü hissettiğinde daha hassas olduğunu itiraf et. Eğer sen mutlu bir çıngıraklı yılan olsaydın, asla yavruyken saydığın maddeleri yaşamış olan habitat üyelerini düşünmeyecektin. Kendini değiştirmek istemeyecektin.
Tüm bu olup bitenlerin tek bir sebebi var; sen, kendine ‘Bu kötülükle dolu dünyada, neden varım?’ sorusunu sorman ve dahası, doğa seni değiştirsin diye yalvarman için oluyor. Eninde sonunda hepimiz doğanın önünde diz çökeceğiz ve kendi dilimizde değişim talebinde bulunacağız.
O zaman kötülükler bir şükran konusuna dönüşecek. Antiloplar boynuzlarını sırtlarına değdirerek böğürecek, çıngıraklı yılanlar yer ile yeksan olacak, kuşlar kanatlarını sonuna kadar gerecek ve timsahlar ağızlarını yüz elli beş derece kadar açacaklar. Ama hepsi aynı şeyi isteyecek; ‘Doğa, yalvarırım içimdeki kötülüğü iyilikle değiştir. Benim yapacak gücüm yok, yardım et!’ diyecekler.
Umut edelim, habitatın son kuşağının dileği kabul olsun. Bir sonraki nesil saydığın altı maddeyi okuduklarında, hiçbir şey anlamasınlar.
Dostun,
Sayga.”
 
https://pinarhanpolat.com/sayga/mektup

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest