MÜRDÜM RENKLİ KUMAŞ PARAMPARÇA

Elimde tek bir çıkış pusulası var. Üzerindeki altın renkli kadran, hep aynı çözümü gösteriyor: “eğer bir antilop, işin sonucunu bilmek istiyorsa, işin ortasında hiçbir şey öğrenemez. Sonuna kadar bekleyip, ne olacağını görmesi gerekir.”

Evet, ben de tüm habitatı kasıp kavuran, kimi kuşları işinden eden, kimi şifacı baykuşları ağlatan parazitin, neden hala etkisinin geçmediğini anlamıyorum. Çünkü olay hala devam ediyor. Sonunda ne olacağını kim bilebilir ki? Tabii ki sadece daha önce bu ve benzeri olayları yaşamış olanlar, işin sonucunu görmüş olanlar bilir.

“Eğer tüm hayvanlar, tek bir buğday demeti gibi olup, doğa ile aynı fikirde olmaya çalışırlarsa, bir şansımız olabilir” diyorlar. Çünkü daha önce böyle parazitlerle karşılaşmışlar ve ancak birlik olduklarında hayatta kalabildiklerine emin olmuşlar. Ama ben ve içinde yaşadığım bu çağda, hiçbir hayvan, ne böyle bir şey gördü, ne de duydu. O yüzden deneyimli olanların peşinden gitmekte şüpheye düşen sayısız hayvan var.

Tabi bir de antilobundan timsahına, serçesinden kelebeğine, her türlü hayvanı bekleyen kaçınılmaz ölüm var. Hal böyle olunca, doğanın benden ne istediğini öğrenmek için çaba harcamaya değer mi değmez mi diye hepimiz kendimize sormalıyız. Ama neye karar verirsem vereyim, tüm bu olup bitenlerin sebebini, hep en son aşamada anlayabilirim.

Dün kendime internetten bir pijama takımı aldım, ama maalesef paçaları uzun geldi. Tüm pijamalar ceylanların mükemmel fizik anlayışına göre üretiliyor ve benim gibi kısa boylu antiloplar, en büyük beden pijamayı satın alıp, paçalarını kendi boylarına göre kestirmek zorunda kalıyorlar.

Yüzde doksan beş pamuk, yüzde beş likra, kompozit kumaştan üretilmiş, üzerinde küçük ayı desenleri olan pijamayı, terziye götürdüm. Etraf karman çormandı. Bir de bu aralar, herkes evde olduğundan, bol bol pijama satın alınmış ve hiçbir antilop ve keçinin bedeni, ceylanlarınki gibi olmadığından, terziye bir çok paçası kestirilecek pijama gelmiş.

Çaresiz, sosyal mesafeyi koruyarak, hemen önümdeki genç antilop ve babasının, işinin bitmesini bekledim. Bir tarafta telalar, diğer tarafta ucu açık kalmış, sönmüş kumaş yapıştırıcıları, neredeyse yarım metre uzunluğunda makaslar, kol ütüleme tahtası ve dikiş makinaları derken, küçücük dükkanda ağzımızda maskelerle iyice bunalmaya başladık.

Neyse ki sıra önümdeki genç antilop ve babasına geldi. Baba antilop, çantasından büyükçe bir mürdüm renkli kumaş çıkardı. Ben diyeyim on, sen de yirmi metrelik kumaşı, terzi tezgahına bıraktı.

Terzi antilop, hemen kumaşın türünü anlamak için ön ayaklarıyla kontrol etti, burnunun ucuna inmiş gözlüğünün üzerinden bakarak, “ne olacak bu kumaştan” diye sordu. Genç antilop heyecanından babasının konuşmasını bekleyemedi, hemen “benim için bir antilop takımı, parazit ortadan kalkar kalkmaz aşık olduğum kız antilopla nişanlanacağım.” demez mi?

Gülesim geldi ama içime attım. Terzi antilop, mezurasını telaların arasından buldu, genç antilobun boyunu ölçtü ve her ölçümünden sonra “hımm, otuz santim, hımm bir buçuk metre, hımm burada bir kavis verelim diyerek, küçük, saman renkli bir not defterine bakkal kalemiyle not aldı.

Sonra mürdüm renkli kumaşı, ön ayaklarıyla terzi tezgahına serdiği gibi tam ortasından kocaman bir kesik attı. Bizim genç antilop, bir feryat kopardı ki sorma! Baba antilop da terzi antilop da ne dediyse ikna edemediler. Sosyal mesafe falan hak getire, terzi antilobun üzerine yürümesin mi genç antilop?

En sonunda dükkanın dışına çıkardılar. Eee, tabi benim işim de uzadı biraz.

Baba antilop; “Siz oğlumun kusuruna bakmayın, denir ki ‘aptal bir antiloba, sürecin ortasını göstermeyin.’ Bir elbisenin dikilmesi için, önce canım kumaşın kesilmesi gerekir, değil mi? Üstelik bu durum, hem iyi hem de kötü olarak gördüğümüz tüm işlerde böyle. Bizim oğlan heyecanlandı, bu parazit meselesi onun da psikolojisini bozmuş olsa gerek.” dedi.

Sonra sıra bana geldi, pijamamın boyuma göre ölçüsünü verip, yarın saat dokuz gibi almak üzere terzi antiloba teslim edip, dükkandan çıktım. Olaya ne genç antilop ne de terzi açısından bakmaya değmez, ancak kumaş açısından bakınca işin rengi, mürdümden, her şeyin apaçık görüldüğü beyaza dönüşüyor.

Kumaş için kesilmek ne kötü şey! Antiloplara doğa tarafından verilmiş bilinç kumaşta olsaydı, feryat edecekti. Ancak, genç bir antilobun üzerine, tam oturan nişan kıyafeti olmak da, her mürdüm renkli kumaşa nasip olmaz.

Kumaş, bilinçli olsa, bir zamanlar terzi antilobun makas darbeleriyle bu hale geldiğini hatırlayacak ve kopardığı feryadın işin ortasındayken, işin sonunu görememekten olduğunu anlayacaktı.

Ben bunları düşünürken, evimin sokağına iyice yaklaşmıştım. Dalgınlaşmış olmalıyım ki, kuyruğumun yere sarktığının farkına bile varmadım. Derin bir “ah” sesi duyunca, irkildim ve hemen kuyruğumu toplayıp yırtmaçlı ceketimin altına sakladım. Boynuzlarımı eğip baktığımda on sekiz milimetre uzunluğunda, bir gümüşçün böceğinin sağ kuyruğuna basmış olduğumu anladım.

Hemen geri çekilip özür diledim, ama öfkeme de hakim olamadım.

Neredeyse altı aydır parazitten korunmak için sosyal mesafeye dikkat etmeliyiz diyoruz, tüm habitat kanalları, sosyal medya mecraları bundan bahsediyor.

Hadi ben görmedim senin gibi küçük bir böceği, sen benim gibi koca bir antilobu nasıl görmedin, anlamadım ki? Biraz da baktım canı yandı, vicdanımı rahatsız ettiği için de öfkem iki katına çıktı, iyice çıkışınca gümüşçün şunları söyledi;

“Merak etmeyin, ben iyiyim, kuyruğum çok da acımadı, iyi ki bu parazitten korunmak için dikilmiş tulumlardan almışım. Çünkü bu aralar mutlaka dışarıda, ufak tefek işlerim oluyor.”

Bu sözler beni sakinleştirmedi, canını ortaya koyacak kadar önemli ne işi olabilirdi ki? Antenlerini önüne eğdi ve şunları söyledi;

“Bir gümüşçün, kendisi için değil, bütün gümüşçünlerin, dahası tüm habitatın faydası için yaşamalı. Etrafta bulduğum yiyecekleri önce diğer gümüşçünlere, artarsa karınca ve hamam böceklerine götürüyorum. Belki biz göremiyoruz ama aslında tıpkı bir zincirin halkaları gibi birbirimize bağlıyız. Tek bir halka, zincirdeki diğer tüm halkaları bir arada tutmaktan sorumludur. Biz gümüşçünler, üzerimizden akacak olan bu geçiş hattını kapamamalıyız. Eğer bir parça yiyecek bulmuşsak, hemen diğer gümüşçünlere vermeliyiz. Bolluğun, birimizde birikip kalması yerine, akıp gitmesini sağlamalıyız. Eğer böyle olursa, o zaman doğanın bizden istediğini yapmış oluruz. Bazı gümüşçünler buldukları hiçbir yiyeceği, üzerlerinde tutmamaya, aktarmaya karar verdiler. Ben de onlardan biriyim ve bulduklarımı biriktirdiğim zamanlara göre, şimdi çok daha büyük bir mutluluk duyuyorum. Kural şu, her şeyi alıp, herkese veriyorum. Arada sırada bir parça protein ekmeği bulmuşsam dayanamayıp, diğer gümüşçünlerden sakladığım, afiyetle yediğim de oluyor. Ama bunun gittikçe azalan bir davranış olduğunu söyleyebilirim. En ideal olanı ise, bir gümüşçün için, yüzde yüz alıp, yüzde yüz vermek. Seninle karşılaştığıma göre bulduğum havuçlu kek dilimini sana vereceğim.” dedi ve uzattı. Kibarca kabul ettim.

Yüzümdeki maskenin lastikleri iyice gevşedi. Burnum da kaşınmaya başladı. Eve gidip maskeden kurtulmadan ve ön ayaklarımı sabunla en az yirmi saniye yıkamadan rahat edemeyeceğimden, sohbetin çok güzel olduğunu, ama artık gitmem gerektiğini söyleyerek adımlarımı hızlandırdım.

Eve gelir gelmez, diz kapağımla kapıyı ittim, birkaç peçeteye sarılmış, havuçlu kek dilimini vestiyere bıraktım ve doğruca lavaboya gidip, ön ayaklarımı, yüzümü ve boynuzlarımı en az yirmi saniye boyunca yıkadım. Yüzde yüz pamuklu havluyla burnumu kurularken “küçük bir antilop yavrusuyken büyüyüp terzideki kumaşın bilinçli halini düşünecek, yetişkin bir antilop olacağım hiç aklıma gelmezdi.” dedim. Bir balık embriyosu, anne köpekbalığının karnındayken, iyi bir avcı olacağını biliyor mu?

Bu esnada mutfağa geçmiştim bile, hemen cezveye dört beş tane elma ve portakal kabuğu kurusu attım, kaynattıktan sonra içine bir tatlı kaşığı bal koyup, üzerinde kalp olan kupama aktardım. İçine tarçın çubuğu ekleyip, çalışma odama çekildim.

Parazit henüz tüm habitatı sarmamışken satın aldığım bir botanik bilimi kitabı, kitaplığımın üçüncü rafından adeta bana göz kırptı. Botanik bilimi kitabını aldım ve tarçınlı meyve kurusu çayımı sehpaya koyup, okuma koltuğuma yerleştim. Yeni kitaplarda rastgele bir sayfa açmaya bayılırım. Bunda da öyle yaptım, rastgele açtığım sayfanın numarası kırk dokuzdu. İkinci paragrafta şunlar yazıyordu;

“Bir botaniste gidip sorarsanız, size bir meyvenin gelişim aşamalarında, gittikçe acılaştığını, ancak en son gelişim aşamasında tatlı bir hal aldığını söyleyecektir. Bir meyve ne kadar lezzetliyse, olgun halinden önceki aşamalarında o kadar acı ve yenemez bir haldedir.” Tabii ki meyvelerde olduğu gibi, benim gibi bir antilobun gelişim aşamalarında da böyle oluyor.

Kitabın kapağını kapadım ve tarçın kokulu çayımdan dilimi yakmamak için küçük bir yudum aldım.

“Tüm habitat neden bu kadar çok ızdırap çekiyor, gezegene bir baksanıza, tüm hayvanlar, en çok da antiloplar birbirlerini sabahtan akşama kadar lanetliyorlar, tüm işler ve gösterdikleri çabalar, başlarına bir şey gelmesin, kendilerinden daha güçlü bir hayvanla karşılaşıp tartaklanmasınlar diye yapılıyor. Terzi bir antilop, hazır giyim sektör patronu köpekbalıklarına yem olmamak için çalışıyor, çöpçü kedilere, doktor panterlere göre iğrenç bir iş yapıyormuş gibi davranılıyor.

Böyle bir hayat olmaz olsun! Doğanın biz sefil hayvanları bu habitata gönderirken ne yapmak istediğini kim biliyor? Habitatta yaşayan tüm hayvanların hayatları rezil ve sefil.” diye düşünüyordum.

Ama bu işin ortasıymış, yani kumaşın terzi antilobun tezgahında parçalandığı hali, sonunda mürdüm renkli bir nişan kıyafeti olacakmış, hatta olgunlaşmamış bir meyvenin en acı hali, sonunda en lezzetli meyve, olacakmış.

Kendimi değiştirmek zorundayım. Kesilip paramparça edilen bir mürdüm renkli kumaş gibi. Bu dönüşüm, benim seçmem gereken bir şey.

Aman, bana ne, biraz sahile gideyim, plaj havlumu serip, birkaç saat kafa dinleyeyim, sonraki tüm güneşli günleri de böyle değerlendireyim, hatta parazit yayılmasın diye kapatılan oteller açılacak olursa, değerinin on katı bedel ödemeye katlanıp, her şey dahil bir otelde tatil yapayım dediğim oluyor.

Ama yolda sağ kuyruğuna bastığım gümüşçün böceği gibi, artık başka bir antilop olmaya karar vermek istiyorum, her zaman yapamasam da beni ikna etmesi için doğadan talep ediyorum. Bu yüzden her gece rahatlıkla uyuyamam, emekli olup bir tatil köyüne yerleşemem, keyif yapamam.

Tecrübeli bir antiloptan daha bilgilisi yok. O yüzden paramparça edilip, kesilen bir nişan kıyafeti haline gelecek, mürdüm renkli kumaşın da, habitatın parazit yüzünden elde edemediği gelirlere üzülmesi de doğru değil. O nasıl bir kumaşken paramparça edilmişse, habitat da parazitle olan etkileşiminden, yeni bir form kazanacak.

Çünkü bir antilobun, bir timsahın ya da topluca bir habitatın, aşama aşama, olgun bir meyve oluncaya kadar geçirdiği acı dolu aşamalar kaçınılmazdır. Bu parazit de tüm habitat için, sonunda tatlıya bağlanacak acı bir aşama.

Doğanın rehberliği tesadüfi değil, resmen kasıtlı. Sadece tecrübe etmiş olan antiloplar gelişme aşamalarının hepsini açıklayabilir. Onlar, işin sonunda iyi bir kısmet olduğunu bilirler.

Daha dün akşam televizyonda bir timsahın hüngür hüngür ağlamasını, parazit yüzünden kapanmış olan işletmesinden gelir elde edemiyor olmaktan dolayı, ne kadar üzgün olduğunu anlatmasını dinledim.

Hal bu ki, daha önce farklı parazitlerden, birlik olarak kurtulmuş, tecrübeli hayvanlara göre, bu işletmelerden elde edeceğimiz kazançlar meselesi hiç de önemli değil.

Onlar, “Tüm süreç, doğa ile ahenkli bir danstır, doğaya uyum sağlayacak, yeni bir bakış açısı geliştirmemiz için, tüm habitata yepyeni bir dünyanın kapısının sonuna kadar açılmasıdır. Lütfen sen de biraz tünelin sonunda parlayan ışığın aydınlatmasından keyif al.” diyorlar.

Ben bu tarçınlı elma-portakal kurusu çayını çok sevdim. İkinci kupa çayımı sağ kuyruğuna bastığım gümüşçünden aldığım, havuçlu kek eşliğinde, botanik bilimi kitabımı okurken içeceğim.

Yazıyı Paylaşın

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email
Share on linkedin
Share on skype
Share on telegram
Share on pinterest