YÜKSELİŞE DAVET

Hepimizin başına gelebildiği gibi, benim de başıma programlarımda değişiklik yapmam gereken olaylar geldi. Hayat sürprizlerle dolu ve yaşımız büyüdükçe bu sürprizlerin hepsi gülümseten cinsten olmuyor. Ama bugünün konusu da tam olarak bu. Yani bir insan ne kadar çok engellerle, zorluklarla karşılaşırsa o kadar güçlü oluyor.

Bir de kendimizi çok güçsüz hissettiğimiz zamanlar vardır. İşte ben de öyle bir zamandan geçiyorum. Kalbimde bu aralar bir ağırlık var, fakat böyle zamanlarda fark ettiğim bir duygu da var. O da şu; kötü hissettiren bir olay oluyor, sonra ona çözüm bulmaya çalışıyorum ama bulamıyorum, bu çaresizlik hissi çok büyüdüğü zaman, önce bu soruna sebep olan insanlara çok sinirleniyorum. İşte o böyle yapmasaydı çok mutlu olacaktım, keşke onunla hiç karşılaşmasaydım ya da bu sorunu ortaya çıkardığı gibi kendisi halletsin, ben değil, o çözmek zorunda bu sorunları… gibi bin tane düşünce geçiyor aklımdan. Ama bakıyorum bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış misali ne benim ne de sorunu çıkaran kişinin çözebileceği bir şey değil. En azından bu kadar öfkeliyken ve kendimi ya da karşımdakini suçluyorken, sorunu çözmemiz mümkün değil. İşte bu son raddede Tanrı’ya dönmekten başka çarem kalmıyor.

Bu aşama çok önemli çünkü, ilk fark ettiğimde hiç de hoşuma gitmeyen bir gerçek var; hayat beni ve diğer tüm insanları adeta böyle son raddeye getirerek eğitiyor. Hatta son aşamaya gelip Tanrı’ya; “Neden benim başıma bunlar geldi, neden bana problemler gönderiyorsun?” sorularını sorana kadar yakamızı bırakmıyor. Üstelik bu bir kereliğine değil, tüm gelişim sürecimizi tamamlayana kadar problem üstüne problem yaşıyoruz. İşimiz de üstesinden gelmeye çalışmak. Çalışmak diyorum çünkü gerçekten de çoğu zaman bir problemin çözümü kişinin çabasına bağlı değil. Ama tembellik etme lüksümüz de yok yani.

“Tanrım neden ben?” sorusu ise bir insanı en çok ilerleten sorulardan ikincisi. Neden birincisi değil? Çünkü birinci soru: “Hayatımın anlamı ne?” sorusu. Neyse bu “Tanrım neden ben?” sorusu da iyi bir başlangıç. Kötü hissettiren bir olay sonrası yaşananlarda bir sonraki aşama şu: artık sorunların bitmeyeceğini, yarın hiç aklına hayaline gelmeyecek yeni bir problemle karşılaşacağını bilirsin. Ama artık başkalarını ve kendini suçlamak anlamsızlaşır. Direk ikinci aşamaya geçersin, hiç karşındakiyle muhatap olmana gerek yok, doğrudan Tanrı’ya söyleyeceklerini söylersin. Söylene söylene çözmeye çalıştığın her problem sana hayatın yükselişe davetidir. Buna problemi sıçrayış tahtası olarak görmek denir.

Herkesi, problemi sıçrayış tahtası olarak görme aşamasına gelmiş göremeyiz. Zaten olgun insan, deneyimli insan ya da sabırlı insan dediğimiz iyi meziyetlere sahip kişiler problemleri sıçrama tahtası yapabilenlerden çıkar. Böyle düşünen arkadaşlarınız varsa çok şanslısınız. Çünkü sorunların sadece iyi insan ilişkileri ile çözüleceği, en azından katlanılabilir hale geleceği bir gerçektir.

Bir başka durum da bizi kötü hissettiren bir olayın zincirleme içimizde korku yaratması durumudur. Ben bunu çok yaşarım. “Bu sorun şimdi böyle olduysa, iki yıl sonra kim bilir ne belalar olacak?” diye kendi kendimi korkuttuğum çok olur. Öyle zamanlarda, uyusam,tüm bu tehlikeler geçene kadar hiç uyanmasam diye düşünürüm. Nereye saklansam diye düşündüğüm anda hemen aklıma arkadaşlarım gelir.

Korkuların da problemlerin de insanı yükseltmek için hayatın içine saklanmış sürprizler olduğunu anladım. Tabi bunu sorunu yaşarken söylemek çok zor. Düşersin, dizlerin kanar, o anda canın acıdığı için ağlarsın tabii ki, tutup da bu bana hayatın bir yükselişe daveti demen çok zor. Çoğu insan da yapamaz zaten. Ama hayat bir kişiyi ne kadar yükseğe çıkaracaksa o kadar zor koşulların içinden geçiriyor.

Hatta her şeyin yolunda gittiği zamanlar vardır. O zamanlar hayat seni unutmuş gibidir. Seninle ilgilenmiyor, sana “ne halin varsa onu gör” demiştir. Düşünsene “Tanrım neden ben?” diye bir soru olmadığı gibi aklında, rutininde yaşayıp gidiyorsun her şey aynı, yemek yeyip tuvalete gidiyorsun ve kimseye ihtiyacın yok, o kadar iyi ki her şey kimseyle şikayet etmek için bile olsa konuşmaya ihtiyacın yok. Hal bu ki insanı insan yapan diğerlerine olan ihtiyacı. Arkadaşların olacak ki onların çözemeyeceği problemlerin olsa bile seni düşünecekler, iyi dileklerde bulunacaklar. İçin buruk eve döneceksin ama olsun, sorun çözülmese bile seni seven insanlar var. Sevildiğini hissetmenin de bir yolu aslında sorunların olması.

Kişi ne kadar potansiyeli yüksekse o kadar çelişkiler içinde olur. Yani bir taraftan problem ortaya çıkınca çaresiz kalırsın, ne yapacağını bilemezsin, kaçmakla, ağlamakla baş başa kalırsın ama öbür taraftan da hayatın seni yükselişe davet etmesi olarak düşünürsün. Bu ikisi arasında aklın ne kadar karışıksa o kadar yüksek potansiyelin var demektir. Hayatla barışık olmak güzel şey ama kavgalı olmak belki ondan da güzel. En kötüsü tepkisiz olmak, ona karşı hiç bir şey hissetmemek. İşte hiç bir sorun yokken olan şey budur. Tepkisizce günlerimiz adeta boşa gider. Aslında insan iyi ve kötü hisleri arasında çizdiği zikzaklar birbirine ne kadar uzaksa o kadar gelişir. Gece ve gündüzün bir arada olması gibi kavgaların da, tartışmalarında olması şart. Bu bir kanun.

Peki kendimi kötü hissettiğimde gidip hemen arkadaşlarıma sevdiklerime anlatıyor muyum? Tabii ki hayır! Bu seni şaşırtmış olabilir. Ama bundaki sır şu: onları ne kadar iyi hissettirirsem, onlar da beni o kadar teselli edebilir. Korkuyu endişeyi içimde tutmam en iyisi, böylece onlara da yansıtıp, onlarında kalbinde bir üzüntüye sebep olmaya gerek yok. Çünkü herkesin zaten bin bir türlü sorunu var, hayat sadece bana zorluklar göndermiyor. Onların da kendilerine göre yükselişe davetleri var. Bunları hep içimizde halletmemiz gerekiyor.

Burada bir ekleme yapmam gerek. İşsizlik, aile ve sağlık sorunlarıyla ilgili bir durumsa problem, arkadaşların kendi aralarında organize olması en iyisi olur. Çünkü bunlar en önemli yaşamın devamına dair temel meseleler. Bunların konuşulduğu özel ortamların oluşturulması şart. Normalde bu üç önemli alanda, problemlerin çözülmesi, toplumun bireylerine karşı sorumluluğu.

Ne yapalım şimdi? Yani hem derdini anlatma, hem dert geldiği zaman bir de üstüne aklını kandır ve bu sana bir yükselişe davettir diye dalga geç. Bu dalga geçme gibi görünüyor, anlıyorum. Ama işe yarayan bir şey. Sonuçta sorunlar var, kim bundan sonra hayatında hiç bir problemle karşılaşmayacağını söyleyebilir ki? O yüzden ne hissettiğimizi ve ne düşündüğümüzü bazen hesaptan çıkarmamız gerekiyor. Aptallıkmış gibi görünen bir şeyi öneriyorum. Önemli olan her koşulda yola devam etmek, yani seni üzen bir şey mi var, ona kulağını tıka, seni korkutan bir canavar mı çıktı karşına, ona da gözlerini kapa. Tam olması gerekenin zamanında olacağına güvenmekten başka çaremiz mi var?